Fas, Essaouıra Şehri

6.894 kişi okudu!

ULAŞIM:
Bu şehre; Merrakech şehrinden ulaşım mümkün. Yol: 180 km. ve yaklaşık 3 saat sürüyor. Zor bir yol, yer yer yol yapım çalışmaları vardı.Dar, virajlı ve herşeyden önemlisi: trafik kurallarına pek uyulmayan bir yol. Birçok bisiklet, motorbisiklet, eşek ve at arabası ve binicisi ve trafik kurallarına uymayan diğer motorlu taşıtlar. Özellikle; yol üzerindeki yerleşim yerlerinden geçerken, aşırı dikkatli ve yavaş olmak şart. Zaten; bu yolda sakın ola, akşam yani karanlık saatlere kalmamalı, mutlaka gündüz saatlerinde yoldan geçilmeli.

YOL ÜZERİNDEKİ KEÇİ ŞOVU:
Evet, yol üzerinde bir noktada duraklama yapmak zorunda kalacaksınız. Rehber eşliğinde bu yolu geçecekseniz, bu zorunluluk yoksa kesinlikle durmayın. Çünkü; yeni Fas klasikleriyle karşılaşmaya ve yaratılmak istenen o güzel masumiyetin sonucunu yaşamaya, kesinlikle sinirleriniz dayanmayacak. Evet, yol üzerinde bir noktada; minyatür boyutlu, yani pek büyük olmayan bir ağaç üzerinde, pek büyük olmayan bir kaç keçi. Ağacın dalları üzerinde geziniyor, bir taraftan da dalların arasında beklenen birkaç keçi. Bu tabloyu görünce, Amerikada, milli park içindeki bir yerleşim yerinde, bir restoranın çatısında, bu şekilde yaşayan ve beslenen keçileri hatırladım. Ama, elbette, bu keçiler Amerikalı değil, Fas’lı. Neyse buraya dönelim. Evet, bunları görünce şaşırıyorsunuz, ağaca nasıl çıkmışlar diye. Doğaları gereği, bu ağaçtan besleniyorlar, tabii sahipleri olan Fas’lıların şov amacı ile ağaca çıkmalarında onlara yardımcı oldukları kesin. Bu minik hayvanları, ağaç üzerinde görünce elbette, çoluk-çocuk etkileniyor, çünkü bembeyaz ve minik görüntüleri gerçekten etkileyici. Araçtan iniyorsunuz ve ağacın yanına gidiyorsunuz, birden Fas’lının biri, kucağınıza bir keçi yavrusu atıyor, hani bırakıyorda, atar gibi bırakıyor, yani sizin bir tercih hakkınız yok. Elbette etkileniyorsunuz ve yavruyu seviyorsunuz, diğer insanlar doğal olarak fotoğraf çekiyor ve şovun can alıcı noktası devreye giriyor, para para para. E tabii eliniz cebenizde, 5-10 dirhem veriyorsunuz, ama birde bakıyorsunuz ki, adamın suratı asık, olur mu diyo, bu kadar kalabalık, bu kadar para yetmez. E napcaz, daha daha daha. Buyrun rezilliğe. Verdiğiniz parayı beyenmeyen bu topluluktan kaçar gibi, kendinizi araca atıyorsunuz ve aracın hareketini beklerken de, bu masumiyeti, bu şekilde bir şova döken, ülkesi önemli değil, insanlara kızmadan edemiyorsunuz. Tabii bir de, Anadolu’muzu, bizim köylümüzü hatırlamak elde değil, elbette hatıralarımızda çeşitli kereler, çeşitli yerlerde, bu tür hayvan sevgisini tatmin ettiğimiz zamanlar mutlaka olmuştur, ama asla para vermedik değilmi, veya istemediler belkide istemek bile akıllarına gelmemiştir, sen benim keçimi sevdin, ver para?
Neyse; yola devam.

