Konya, Şeb-i Aruz

832 kişi okudu!

şebi aruz.1

Konya denince ilk akla gelen elbette Mevlana’dır. Ünlü Türk felsefecisi Mevlana’dan söz edince: onunla ilgili ilk akla gelenler “Mesnevi” ve günümüze kadar ulaşan bir gelenek “Şeb-i Aruz” törenleridir.

Burada: Mevlana’nın kimliği, yaşamı, düşünceleri hakkında uzun uzadıya konuşmak mümkün, ancak ben sizlere her yıl 7-17 Aralık tarihleri arasında, Konya’da düzenlenen “Şeb-i Aruz” törenlerinden söz etmek istiyorum.

Törenlerin yapılış şekli, törenlerde görev yapanlar, giysileri, hareketleri ve bunların anlamları hakkında bilgi sahibi olmak, bu törenlere gidip katılmayı düşünenler için mutlaka yararlı olacaktır. Bu yazıyı okuduktan sonra Şeb-i Aruz törenlerini kolaylıkla anlamak mümkün olacaktır.

Öncelikle Mevlana ve yaşam öyküsü hakkında kısa bilgi vermek istiyorum. Çünkü: Şeb-i Aruz törenlerini anlamak için, Mevlana ve öğretilerini tanımak gerekir.

Asıl ismi “Muhammed Cemaleddin” olan bu ünlü felsefeci, 1207 yılında günümüzde Afganistan ülkesi sınırları içinde kalan Horasan eyaletinin Belh şehrinde doğdu. Babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden ve “Bilginlerin Sultanı” ünvanı bulunan Bahaeddin Veled’tir.

Muhammed Cemaleddin: çok küçük yaşta, babasından felsefe, din ve filoloji dersleri almaya başladı. 1213 yılında, yaşadıkları bölgedeki siyasi olaylar ve Moğol istilası nedeniyle aile ve bazı dostları hep birlikte Belh şehrinden ayrıldı ve 1214 yılında Bağdat ve ardından 1218 yılında Karaman iline geldiler. Bu yıllarda, Anadolu’nun büyük kısmı “Selçuklu devleti” hakimiyetindeydi ve Konya, bu devletin başkentiydi. Bu yüzden: şehir sanatkarlar ve bilim adamlarıyla doluydu ve sanat eserleriyle donatılmıştı. Bahaeddin Velet ve yakınları, Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubat’ın daveti üzerine, 1228 yılında Konya şehrine gelip yerleştiler. Bahaeddin Veled, 1231 yılında vefat etti ve Selçuklu Sarayı gül bahçesine gömüldü.

Ardından: Muhammed Cemaleddin, buradaki medrese de dersler vermeye başladı. Öğrencileri ve sevenleri tarafından, kendisine “Mevlana” yani “Efendi” lakabı takıldı. Batıda bulunan Anadolu Selçuklu topraklarına Rum diyarı denildiğinden, isminin sonuna “Rum-i” yani “Rum diyarında yaşayan” eki konuldu.

Mevlana, öldüğü güne kadar aşktan başka hiçbir şey konuşmamıştır. Sevgiyi, hoşgörüyü, yaratılanı yaratandan ötürü sevmeyi, hiç kimseyi ayırmadan insanlara sevgi, saygı duyan, yaratılan her şeyi Allah’tan dolayı seven bir kişidir. Bu yüzden: ölümü bir son değil, gerçek alemde bir başlangıç olarak görür. Ölüm gününü: dünya gurbetinin son bulduğu gece, insanın aslına rücu ettiği, nihayet evine kavuştuğu gece olarak kabul eder.

“Kardeşim benim mezarıma sakın defsiz gelme, çünkü Allah sevenlere, O’nun huzurunda olanlara dertli olmak, kederli olmak yakışmaz” der. Cenaze neyler çalınarak, davullar ve kenarları zilsiz defler dövülerek, besteler okunarak ve sema edilerek götürülür ve bu gelenek daha sonraki cenazelerde de devam eder.

Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleriyle özetleyen Mevlana, 17 Aralık 1273 tarihinde vefat eder. Bu yüzden: Şeb-i Aruz törenleri her yıl 17 Aralık tarihinde düzenlenmektedir.

şebi aruz.2

ŞEB-İ ARUZ:

Şeb-i Aruz: kelime anlamı “Düğün gecesi” demektir. Mevlana: bu geceyi Rabb’ine, sevgiliye kavuşma gecesi olarak düşündüğünden “Düğün gecesi” olarak kabul etmiştir. Yani ölüm günü: Mevlana için “Hakk’a vuslat” yani “Yaratana kavuşma” günüdür. Ölümü: cismin ortadan kalkması değil, Allah’a doğru uçması olarak kabul eder. Zaten Müslümanlık öncesinde, Türkler de ölüm bu şekilde tasvir edilirdi.

 

ŞEB-İ ARUZ TÖRENLERİ:

Törenler, her yıl 7-17 Aralık tarihleri arasında yapılır. Alaaddin Keykubat Tepesi yakınlarında, Mevlana ve Şems-i Tebrizi’nin buluştuğu yer olarak kabul edilen noktaya: Mahracel Bahreyn (iki denizin buluşması) kandili yerleştirilmiştir. Törenler, burada bulunan kandilin yakılmasıyla başlar ki buna “kandil uyandırma merasimi” denir.

 

SEMA TÖRENLERİ:

Sema törenleri: 10 bin seyirci kapasiteli Konya Kongre Merkezinde: gündüz ve gece seansları olmak üzere yapılır. 6 yaşından küçük çocuklar törene kabul edilmez. Tören başladıktan 5 dakika sonra salona girilmez. Ayrıca: törenler sırasında: flaşlı fotoğraf çekimi ve sesli kayıt aletlerinin kullanılması yasaktır.

Sema törenleri: genellikle öncesinde Türk tasavvuf müziği orkestrası eşliğinde Ahmet Özhan konseri ve ardından, onların eşliğinde yapılan sema gösterileriyle devam eder ve ortalama 1.5 saat sürer.

 

Tasavvuf Müziği:

Sema, bu müzik dinlenirken yapılır. Çünkü, müzik insan kalbinin atış ritmini takip eder. Mevlana’nın: müzik olmadan sema yaptığı, hatta çarşıda, sokakta, camide sema yaptığı söylenir. Müzik yapanlara “mutriban” denir. Bu heyet içinde, derviş olmayan kişiler de bulunabilir. Önemli olan tasavvuf müziği makamlarını bilmek ve bunları seslendirebilmek ve çalabilmektir.

