Şehir merkezinden, yaklaşık 30 dakikalık bir RER yolculuğu ile ulaşılıyor. Şehir merkezinden, İnvalides metro istasyonuna gelip, RER denilen banliyö trenine binmeniz gerekiyor. Tren: 25-30 dakikalık bir yolculuktan sonra, Versay Kasabasına ulaşıyor. Trenden inince, istasyondan birkaç dakika yürüyorsunuz ve Avrupa’nın en büyük sarayı işte karşınızda.
GİRİŞ:
Sarayın önü; genelde kalabalık. Yaklaşık 1 saatlik bir süre bekledikten sonra, içeri girebiliyorsunuz. Yani: bu sarayı gezmeye karar verirseniz, günün erken saatlerinde burada bulunmanız şart. Burada: 2 çeşit bilet satıyorlar. Bunlar: 13 ve 20 euroluk biletler. Aralarındaki tek fark ise: Kraliçe Marie Antoinette’nin dairesinin görülmesi. Zaten bu dairede: yatak örtüsü ve perdelerin rengi solmasın diye, flaşlı fotoğraf çekilmesine izin vermiyorlar.
Bu arada: girerken size bir “aido guide” yani “sesli anlatım cihazı” veriyorlar. Girdiğiniz odanın numarasını tuşlayınca, bu odanın tarihçesini dinleyebiliyorsunuz.
TARİHİ SÜREÇ:
Sarayın yapımına: kral 13.Louise döneminde başlanır. Bu sırada, burada bir av köşkü yayılır. Daha sonra, yaptırılan bu köşk: Le Vau tarafından büyütülür. Kral 14.Louise: bu küçük köşkü, büyülttürür ve saraya, klasik şeklini verdirir.
Çünkü: o dönemde, Fransa’nın Vaux vikontu ve Maliye Başmüfettişi olan Nicolas Fouquet, Vaux şehrinde, kendisi için büyük bir saray yaptırmıştır. Yani: Kral 14.Louise, kıskançlık sonucu, bu küçük av köşkünü büyütür. Devlet benim diyen ve “Güneş Kral” ünvanını alan Louise, sarayın devasa bahçesinin korusunda avlanır, binlerce konuğunu burada ağırlardı.
Son olarak: 1760 yılında, Gabriel sarayından, saraya avlu kanatları eklenir. Bunun sonucunda, binanın cephesi: 540 metre uzunluğa ulaşmıştır. Evet, sarayın inşaatında 30.000 işçi çalıştığı ve sarayın inşaatının tam 50 yıl sürdüğü söyleniyor. Sarayın 1300 odası bulunuyormuş. Bir diğer ilginç notta şu: bir bayram günü, sarayın bahçesindeki fiskiyelerden akan suyun, 600 000 Parislinin, bir günlük su tüketimine eşit olduğu söylenir.
Fransa Kraliçesi Marie Antoinette: Avusturyadan gelin olarak geliyor, bu muhteşem şatoda, lüks içinde yaşıyor ve bu yaşantısı, kanlı bir ihtilal sonucu, giyotinde başı kesilerek bitiyor. Hüzünlü mü bilmiyorum, ama işte sonuçta kendi yaşadıklarının dışında, halkın yaşadıklarını asla önemsemeyen aristokratların, giyotinde ölümle biten yaşamları.
Tüm bunların yanında: 1871 yılında, Otto Von Bismarc önderliğindeki Prusya; Napolyon Bonaparte’ı yeniyor ve Frankfurt antlaşması, bu sarayda imzalanıyor ve Almanya birleşiyor. Bu, Fransızlar için küçük düşürücü bir durum olarak tarih sahnesinde yerini alıyor. I.Dünya Savaşı sonunda, Almanya yenilince, Fransızlar intikam alırcasına, 1919 yılında, burada masaya oturuyorlar ve Almanya küçük düşürülüyor. Ama, Almanya bunu unutmuyor ve II.Dünya Savaşında, Paris işgal edilince, Versay Antlaşmasının imzalandığı tren vagonu müzeden çıkarılıyor ve Fransızlarla, orada masaya oturuluyor. Yani, yine Fransızlar küçük düşürülüyor. Burası: Fransa ve Almanya arasında, diplomaside, karşı tarafa üstünlüğü kabul ettirmek için kullanılan simgelerden biri haline geliyor.
ÖNEMİ:
Bahçesi ve aynalı salonu dışında, pek bir özelliği olmayan, yanlızca üç-beş odası gezilebilen bir yer. Odaların hepsi boş, eşyaları ne yapmışlar meçhul. İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı burayı rahatlıkla aşar. Ama yinede, burası Fransa’nın en ünlü ve muhteşem yeridir. Bu nedenle: dünya mirası anıtları arasına alınarak korunmaktadır. Buradaki eşsiz binalar ve muhteşem şato gerçekten çok etkileyici. Zaten, aslında burası bir Fransız şatosudur. Ancak, günümüzde müze olarak kullanılıyor.