ŞEHİR HAKKINDA GENEL BİLGİ:
Şehir; Atlas Okyanusu kıyısında. Ülkemizdeki, Bodrumu andıran bir yapısı var deniliyor, ama ben buna katılmıyorum. Daha sakin bir yapısı var. Yerleşim, daha düzenli gibi. Orson Welles gisi sanatçılara ilham kaynağı olmuş olan bir şehir.
Ülkenin diğer tüm şehirleri gibi; iki bölümden oluşuyor. Eski ve yeni şehir.Eski şehirde: birbirini dik kesen sokaklar ve caddeler, günümüz şehirciliği için güzel bir örnek. İç şehirde, dış cepheleri beyaz ve mavi boyalı yapılar çoğunlukta. Burada, özel tasarımlı cafeler, mutlaka nane çayını deneyin.
Kilometrelerce uzunluğunda plaj var. Buranın denizi: dünyada, dalga sörfünün yapılabildiği en iyi 10 yerden biri. Her yıl, burada, dalga sörfü yarışları yapılıyormuş.Dalgalar, bir hat halinde, beyaz köpükler çıkararak kıyıya ulaşıyorlar. Muhteşem bir görüntü.
Bu şehirde, ilginç olan diğer nokta. Hiçbir trafik ışığı, levhası, uyarısı yok.Yanlızca, girişte, bu şehirdeki hız kısıtlamasının, azami 40 km. olduğunu yazan bir uyarı ve başkaca bir trafik sembolu, ışığı yok. İlginç, daha önce bu tür bir şehre rastlamamıştım, daha doğrusu elbette küçük yerleşim yerlerinde, trafik ışığı bulunmazdı, ama burası nisbeten büyük, ışık bulunmaması ilginç.