Semahane:

Mevlevilerin sema yapması için düzenlenen yerlerdir. Sema yapanların her yere ve herkese aynı mesafede olması için, semahaneler daire şeklinde düzenlenir.

 

Semazenler:

Sema eden kişilere “semazen” denir. Toplu sema törenlerine, dervişler yani tarikat öğrencileri katılır. Ancak tarikat dışındaki kişiler de sema yapabilir. Her Mevlevi, mutlaka sema yapmasını bilir. Meşk edip sema etmeyi öğrenmeye “sema çıkarmak” ve sema öğrenmiş kişiye “semazen” denir. Semazen olmak için yapılan eğitimlerde: yuvarlak bir tahtanın ortasına, sabit bir şekilde sema yapmaya alışmak için bir çivi çakılır. Çivinin bulunduğu yere “tuz” dökülür. Sol ayak; başparmağı ve ikinci parmak arasına, bu çivi sokulur ve çark atılır. İlk başlarda 18 çark atılırken, daha sonra her gün sayı arttırılır. Bu sırada: bakıldığında “1” sayısı gibi gözükmek için eller çarpraz şekilde omuzlarda kavuşturulur. Böyle durulmasının amacı: “Allah’a şehadet ediyorum” demektir. Atılan çarklar fazlalaştıkça, yavaşça kollar açılır, belli bir süre sonra tennure giyilir.

Mevlevi olmadan semazen olunmaz. Çünkü sema, Mevleviliğin bir bölümüdür. Sema “aç karnına” yapılır. Önemli olan dönerken “Allah’ı” düşünmektir.

 

Sema:

Sema kelime anlamı “dönmek” değildir, yani Mevlevilikte “dönmek” tabiri yoktur. Sema kelimesi “evren, gök” anlamına gelir. Mevlevilikte sema “evrenin sesini işitmek”, Allah’ın yaptıklarının sesini duymak ve bu sese cevap vermek demektir.

Sema: tek başına veya toplu olarak yapılabilir. Toplu halde yapılan semaya “Sema töreni” denir.

Sema’nın düzenli olması çeşitli kurallar konulmuştur ve böylece törenin Farsça “Mukabele” ye dönüşmesi sağlanmıştır. Sema törenleri: Mevleviler tarafından yapıldığı için törene “Mevlevi Mukabelesi” denir. Mevlana zamanında, belli bir düzen olmadan,  din ve tasavvuf coşkusuyla yapılan sema Mevlana’nın ölümünden sonra oğulları tarafından bir disiplin içine alınmıştır, öğrenilir ve öğretilir olmuştur. Sema törenleri, son şeklini ise, Pir Adil Çelebi zamanında, 1460’lı yıllarda almıştır.

 

Sema hareketleri:

Sema hareketleri, sembolik olarak kainatın oluşumu, alemde insanın dirilişi ve Yüce Yaratıcıya olan aşk ile harekete geçişi ve kulluğunu idrak edip insanın bilgi ve olgunlaşmaya doğru yönelişini ifade eder.

şebi aruz.3

Sema törenleri hakkında bilinmesi gerekenler:

Postniş:

Semahane içinde, kapının tam karşısında bulunur. Kuzu veya ceylan derisinden yapılır. Diğer dervişlerin postlarıyla karışmaması için kırmızı renklidir.

 

Postnişin:

Mevlevi tarikatı şeyhini yani “makamı” temsil eden kişidir. Bu makamdaki kişi, tarikat içinde zamanla kıdem alır ve çeşitli görevlerden sonra buraya gelir. Bu kişinin kullandığı başlığa “postnişin sikke” denir. Kahverengi keçeden yapılan ve yaklaşık 40 cm yüksekliğinde, silindir şeklindeki bu başlığın tepesi ovaldir. Üzerinde 3 şerit, yeşil kuşak bulunur.

 

Semazenbaşı:

Semanın düzenli yapılması için görevlendirilen kıdemli derviştir.

 

Dervişler:

Tarikat üyelerine “derviş” denir. Dervişler “sikke” denen başlık takarlar. Kahverengi keçeden yapılan, yüksek silindir külah şeklindeki bu başlığın tepesi düzdür. Bu başlığa tasavvufta “mezar taşı” denir.

Dervişler “tennure” denen giysi giyerler. Tennure: gömlek, yelek, kuşak, pantolon ve etekten oluşur. Beyaz renkli bu giysi, pamuklu kumaştan yapılan bir tür tören kıyafetidir. Bu kıyafete tasavvufta “kefen” denir.

Mevlevilerde şeyhler ve halifeler “destar” denen sarık sararlar. Eğer şeyh peygamberimiz Hz Muhammed soyundan ise destarı yeşil yoksa beyaz renklidir. Halife ve çelebiler, bakılınca siyah görünecek mor renkli destar sararlar. Çelebiler destarı alttan sikke yani başlık görünmeyecek şekilde, çelebi olmayanlar ise destarı alttan sikke yani başlık görünecek şekilde sararlar.

Dervişler, tabanı yumuşak bir tür patik yani “mes” giyerler. Bunlar siyah renklidir ve kuzu derisinden yapılır.

Tennure denen giysi üzerine giyilen, siyah veya kahverengi hırka, ayak bileğine kadar uzanır. Tasavvufta hırka anlamı “mezarı örten toprak” demektir.

 

Hırka ve Post öpülmesi geleneği:

Dervişlerin oturdukları post “bu dünyayı yani hayatı” simgeler. Sırtlarına aldıkları hırka ise “öbür dünyayı yani ölümü” simgeler. Hayata ve ölüme duyulan saygı nedeniyle: dervişler yaşadığı için postu, öleceği için hırkayı öperler.

 

Sema törenleri öncesi:

Baş semazen (semaya katılacak ekibin sorumlusu): Semahaneye girer, meydana selam verir, meydanın sağ tarafına gider ve Post’u yere serer. Post başında: bağışlama duası okunur.

Sonra meydanın sol tarafından devam ederek, meydana çıkar. Saz heyeti ve ayine katılacaklar, Semahanede yerlerini alırlar.

Semazenbaşı eşliğinde, tüm semazenler, sema meydanını selamlayarak Post’un sağ tarafındaki yerlerine geçerler.

Ardından “Postniş” sema meydanına girer, sema meydanını selamlar ve Hatt-ı İstiva (Semahane kapısından, postun olduğu yere giden manevi çizgi) üzerinden Post’a yürür, selam vererek Post’a oturur.