Muhteşem süslemeli yapı, uygun restorasyonlar sonucu, ihtişamından hiçbir şey kaybetmemiş ve günümüze kadar sağlam olarak ayakta kalabilmiş. Yapının bahçesinde: bronz ve kurşundan yapılmış 400’den fazla heykel ve birçok, süslü çeşme bulunuyor. Sarayın bahçe tarafındaki cephesi: Le Vau tarafından yaratılan son eserdir. Klasik Fransız mimarisine örnek olmuştur. Roma imparatorluk çağından bu yana, ilk kez, böyle büyük ölçüler kullanılmış olması ilginç. Bunun nedeni: zengin ve merkezi krallık yönetimi. İtalya, Almanya ve İngiltere’de, siyasi ortamlar farklı olduğu için, bu saray ve benzeri büyüklükte ve lüks yapılar yapılmadı. Sarayın en büyük özellik taşıyan yeri: bahçesi oldu.
Fransızlar: bu tarihi süreç nedeniyle, bu sarayı görmezden gelmek istedikleri için olsa gerek, uzun yıllar kapalı tuttular. Ancak, özel izinler ile, özel misafirlerin gezmelerine izin verdiler. Daha sonra, balayından gelen zengin ve ünlü Amerikalı olan Roosvelt tarafından saray restore edildi ve ziyarete açıldı.
GEZİ PLANI:
Evet, sarayın içi ihtişamlı. Saray yaşamına ait detaylar (yataklar, resimler, heykeller) orijinal haliyle korunmuş ve sergileniyor. İç mekan: dış cepheden daha başarılıdır. Sarayın içindeki tören odaları: uzun bir aks üzerinde dizilmiş olup, birbirlerine açılırlar. Bütün saray: kralın: yatağı, odası ve dairesi çevresinde düzenlenmiştir.
Hanedan prenslerinin, saraylıların daireleri, bakanların büroları, kabul, eğlence, tapınma ve gezinme yerleri; güzel bir plana göre düzenlenmiştir.
Gezinize: Şapelden başlayın. Şapel: İç mekan olarak, çağın en başarılı örneklerindendir. Kare payeler ve kemerlerden oluşan alt strüktür üzerinde, ince sütunlar yükseliyor. Dekorasyonu, güzel bir mimari üslubu ortaya koyuyor. Planı bozmayan hafif kabartmalar mimarinin öne çıkan unsurları olarak görülüyor.
Opera salonun ile devam edin. Salonda mutlaka ilginizi çekecektir, her yan ahşap. Çünkü: akustik sağlanması amaçlanmış.
Mermer avlu çevresinde, 3 farklı bina gurubu var. Kral 14. Louise, bu küçük şatoyu muhafaza etmek istediğinden, mermer avluya, iki kanat ilave ettirmiş.
Kanatlar arasında geçiş yaparken, heykellerle dolu, uzun koridorlarda yürüyorsunuz. Bu heykeller: Bourbon hanedanlığı boyunca hüküm sürmüş kralları, kraliçeleri, sanatçıları gösteriyor.
Şapel ve Opera bölümlerinden sonra: Sarayın odaları var. Odaların duvarlarında: bu sarayda yaşamış kraliyet mensuplarının resimleri var. Bu tablolar arasında: kraliçe Marie Antoinette’ye ait olanlar da bulunuyor. Yatakların üstünde: devekuşu tüyleri, koridorlar boyunca yine bir sürü heykeller, mermerden yapılmış şömineler, kristal avizeler. Ama: bu odaları gezerken, Paris şehir merkezinde ki o ünlü koku yine, burnunuzun direğini kıracak, malum idrar kokusu. Zaten, Fransızların, bu kötü kokuları sindirmek için, parfümü icat ettikleri söylenir. Bu kadar muhteşem bir saray yapan kültür: bu sarayın içine, banyo ve tuvalet yapmamış. Tüm ihtişam ve lükse rağmen, sarayda, tuvalet ve banyo yok. Yani, pislik içinde yaşanan sözüm ona lüks. Zaten: Sarayda, avluya girdiğinizde, sarayın inanılmaz bir dışkı ve ağır yağ gibi esans koktuğunu hissedeceksiniz. Dönemin kralları: yılda bir kez, kraliyet bahçesindeki küçük havuzda, halkın gözleri önünde, iç çamaşırlarını çıkarmadan, suya bir kez girip-çıkmak suretiyle, duş alıyorlarmış. Fransa, biraz önce de söylediğim gibi, bu yüzden parfümün kalbi. Tarihe adını yazdırmış. Filmlere, kitaplara konu olmuş.
Evet, gezimize devam ediyoruz. Sarayın içindeki büyük dairelere, eski Yunan ve Roma tanrıları olan: Diana, Merkür, Mars, Apollon gibi isimler verilmiş. Sarayın oda ve dairelerinden çıkarak, veliahtların yaşadığı bölüme yani kanada geçiyorsunuz. Burada: her kral döneminde, tahtın varisleri ve eşleri yaşarmış. Hatta: Marie Antoinette, Versay Sarayına veliaht prenses olarak geldiğinde, bir süre burada yaşamış.
Gezimize devam ederken, sarayın en önemli bölümüne geliyoruz. Burası: Aynalar galerisi.