 

1.Bölüm:

Hz Muhammed ve diğer Peygamberler ve her şeyi yaratan Allah’ı metih eden “Nat-ı Şerif” yani “övgü şiiri” okunur. (Nat-ı Şerif: Mevlana tarafından yazılmış, kainatın yaratılmasına vesile olan, yaratılmışların en yücesi Hz Muhammed’i öven bir şiirdir.)

 

2.Bölüm:

Kudüm denen küçük davulu çalan “Kudümzenbaşı” birkaç darbe vurur ve bu vuruş “Allah’ın alemleri yaratışındaki kün/ol emrini yani yaratılışı temsil eder.

 

3.Bölüm:

Neyzenbaşının görevlendirdiği bir neyzen, her şeye “Hay” ismiyle hayat veren nefesi temsil eden “ney” taksimine başlar. Buna “Post Taksimi” denir.

Taksim bitince Postniş ve semazenler, sağ ellerini sertçe yere vurarak ayağa kalkarlar. Semazenler, ayakta hırkalarını düzeltirler ve sağa doğru, birbirlerine yanaşırlar.

 

4.Bölüm:

Postniş, postun üç adım önüne çıkar, eğilerek selam verir. Bu üç adım, şeriat, tarikat ve hakikat yani bilgiyi simgeler. Tüm ekip, topluca selamlamaya katılır. Ardından “Devr-i Veled” başlar. Postnişin önünde, semazenler birbirlerine üç kere selam verirler, dairevi bir yürüyüş yaparlar ve yerlerini alırlar.

 

5.Bölüm:

Postnişin ve semazenler, topluca selam verirler ve hepsi hırkalarını çıkarır. Tekrar topluca selam verilir, Semazenbaşı, Postnişin yanına gelir, eğilerek selam verir, Postnişin karşısına geçilir ve topluca selamlama yapılır. Semazenbaşı, semazenlere “destur” verir ve semazenler Postnişin elini öper, sema izni alır ve sema başlar.

 

Semazenlerin duruş ve hareketlerinin anlamı:

Semazenler, semaya kalkmadan önce, Postnişten onay beklerken: kollar kapalı, sol ayak sağ ayağın üzerinde dururlar. Bu duruşun anlamı: “Elif” harfi ve “1” rakamıdır. Tasavvuftaki anlamı “Allah’ın birliği” dir.

Semazenler, sema yaparken kollarını iki yana açarlar. Sağ el yukarı ve sol el aşağıya dönüktür. Bu hareket: “Hak’tan alıp halka dağıtmak” anlamındadır. Tasavvuf anlamı ise: “sağ elle Hak’tan alınan bilginin, sol elle halka dağıtılması” demektir. Çünkü dervişler dünyevi hayatla ilgilenmezler ve Hak’tan alabilecekleri maddi yani dünyevi olmaz, Hak’tan sadece bilgi alırlar.

Semazenlerde: genel olarak başın dik olması, kolların tam olarak iki yana açık olması ve ellerin dengeli şekilde yukarı-aşağı dönük olması uygundur. Zihin ve akıl Sema’nın içsel yükseliş aşaması olan “ölmeden ölmek” fikrine kanalize olur.

 

Sema törenlerinin yapılışı:

Sema törenleri dört bölümdür.

 

1.Bölüm:

Bu bölüm “Selamlama” dır. Bu bölüm: insanın kendi kulluğunu anlama bölümüdür. Saz heyeti ilahiyi tamamlar, sema kesilir, semazenler oldukları yerde durur, geriye çekilir ve en yakınındaki semazene yanaşarak en az iki kişi olarak toplanırlar. Bunun anlamı, hayatta hiçbir şey “tek başına” değildir. Semazenler yavaşça postların bulunduğu yere gelirler. Bu sırada, Semahanenin Hatt-ı İstiva (bu çizginin sağ tarafı bu dünyayı ve canlıları temsil eden dünyevi bölüm, sol tarafı ise öbür dünyayı, ruhları temsil eden ahiret bölümüdür) çizgisini geçerken eğilerek selam verirler.

 

2.Bölüm:

Bu bölümün anlamı: Allah’ın kuvvet ve kudreti karşısında hayranlık duymaktır.

 

3.Bölüm:

Selamlama olarak isimlendirilen bu bölüm: insanın rabbine olan hayranlığının aşka dönüşmesi ve aklın aşkta yok olmasıdır.

 

4.Bölüm:

İnsan manevi yolculuğunu tamamlar, yaratılışına uygun olarak makamların en yücesi olan “kulluk” makamına geri döner. Bu bölüm başlayınca, hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan Postnişde semaya katılır. Postundan, sema meydanının ortasına kadar dönerek gelir ve yine dönerek posta gider. Buna “Post seması” denir. Postnişin posttaki yerini almasının ardından, sema biter ve semazenler yerlerini alırlar, toplu selamlama yapılır.

Ardından: makamına uygun olarak Kur’an okuma yapılır. Daha sonra, Postniş, bütün Peygamberlere, alimlere, şehitlere ve tüm Ümmet-i Muhammed’e dua eder. Postniş “Hu” sözüyle bir “gülbank” (bu tören için özel yapılan bir tür dua) okur, sonra “El Fatiha” denir ve son selamlama yapılarak sema töreni biter.

Konya, Mevlana Müzesi

16.968 kişi okudu!

Mevlana Müzesini gezmek isteyen ziyaretçilerin; özellikle Aralık ayı içinde yapılan “Şeb-i Aruz” törenlerinin olduğu dönemde gitmeleri gerekir. Çünkü: bu törenler sırasında; Mevlana ile ilgili her türlü etkinlik düzenleniyor ve de özellikle: kapalı salondaki sema gösterileri muhteşem. Bu gösteriler: gerçekten muhteşem.

GENEL:
Mevlana; bugünkü Afganistan’da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezi olan, Belh şehrinde, 30 Eylül 1207 tarihinde doğdu. Asıl adı: Muhammed Celaleddin. Babası: alimler sultanı olarak tanınır, adı; Muhammed Bahaeddin Veled.
Moğol istilası üzerine, Bahaeddin Veled; aile fertleri ve dostları ile birlikte, 1212-1213 yılları arasında; Belh şehrinden çıkarak, Bağdat’a gelirler. Oradan ise; Malatya, Erzincan ve Karaman’a uğrarlar. Karaman’da bir süre kaldıktan sonra, nihayet Konya’ya gelirler ve buraya yerleşirler.
Evet; Konya’da geçen süre içinde; zamanla Mevlana’nın babası vefat eder. Mevlana’nın; Konya’da verdiği dersler ve yaşam felsefesinin ünü, çevrede hızla yayılır. Anadolu’da kendisine; Mevlana Celaleddin Rumi adı verilir. Kelime anlamları değerlendirildiğinde; Mevlana;efendimiz ve Rumi ise Anadolu anlamını taşımaktadır.

Bugün, müze olarak kullanılan yer; zamanında, Selçuklu sarayının ” gül bahçesi ” olan yer. 1231 tarihinde vefat eden, Mevlana’nın babası, Sultanü-l Ulema’nın gömülmesi için; Selçuklu Sultanı Alaattin Keykubat tarafından hediye edilmiştir. Bu defin; babasının sağlığında sık sık gezintiye geldiği gül bahçesine yapılan ilk defindir.

Bu mütevazi kabir, daha ilk günden itibaren ziyaret edilmeye başlanır. Selçuklu Sultanı, Mevlana’ya müracaat ederek; “babasının mezarı üstüne, bir türbe yaptırmak istediklerini ” söylerler. Mevlana ise, cevaben;” Mademki senin yaptıracağın kubbe, feleklerin yapacağı kubbeden daha güzel olmayacaktır, o halde, bırak da onun mezarı, bu gökkubesi ile kalsın, bundan vazgeç ” diyerek, bu isteği kabul etmez.

Mevlana; 17 Aralık 1273 tarihinde vefat eder. Babasının başucunda hazırlanan kabre gömülür. Oğlu Sultan Veled’in rızası alınarak, mezarı üstüne, güzel bir türbe inşa edilir. Bu türbe; mimar Bedrettin Tebrizi tarafından yaptırılır. Eyvan tarzında, üzeri yıldız tonozla örtülü, tipik bir Selçuklu türbesidir. Doğu, batı ve güney cepheleri kapalı, kuzey cephesi ise açıktır. Naaş; türbenin mahzeminde gömülüdür. Onu; üst katında, selçuklu ahşap sanatının, muhteşem örneklerinden olan görkemli bir sanduka sembolize ediyor.

Onun bu sandukası, günümüzde babasının mezarı üzerindedir. Çünkü; Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman, sonraki yıllarda (1565 yılında) Mevlana ve oğlu Sultan Veled’in mezarları üzerine, yeni birer mermer sanduka yaptırır ve bunun üzerine, ahşap sanduka, sandukası olmayan Mevlana’nın babasının mezarı üzerine konur.

Oğlu Sultan Veled; 1312 tarihinde ölünce, babasının sağ ayak ucuna gömülür.

Günümüze kadar geçen sürede; naaşların gömülü bulunduğu mahzen, mahzenin gövde ayaklarının kemerleri, yıldız tonozlu örtü ve bunu örten kubbenin içte kalmış bölümü ilk yapıdan kalmış, diğer kısımlar büyük değişiklik görmüştür.

Türbenin, Kubbe-i Harda (Yeşil Türbe) diye anılmasını sağlayan, yeşil çinilerle kaplı, dilimli ve külahlı muhteşem gövdesi, ilk türbenin üzerine, Karamanoğlu Ali Bey tarafından yaptırılır. Dört fil ayağı üzerine, yüksekliği 25 m.dir. Sikkeli, hilalli külah alemi ise, 2.72 m. boyundadır ve altınsuyu ile kaplıdır.

Dergah bölümüne; yapılan değişiklikler, 19 ncu yüzyılın sonuna kadar devam eder. Osmanlı sultanlarının bir kısmı, Mevlevi tarikatına bağlı oldukları için, türbeye özel önem vermişler ve iyi korumuşlardır.

Evet; Mevlana Dergahı olarak uzun yıllar faaliyet sürdüren bu yapı; çıkarılan kanunla kapatılmış ve 1926 yılından itibaren, günümüze dek (Konya Asar-ı Atika Müzesi olarak hizmete başlamış) Müze olarak faaliyetini sürdürmüştür. 1954 yılında ise, Müzenin teşhir ve tanzimi yeniden gözden geçirilmiş ve müzenin adı; Mevlana Müzesi olarak değiştirilmiştir.

Müze alanı; bahçe ile birlikte 6500 metrekare. Son olarak düzenlenen gül bahçesiyle birlikte, toplam alan 18 bin metre kareye yükseldi. Kültür Bakanlığının, en çok gelir getiren müzeler sıralamasında, ikinci.( Birinci İstanbul Topkapı Müzesi) Yani, her yıl çok sayıda turist müzeyi ziyaret etmekte.

2007 yılı UNESCO tarafından, ” Dünya Mevlana Yılı ” ilan edilince, özellikle bu yılda, Mevlana, bütün dünya üzerinde çeşitli etkinlikler ile anılır. Bunun üzerine; müzeye gelen yabancı turist sayısında büyük artış olur. Müzeyin yıllık ziyaretçi sayısı; 1,5 milyon kişiyi geçer.

MESNEVİ:
Mevlana; sema ederken, hamamda otururken, ayakta, sukunet ve hareket halinde, daima Mesnevi’yi söylemeye devam eder. Bazen öyle olur ki; akşamdan başlayarak, gün ağarıncaya kadar, birbiri ardına söyleyip, yazdırır. Çelebi Hüsameddin’de, bu söylenenleri süratle yazar ve yazdıktan sonra, hepsini yüksek sesle, Mevlana’ya okur. Cilt tamamlanınca, Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirir, gereken düzeltmeleri yapar ve tekrar okur. Bu şekilde, dikkatlice, 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanan Mesnevi; 1264-1268 yılları arasında tamamlanır. Evet, bu muhteşem eserin orjinal suretini; burada görebileceksiniz.

MEVLANA’NIN SEMA ETMESİ:
Mevlana; bir gün kuyumcular çarşısında, bir dükkanın önünden geçmekte imiş. İçeride; varak yapmak için, çekiçle altın dövmekte olan kuyumcu Şeyh Selahattin ve çırakları var. Çekic darbelerinden çıkan sesleri duyan Mevlana, o hoş seslerin ahengi ile cezbelenir ve kendisinden geçip, ilahi aşka dalarak, sema etmeye başlar. Şeyh Selahaddin, Mevlana’nın dışarıda çekic darbelerinin ahengine ve ritmine uyarak sema ettiğini anlayınca, altının zayii olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekic darbelerine devam etmelerini söyler. Kendiside, dışarıya fırlar ve Mevlana’nın ayaklarına kapanır.