AYNALAR GALERİSİ:
Merkezi terasın bulunduğu yerdedir. Sarayın en önemli dairesidir. Bahçenin en güzel yerine bakar. 75 metre uzunluğundaki bu salonun iki duvarı, boydan boya 400 adet ayna ile kaplıdır. İç dekor: Le Brun tarafından yapılmıştır. Bu galeri: saraya, yumuşak bir barok havası verir. Bütün duvar uzunluğu boyunca kullanılan aynalar yüzünden, galerinin aydınlık olması sağlanmıştır. Galeri: tamamen yeşil mermerle kaplanmıştır. Salonun tavanındaki resimler: Le Brun tarafından yapılmıştır.
I.Dünya Savaşı sonunda, 1782 yılında, Amerika ve İngiltere arasında yapılan ve Almanya’nın yenilgisinin onaylandığı anlaşma, bu salonda imzalanmıştır.
Son olarak: bahçeye çıkıyoruz. Burası: gerçekten muhteşem bir yer. Hemen sarayın ön tarafında bulunan havuzda: Güneş tanrısı Apollon’un arabası bulunuyor. Aynı şekilde, koruluklarda: su perileri arasında dinlenen Apollon heykeli, yine çok göz kamaştırıyor.
Evet, bahçe hakkında, ayrıntılı bilgiye. Bahçenin mimarı: Le Notre. Paris şehrinden Versay sarayına gelen, 3 yol: sarayın ön avlusunda, kralın atlı heykeline doğru yönelir ve bu alanda birleşirler. Sarayın: Kasabaya bakan cephesinde, ahırlar ve servis avluları var. Dekoratif bahçe, çok akıllıca, arka tarafa yerleştirilmiş. Büyük kanalın çevresinde toplanmış olan asimetrik planlı arka bahçe: sonradan yapılan şehircilik planlarında da etkili olmuş. Haç şeklinde olan büyük kanal, 2 km. uzunluğunda ve ormanların arasından geçiyor. Ağaçlar arasında: çiçek panelleri, su bahçeleri, merdivenler ve köşkler dizili. Bahçenin barok planı, tabiata öyle güzel uyum sağlamış ve etkili olmuş ki, büyük kralın şanı da böylece öne çıkarılıyor. Çünkü: Büyük Kanaldan, Saraya uzanan büyük caddenin aksında, kralın yatak odası bulunuyor.
Bu büyük kanal boyunca yürüyebilirsiniz. Ama zaman kaybetmek istemeseniz: 5 Euro ücret ödeyip, mini trene binerek kanal boyunu gezebilirsiniz. Mini tren: kuzey terasından kalkıyor. Sırası ile: Küçük Trianon, Büyük Trianon ve Büyük Kanal geziliyor. Durakları var, inip, yürüyerek gezinize devam edebiliyorsunuz. Daha sonra gelen trene binerek, diğer bir durağa geçebiliyorsunuz.
Evet, Versay’da: bina ve bahçe uyumu mükemmel. Geniş teraslamalar, yolların bütünlüğü, bitkilerin ve ağaçların düzeni, su oyunlarının hepsi, bir geometrik düzendedir.
Evet: bu bahçe gerçekten çok özel. Ağaçların hepsi aynı boyda. Çimler, yüzyıllardır aynı desenlerle kesilmiş. Havuzlar, muhteşem güzel heykellerle dolu.
PETİT TRİANON:
Burası: Versay korusunun ucundaki bir villa. Kraliçe Marie Antoinette, çocuklarını doğurduktan sonra, Versay Sarayındaki sıkı kurallara dayalı yaşamdan uzaklaşmak için, bu villaya taşınmış ve burada sade bir hayat sürmüş. Burası: yapı olarak, ufacık, kutu gibi bir yer. Merdivenlerle üst kata çıktığınızda, kraliçenin, elinde bir gül bulunan güzel tablosunu görebiliyorsunuz.
Bu yapıyı çevreleyen koruda: gizli bir yapı var. Bu yapı: Temple D’amour (Aşk Tapınağı) olarak anılıyor. Kraliçe, buradaki zarif mermer yapıda, sevgilisi Kont Fersen ile buluşuyormuş.
Evet, buradan sonra, köye ulaşıyorsunuz.
MARİE ANTOİNETTE KÖYÜ:
Burası, genç kraliçenin, köylü gibi sade bir hayat sürdürmek için, halktan toplanan paralar ile oluşturduğu, minyatür bir köy. Köyde: değirmen, kuğuların yüzdüğü göl, küçük evler var. Köy: gerçekten büyüleyici. Köyün son bölümünde ise: Buduar (müzik odası) var.
Petit Trianon’dan sonraki durak: Grand Trianon.
GRAND TİRİANON:
Burası, pembe mermerlerle yapılmış bir yapı. Bu köşk: kral Louise 14. ün en sevdiği yermiş. Özellikle, bahçeleri muhteşem göz alıcı.
Evet, gezimiz sona eriyor.