ŞEB-İ ARUZ TÖRENLERİ:
Konya’da, şeb-i aruz törenleri, her yıl 10-17 Aralık tarihleri arasında yapılır. Bu tarihler arasında bölgeyi ziyaret ederseniz, çeşitli etkinlikler yanında, özellikle toplu sema gösterilerini izleyebilirsiniz. Bunun dışında bölgeyi ziyaret ettiğinizde ise, sema gösterisi izleme şansınız bulunmuyor.

KONYA HATIRASI-MEVLANA ŞEKERİ:
Toz şeker, su ve limon tuzundan yapılıyor. Her yıl, yaklaşık 2 ton şekerin satıldığı söylenmekte. Konya’nın en önemli hediyelik objeleri arasında. Fiyatı uygun, tadın ve satın alın. Küçük ve beyaz mevlana şekeri, ağza alınınca dağılıyor, içi beze kıvamında. Şekerin; bergamutlusu, çikolotalısı, muzlusu, çileklisi vs. var. Pernir şekeri olarak da biliniyor. Leblebiyle yenildiğinde tadına doymak mümkün değil. Tek başına da yenebiliyor. Ama; İran mahreçli, hurma şekeri denilen şeker, buraya has değil. Mevlana şekeri almanızda yarar var. Çünkü, buraya özgü.

KONYA YEMEK KÜLTÜRÜ:
Konya’ya Mevlana Müzesini ziyarete geldiğinizde, buraya has ve ” etli ekmek ” olarak isimlendirilen bir tür pideyi mutlaka tadın. Bildiğiniz mayalı ekmek hamurundan yapılan bir çeşit pide. Bezelere ayrılan hamurun üzerine, kıymalı harçtan konuluyor. Fırına verilmeden önce, hamur iyice uzatılarak 80-100 cm. boyuna getiriliyor. Etli ekmeğin özelliği, hamurunun incecik ve çıtır çıtır olması. Üzerine konulan malzemeye göre, üç çeşidi var. Yazın közlenmiş sivri biber, kışında doğranmış turp ve ayranla servis ediliyor. Mutlaka denemenizi tavsiye ediyorum, muhteşem güzel bir tad.

FIRIN KEBABI:
Koyunun muayyen yerlerinden alınan parçalar, iki aşamadan geçirilip, fırında pişirilerek hazırlanıyor. Kilo ile satılmakta. Yanında kuru soğan veriliyor. Güzel bir tat, bunu da denemenizi tavsiye ediyorum. Tercih sizin.

MÜZE GEZİ PLANI:
Evet, tüm bunları söyledikten sonra, gelelim müzeyi gezmeye. Müze mahalline geldiğinizde; büyük ve çiçeklerle bezeli bir bahçe içinden geçilerek, müze kapısına geliniyor ve cümle kapısından içeriye giriliyor. Tabii, bu kapıdan girmeden önce; kılık-kıyafetin uygun olması çok önemli. Özellikle; bayanlar için kıyafet dikkat edilmesi gereken bir konu. Erkekler için; nisbeten uygun olduğunu düşündüğünüz kıyafetle gitmenizde yarar var, özellikle türbeye girerken, yanında başı kapatmak için herhangi bir örtü bulunmayanlar için, kapıda örtü de temin edilebiliyor.

Evet, devam ediyorum. Bu kapının diğer ismi: dervişan kapısı. Dergah zamanında, dervişler, bu kapıdan girip çıkarlarmış. Günümüzde: kapının her iki yanındaki derviş hücreleri idari hizmetler için kullanılıyor. Sağ yandaki kapıda bilet gişesi var, biletimizi aldıktan sonra, turnikelerden geçerek içeriye giriyoruz. Bu arada; müze kartı olanlar, bilet almıyorlar.

Evet; turnikelerden içeriye giriyoruz. Tam karşımızda; türbe binası giriş kapısı var. Sol yanımızda; bilet aldığımız yerin hemen karşısında, iç avluya bakan bölümde; derviş hücrelerinin bulunduğu bölüme giriş var. Buraya; Türbe binasını gezdikten sonra geleceğiz. Şimdilik burayı pas geçiyoruz. Evet, sol yanda; Şadırvan ve hemen arkasında selsebil görülüyor. Bunların arkasında ise, derviş hücrelerinin bulunduğu uzun sıra bölüm var. Bunları da, türbe çıkışına bırakıyoruz.
Sağ yana baktığımızda ise; çeşmeli küçük bir havuz (şeb-i aruz havuzu) ve onun arkasında da, matbah (mutfak) bölümü var. Bunları da; çıkışta ziyaret etmek üzere; önce Türbe bölümüne, yani doğru ileri doğru yürüyoruz.

Türbe kapısı önünde; ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Büyükçe bir alan var, buraya koyuyoruz. Lütfen ayaklarımıza naylon galoş giymeyi ihmal etmeyelim. Özellikle; yaz aylarında, türbe içinde, gerçekten buraya hiç mi hiç yakışmayan, kötü kokular ortaya çıkıyor. Buranın mistik ve manevi havasına hiç yakışmayan, kötü koku. Lütfen galoş giyelim. Kıyafetimize de dikkat edelim, sonuçta burası kutsal bir mekan. İtalya’da Vatikan’da insanları yine uygun kıyafeti olmadan, içeriye sokmuyorlar.

Evet, türbe bölümüne; içeriye giriyoruz. Önce; Tilavet odası denilen yer var, sonra gümüş kapıdan geçiliyor ve dahil-i uşşak bölümü. Sonra: post kubbesi ve devam ettiğimizde ise; Kıtabü-l Aktab, Kıtabü-l Hadra bölümleri var. Sonra; gümüş kafes ve gümüş eşik, sonra Türbe. Devamında; sola döndüğümüzde, semahane ve sonra mescit bölümleri karşımıza çıkıyor. Mescit bölümünden sonra ise; gümüş kapı ve çıkış kapısından çıkıyoruz. Sağa dönüp, turnikelerin yanındaki kapıdan, derviş hücrelerinin bulunduğu bölüme giriyoruz, gezerek, koridorlarda ilerliyoruz. Çıkışta; selsebil ve şadırvanı görüyoruz. Şadırvanda su içerek, biraz dinleniyoruz ve devamında; tam karşıdaki; şeb-i aruz havuzu ve hemen arkasındaki kapıdan matbah bölümüne giriyoruz. Matbah bölümünü de geziyoruz ve sonra; yine turnikelerin bulunduğu kapıdan çıkarak, Müze gezimizi tamamlıyoruz.

Evet; gezi planımız bu. Konya; Mevlana Müzesi bu. Bu planda belirttiğim yerlerle ilgili ayrıntılı bilgi dökümünü; aşağıda bulabilirsiniz.

DIŞ KAPILAR:
Müzenin; dört yönde, dışa açılan birer kapısı var. Günümüzde, ziyaretçilerin kullandıkları kapı, dervişan kapısı. Dervişler, buradan girip çıktıkları için, bu isim verilmiş. Bunun dışında: güneyde hamüşan kapısı, doğuda pir kapısı ve kuzeyde ise çelebi kapısı var.

HEDİYELİK EŞYA SATIŞI:
Müze bahçesinin arka kısmında, Konya ve Mevlana simgeleri taşıyan, hediyelik anı eşyaları, semazen bibloları, Mevlana işi dokumalar, gravür, resim gibi hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlar var. Mevlana ve semazenlerin yer aldığı kabartma resimlerden almanızı öneriyorum.

TİLAVET ODASI VE GÜMÜŞ KAPI:
Tilavet; arapça bir kelime. Kuran-ı Kerim’i; ” güzel sesle ve usulüne uygun okuma “anlamına geliyor.Geçmiş dönemde, bu odada, sürekli olarak kuran-ı kerim okunduğu için, buraya bu isim verilmiş. Türbe ve mezarların bulunduğu, kapalı mekana girişi sağlayan oda. Günümüzde; hat dairesi olarak kullanılıyor. Osmanlı döneminin ünlü hattatlarının nadide eserleri, Sultan II.Mahmut’un yazdığı altın kabartma bir levha ve müzelik eşyalar sergileniyor.

Buradan; gümüş kapı ile ” Kademat-ı Pir ” denilen bölüme geçiliyor. Mevlevi kültüründe, önemli bir yeri olan gümüş kapı; Sokullu Mehmet Paşa’nın oğlu Hasan Paşa tarafından yaptırılarak, 1599 yılında, dergaha hediye edilmiş. Hat ve tezyinat ile bezeli. Üzerindeki bir farsça beyitte; ” Bu makam aşıkların kabesi oldu. Buraya noksan gelen tamamlanır ” yazılı.

DAHİL-İ UŞŞAK BÖLÜMÜ-KADEMAT-I PİR BÖLÜMÜ:
Tilavet odasından, ana bölüme girilen yerde. Gümüş kapıdan, doğrudan doğruya, Mevlana’nın türbesine kadar uzanan mekanda. Güneyinde; paralel olarak, Kitab-ul Aktab denilen bölüm var. Kuzeyinde; mescit, horasan erlerinin mezarları ve semahane var. Burada: iki vitrin içinde, Mevlana’nın meşhur eserlerinden, Mesnevi’nin en eski ve orjinal nüshaları sergileniyor.
Üzeri üç kubbe ile örtülü. Üçüncü kubbeye ” post kubbesi ” deniliyor ve Mevlana’nın türbesinin altındaki yeşil kubbeye, kuzey yönünden bitişik.

TÜRBE SALONU:
Türbe salonu; doğudan, güneye ve kuzeyden, yüksekçe bir set ile çevrili. Kuzeyde; iki parça halinde yer alan yüksek setlerde, altı horasan erinin sandukaları var. Bunlar; Mevlana ve ailesiyle birlikte, Konya’ya göçen dervişlerin mezarları. Horasan erlerinin hemen ayak ucunda ise, İlhanlı Hükümdarı Ebu Sait Bahadır han için yaptırılmış, nisan taşı sergileniyor.

Yine, burada yer alan iki levhada, Mevlana’nın felsefesini ve düşünce sistemini açıklayan ifadeler var. Bunlardan birinci levhada; ” Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol ” yazılı. İkinci levhada ise;” Gel, gel, ne olursan ol, gel. İster kafir, ister mecüsi, ister puta tapan ol, gel. Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel” yazılı.

Yeşil kubbenin tam altında, Mevlana’nın ve oğlu Sultan Veled’in mezarları var. Türbe; Sultan Veled ve Çelebi Hüsameddin zamanında yaptırılmış. Türbenin mimarı, Tebriz’li Bedrettin. Mevlana’nın mezarı üstündeki ahşap sanduka ise, Abdulvahit adlı bir sanatkar tarafından 1274 yılında yapılmış. Bu ceviz sanduka, Selçuklu oymacılık sanatının muhteşem bir örneği olarak görülebiliyor. Mezarların üzerindeki, iki bombeli mermer sandukayı, 1565 yılında, Kanuni Sultan Süleyman yaptırmış. Sandukaların üzerinde bulunan, yer yer altın sırma tellerle işlenmiş puşi ise, Sultan Abdulhamit II. tarafından, 1894 yılında yaptırılmış.
Halen, Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’in mezarı üzerinde bulunan ve bazı kişilerin ” Oğlu gelince, babası ayağa kalktı ” dedikleri ahşap sanduka daha önce Mevlana’nın mezarı üzerinde idi. Bu ahşap sanduka; yere yatık değil, duvara dayalı durmaktadır. (Sanırım bu yüzden, ayağa kalktı sözü kullanılıyor, sanduka başı yukarı, ayak kısmı aşağıya doğru duruyor) Sultan Süleyman, Mevlana ve oğlunun mezarları için, 1565 yılında, yeni birer mermer sanduka yaptırınca, ceviz ahşap sanduka Mevlana’nın mezarı üzerinden kaldırılarak, sandukası olmayan babasının mezarı üzerine konulmuş.

KITAB-UL AKTAB BÖLÜMÜ:
Kutupların kubbesi anlamına gelen bir mekan. Mevlana’nın yakınlarının ve ünlü Mevlevilerin sandukalarının bulunduğu yer. Genişçe iki kubbe ile örtülü. Duvarları hat ve motiflerle süslü. Sandukaların üzerinde sikke olanlar erkeklere ait.

GÜMÜŞ EŞİK-GÜMÜŞ KAFES:
Kuzeyi açık, eyvan tarzında. Mevlana türbesinin, kuzey yönünde. İki fil ayağı arasındaki mermer şebekelerin ortasında. Gümüşle kaplı olduğu için bu isim verilmiş. Önünde; gümüş eşik ve basamaklar var. Bunların altında ise, türbenin mahzenine inişi sağlayan merdivenler var. Ama, mahzen kapısı kapalı, örülü durumda. Gümüş kafes; Mevleviler tarafından son derece önemseniyor. Muhteşem zarif ve tam bir sanat eseri. Bu gümüş eşikten çıkınca; Mevlana ve yakınlarının, oğlu ve babasının mezarları var.

SEMAHANE:
Mescidin, doğu bitişiğinde. Mimari yönden; 16 ncı yüzyıl, Kanuni Sultan Süleyman devri özelliklerini taşıyor. Üzeri; geniş ve ferah bir kubbe ile örtülü. Altında bulunan geniş mekan, 1926 yılına kadar, sema yapılan ” Meydan-ı Şerif ” imiş. Doğu ve kuzeyinde, Sultan II.Abdulhamit’in inşa ettirdiği, iki katlı yerler var. Bunların alt kısımları: misafirlere, üst kısımları ise hanımlara ait, sema gösterilerini izleme yerleri. Semahanede yer alan: naat kürsüsü ve müzisyenlerin oturdukları, ahşap ve yerden yüksek mutrib hücresi (burada resim ile müzisyenlerin oturuşu tasvir ediliyor) , orjinal haliyle korunuyor.
Müze olduktan sonra, buraya armağan edilen değerli objeler, vitrinlerde sergileniyor.

MESCİT:
Dahil-i Uşşak’ın kuzeyinde. Aslında, burası dergah iken namaz kılınan yer. Semahane ile müşterek yapılmış. Her iki yerin yapımı da, Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a tarihleniyor. Üzeri; yüksek, geniş ve ferah bir kubbe ile örtülü. Mermer kürsüsü ve mihrabı, dikkat çekecek zerafette. Günümüzde: cam vitrinler içinde; sakal-ı şerif, nadide yazma eserler ve müzelik değeri büyük olan eşyalar sergilenmekte. Özellikle; çok değerli halı, kilim, hat, kitap vb. gibi eserler sergileniyor.

SELSEBİL:
Avluda. Derviş hücrelerinin önünde, şadırvanın arkasında. Hemdem Sait Çelebi tarafından yaptırılmış.

ŞADIRVAN:
Avluda. Batıda. Ortasında, yekpare mermer havuz var. Kütahya’dan hediye olarak gönderilmiş. Şadırvanın yapımında, buraya yerleştirilmiş. Şadırvanın suyu ise; 1512 yılında, Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından getirilmiş. Buna dair kitabe var, güney yönünde. Zaman içinde, çeşitli onarımlar yapılmış. Üzeri; sayvanla örtülmüş.

DERVİŞ HÜCRELERİ:
Osmanlılar döneminde yaptırılmış olan küçük odacıklar olan bu mekanlar, dergah zamanında, tarikat mensuplarına tahsis edilmiş. Dergahın ön avlusunun batı ve kuzey yönünü çevreleyen, her birinde, birer küçük kubbe ve baca bulunan yerler bunlar. Bu hücreler; Osmanlı padişahı III.Murat tarafından, 1584 yılında yaptırılmış.

Ayrıca; dergaha gelen ziyaretçilerin kalmaları için de, birkaç hücre ayrılmış. Toplam hücre sayısı: 18. Bu rakam önemli, çünkü Mevlevilik’te, 18 rakamı, önemli ve saygın ve sembolik bir sayı.

Bu hücrelerin, giriş kapısının sağında kalan dört tanesi, halen gişe ve idare binası olarak kullanılıyor. Girişin solunda kalan, onüç hücrenin, baştan iki tanesi ise, orjinal eşyaları ve temsili mankenler ile görülebilir. Diğer oniki hücre, ara duvarları kaldırılarak, birbirine bağlı,iki büyük koridor elde edilmiş. Bu koridorlardan iki tanesinde, Anadolu’nun çeşitli yörelerine ait halı ve kilimler sergileniyor. Bu hücrelerin; koridorlara açılan pencere ve kapı boşluklarına yapılan vitrinlerde ise; tarihi nitelikteki eşyalar ile son derece değerli ” Bursa kumaşları ” sergileniyor.

ŞEB-İ ARUZ HAVUZU:
Batı avluda. Mutfak ve Meydan-ı Şerif’in hemen önünde. Eski takvim ile, Mevlana’nın vefatının yaz mevsimine rastladığı yıl dönümlerindeki törenler, müzenin dergah olduğu dönemlerde, bu havuzun çevresinde yapılırmış. Aslanağzı bir mermer oluktan, havuza su akıyor. Diğer kısımlar da mermer. Altıgen şeklinde.

MEYDAN-I ŞERİF:
Güneybatı köşesinde, mutfağın bitişiğindedir. 1867 yılında inşa edilen, bu son derece önemli salonun tavanı, motiflerle süslü. Herkezin girmesi uygun olmayan bir mekan olarak kullanılmış. Yanlızca, şeyh ve davet ettiği şahıslar girebiliyormuş. Osmanlılar zamanında, imparatorluğun dört bir yanına dağılmış olan, yüzü aşkın dergah şubesinin işlemleri, buradan görülürmüş. Yönetimle ilgili işler, bu saygın ve mahrem mekanda ele alınarak, karara bağlanırmış.

MATBAH-I ŞERİF (MUTFAK) BÖLÜMÜ:
Meydan-ı Şerif’in güneydoğu köşesinde. Avlunun ise, güneybatı köşesinde. 1584 yılında, Osmanlı padişahı Sultan III.Murat tarafından yaptırılmış. 1990 yılında yapılan onarımlar sonrasında; bu bölümün, teşhir ve tanzimi, mankenler ile yenilenerek yapılandırılmış. Asıl işlev olan yemek pişirmek ve somat denilen sofrada yemek yemek adabı; mankenler ile anlatılmaya çalışılmış.

Mevlevi’ liğin en önemli bölümüdür. Buradaki asıl işlev; yemek pişirmek ve yemek. Dergahın kapatılmasına kadar, yemek ihtiyacı buradan karşılanmış. Bunun yanında ise; mevlevi adaylarının 1001 günlük çile süresi içinde, en çok eğitim gördükleri yer burası. Bu nedenle; Mevleviler, matbaha için ” İnsanın pişirildiği yer ” derler. Burada: gürültü edilmez, yüksek sesle konuşulmaz, gülünmez idi. Hatta; matbahın kapısından geçilirken dahi, selama durulurdu.

Matbah, iki kısımdan oluşuyor. Birinci kısım: üzeri beşik tonozlu ve kireç sıvalıdır. Bu kısmın; kuzeydoğu köşesinde, yerden 60 cm. yükseklikteki zemine, ” saka postu ” serilmiş seki var. Mevleviliğe girmek isteyen aday, önce abdest alır ve sonra yapılan işleri görmesi ve kararını bir kez daha gözden geçirmesi için, üç gün, iki dizi üzerinde, bu saka postunun bulunduğu sekide oturtulurmuş. Aday; yemek, tuvalet ve ibadetten başka bir iş için, saka postunu terk edemez, bir şey okuyamaz ve konuşamaz imiş. Bu adaya; aday adayı ismi verilirmiş. Buradaki mankenler ve orjinal malzemeler, gerçekten tam bir seyir keyfi yaşatıyor.

Aday adayı, bir taraftan mutfakta yapılan işleri izlerken, bir yandan da burada görev yapan dedeler tarafından, sözle uyarılırmış. Şöyleki ” dervişlik zordur, çileyi kırmak ise hiç iyi değildir. Dervişlik, ateşten gömlek, demirden leblebidir. Aç kalmak, haksız yere söz işitmek vardır. Kısacası, dervişlik ölmeden önce ölmektir. Bunlara tahammül edebileceksen çileye soyun, yoksa yol yakın iken çek git. İkrardan dönenin, mahşer günü yüzü kara olur ” derler. Üç günün sonunda, 1001 gün çileye soyunmak istediğini beyan ederse, yani ikrar verirse, kendisi can, yani aday olarak isimlendirilir ve 1001 gün sürecek çile başlar imiş.

Aday adayının oturduğu saka postu makamı yükseltisinin hemen altında, ayakkabıların konulduğu yer göreceksiniz. Ayakkabılar, buraya burnu içeriye, topukları dışarıya bakacak şekilde konur. Eyer, ayakkabılar kapı önüne konursa, bu defa,burnu kapıya yönelik olarak konur. Derviş adaylarından sorumlu dede, bu ayakkabıları çevirirse, yani ayakkabının topukları kapıya yönelik olursa, bu durumda, aday için ” çık git, dergahı terk et, bir daha gelme ” anlamına gelir imiş.

Güneybatı köşede, büyük bir aydınlık pencere ve pencerenin hemen altında, mermer aynalı bir çeşme ve yalak var. Bu çeşmeye su, 16 ncı yüzyılda, Yavuz Sultan Selim tarafından, Dutlukkırı bölgesinden buraya getirtilmiş ve dergaha vakfedilmiş.

İkinci kısım. Birkaç basamak merdivenle çıkılıyor. Zemin döşemesi ahşap. Burada; hem yemek yeniliyor, hem de sema yapılıyor. Yaşam tarzı, mankenlerle ifade edilmeye çalışılmış. Sema çıkarmak için, Mevlevi adayları, burada talim yaparlarmış. Mekanın ahşap zemininin döşemesi üzerine, sarı prinçten, tepesi parmağı kesmeyecek şekilde pürüssüz ve yuvarlak olan sema talim çivisi çakılı ve etrafında dairevi bir yuvarlak açılmış. Sema talimleri, burada yapılıyormuş. Sema talimine yeni başlayan aday; önce çıplak ayakla sema talim çivisinin yanına gelir, selam verir, sonra sol dizini yere koyar, sağ dizini bükerek çöker. Çiviyi öper, sonra bir miktar tuzu, parmaklarının arasını pişirsin ve yara olmasın diyerek, çivinin bulunduğu yere dökermiş. Sonra ayağa kalkar, sol ayağının baş parmağı ile, yanındaki parmağının arasına, talim çivisini yerleştirir. Direk denilen sol ayak, yerinde hiç kaldırılmaz ve diz hiç bükülmez. Çark denilen sağ ayak ise, direğin etrafında, çivi merkez olmak üzere, sağ ayağını, sol dizinin hizasına kadar kaldırdıktan sonra, sol ayağı merkezde kalmak üzere, vicudunu 360 derece döndürür ve sağ ayağını, yine kaldırdığı aynı yere gelmek üzere, yere basarmış. Böylece, vicut, kendi ekseni etrafında bir tur atmış olur ki, buna çark atmak denirmiş.
Çark atarken, sağ el yukarı sol el ise aşağıya dönük. Ellerin bu duruşu; ” biz bir vasıtayız. Allahtan alır, kula naklederiz ” veya ” göğe açarız, yere yağarız ” demektir.

Evet; daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ama, biraz da olsa, yemek adabı ile ilgili uygalamalardan söz etmek istiyorum. Şöyleki; Mevlevilerin yemek yedikleri sofra, yuvarlak ve büyük bir tahtadır. Sofrayı; yerden 25-30 cm. yükseltebilmek için, sofranın altına özel iskemble konuyor. Sofranın etrafında da, yemek yiyecek dervişlerin üzerine oturmaları için, postlar seriliyor. Kaşıklar, sofraya yüzleri sola ve yere, sapları ise sağa gelecek şekilde konur. Kaşığı bu şekilde koymanın sebebi: kaşığın içindekilerin görünmesinin istenmemesi. Ayrıca; oturan kişilerin dizlerinin üstünün örtülmesi için, bir örtü seriliyor. Dervişler; selam vererek içeriye sağ ayakları ile giriyorlar. Son olarak şeyh geliyor ve sofraya hep birlikte oturuluyor. Önce; çorba, sonra yenilecek yemekler, sıra ile geliyor. Yemek bir kaptan yeniyor. Yemekte: konuşulmaz, sohbet edilmez. Yemek yenirken, ağız şapırdatmak, sağa-sola bakmak ve başkasının önünden yemek yemek hoş karşılanmaz.

ÇELEBİ DAİRESİ:
Güneyde. Camekanlı ve genişce bir mekan. Meşhur ” niyaz penceresi ” burada. Niyaz penceresinin kemeri üzerinde bir resim var ve bunun üzerinde Mevlana’nın şu rubaisi yazılı. ” Ey keremden nur saçan…. Güneş, ay ve yıldızlar senin kölendir. Garip aşık, senin kapından başka bir kapıya yol bulmasın diye, bütün kapılar kapanmıştır.”
Dergah zamanı, Çelebi Efendi tarafından, görüşme ve misafir salonu olarak kullanılmış bu mekan. Günümüzde ise, müdür odası ve müze ihtisas kütüphanesi olarak kullanılıyor.