TARİHSEL SÜREÇ:
Şehrin, tarihi sürecinin incelenmesine, finikeliler ile başlamak gerek. Finikeliler; MÖ.yaşamış bir toplum. Ticaret, deniz ve balıkçılıkla uğraşmışlar. Bunlar; deniz yolu ile sürekli hareket halindeler, vardıkları her yerde liman kuruyorlar, ticaret yapıyorlar. Ama: bunların asıl gelir kaynağı at-sat değil. Aslen üretimle uğraşıyorlar. Tarihsel süreçte: aynayı, camı bulmuş olmalarına rağmen, özellikle arguvan rengini bulmuş olmalarının önemi daha öne çıkıyor. Erguvan rengi, midyeden elde ediliyor. Ancak: arguvan elde etmek için, sürekli yeni midye yatakları bulmak zorundalar. Bütün Akdenizde, deniz dibini taraya taraya, buldukları zengin midye yataklarını çıkarıp, ezip, boyaya dönüştürerek, bir sonraki aramaya geçiyorlar.
MÖ.1300 ve hatta 1200 lü yıllarda, finikeliler ile komşuluk yapan bir toplum var. Onlarla birlikte yaşayan bu toplum, finikeli denizci erkekler, yeni midye yatakları bulmak için denize açıldıklarında, aylarca onların yakınlarına, çocuklarına bakıyorlar. Bunlar; göçebe, ama yerleşik duruma geçmiş bir toplum. Finikeliler, ne zaman yola çıksalar, denize açılsalar, çoluk-çocuklarını bunlara emanet ediyorlar. Ama, aradan geçen uzun zaman sonunda, bunlar diyorlar ki ” biz sıkıldık, bakmıcaz artık bunlara, bizide ispanalara götürün”. İspana: uzaklar demek. Önceleri buna itiraz eden finikeliler, zamanla tehdit boyutunu alınca, bu duruma çare üretmek zorunda kalırlar. Bakıyorlar, başka çare yok, onlardan bir bölümünü yanlarına alıyorlar, bütün Akdenizi dolaştıktan sonra, Atlas Okyanusuna iniyorlar. Bu bölgeye geldiklerinde, kıyıya yakın adalarda, zengin midye yatakları buluyorlar. Buldukları yeni midye yataklarını temizledikten sonra, bir sonraki midye yataklarını keşfedene kadar, yeniden yola çıkıyorlar. Onlarla beraber gelen topluluk ise, buradan ayrılmıyor, kalıyor. Bunlar; daha sonraki yıllarda, kuzeye doğru çıkıyorlar ve Cebelitarık adını alacak olan boğazdan geçerek İspanya’ya ulaşıyorlar ve İspanya’nın isim babası oluyorlar. İspanalara yani uzaklara giden adamlar, böylece günümüz İspanya’sına adlarını veriyorlar. Bunlar, köken olarak yahudi. Yahudi kaynakları, bu olayı MÖ.3500 lü yıllara kadar uzatsalarda, tarafsız tarih, bu olayların MÖ.1200 lü yıllarda yaşandığını yazar.
Evet, finikeliler ile gelipte, onlarla birlikte ayrılmayan ve buraya yerleşen toplum, şehir kurar. Şehrin doğal limanı ilgi çeker. Çünkü, Atlas Okyanusunda, doğal liman yapısındaki bu kara parçasından başkaca bulmak mümkün olmaz. Akdenizde bile, bu ölçüde doğal liman yanlızca, Tunusta, Kartacada var. Evet, bu çevrede, başkaca doğal liman bulunmadığından, şehir ilgi odağı olmaya başlar. Bölgeye, Romalılar gelir, sonra morlar, sonra araplar. Bu arada, korsanlar uğrar.
Denizci olmadıkları için, sahil kesiminde, yerel nüfus pek barınmaz. Bunun sonucunda, liman ve liman işletmeciliği dışarıdan gelenler tarafından yapılır. Denizcilikten ve liman işletmeciliğinden pek anlamadıkları için, araplar geldiklerinde, liman işletmeciliği pek gelişmez. Arada, portekizliler, norveçliler, korsanlar gelip geçerler. Sonuçta, işgal yıllarında Fransızlar burada kaldıkları sürede, liman ve liman işletmeciliğini biraz düzene sokarlar. Zaten, Fransızlar gelmeden önceki dönemde, liman ve surlar tam olarak düzenlenemediği için, 1860 lı yıllarda, okyanusun kabaran dalgaları, sürekli şehirde tahribata neden olmaktadır. (Kale kapısı girişinde, bununla ilgili fotoğrafları göreceksiniz) Evet, Fransızlar limanı düzenler ve şehir halkına ” alın size liman, liman işletmesi, işletin” derler ve işgalin bitimi ile bölgeden ayrılırlar. Bu aradaki dönemde, bölgedeki yahudi ve arap nüfus kaynaşır. Şehrin nüfus yapısı, zamanla o kadar kozmopolit hale gelir ki, herkez birbirini çok iyi tanır, birbirinden kız alıp vermez, birbirinden alışveriş yapmaz, ama asla kavga da etmezler. Aynı sur içinde, birlikte yaşarlar.
MÖ.1200 lü yıllarda, finikeliler tarafından keşfedilen ve üretilen arguvan rengi; uzun yıllar, roma ve bizans kiliselerinde, kutsal renk olarak kabul edilmiş. Bugün, hiristiyanlar için, hala bir asalet rengi olarak kullanılmakta. Özellikle, vatikanda, papalık tarafından kutsal giysilerde kullanılan bir renk.
Günümüzde, dünya üzerindeki Fas kimliği ile yaşayan, yaklaşık bir milyon civarında yahudi olduğu söyleniyor. Bu insanlar, buradan onla yaşlarda gittiler (İsrail devletinin kurulması, 1948), bugün altmışlı yaşlardalar ve hala yaşıyorlar. Yahudiler; doksandokuz sene, bir yerde kaldıklarında, ora ile ilgili hak iddia ederlermiş, hatta savaş hakkının doğduğunu bile söylerlermiş. Günümüzden, pek de fazla olmayan bir zaman önce, buradan göçmüş insanlar, buraya sadık kalmaya devam ediyorlar. Çünkü, burada o kadar uzun süre kalmışlar ki, çok sayıda ” yatırları ” bile var. Günümüzde, burada yaşayan yahudi sayısı çok az. Ama her yıl EYLÜL ayının ilk haftasına denk gelen dönemde, ” arınma ” adı altında,kutsal bir şenlikleri var. Bu tarihte, onbinlerce yahudi akın akın, buraya geliyor ve gezip tozuyorlar. Hatta, şehre o kadar sahip çıkıyorlarmış ki, dünya üzerindeki birçok fondan, şehre para akıyor ve akmaya devam ediyormuş. Bunun sonucunda ise, şehir derlenip toparlanmış.
Günümüzde, şehir ve çevresinde yaşayan azınlığa ” grova ” deniliyor. Bu; gineliler anlamına gelmekte. Bunlar: mavi renk ağırlıklı giysi giyiyorlar. Bunların kabullendikleri ve buraya taşıyıp köksaldıkları bir tarikat var. Bu tarikat, çok eskiye gider. Müzik ve şarkı ile tedaviyi de esas alan bu tarikat, müzik ve dansı düşüncelerinde temel alıyor.
Şehrin dünya üzerindeki popülitesinin artması için, her yıl ” grova festivali ” düzenleniyor. Ama ne festival. Başka ülkelerde, sahneye çıkmak için binbir naz yapan ve muhteşem paralar isteyen dünya starı sanatçılar, hiçbir maddi talepte bulunmadan, bu festivalde sahneye çıkmak için can atıyorlarmış. Neden? Çünkü, dünya üzerindeki sanat çevrelerinde, yahudi lobisi o kadar etkin ki, bunların bu olumlu etkisini daha sonra yaşamak için, grova festivalinde sahneye çıkmak, bir imtiyaz, bir onur haline gelmiş. 2009 yılında, grova festivalinin 12 ncisi yapılacak.

ŞEHİRDEKİ GEZİ PLANI:
LİMAN:
Şehre ilk girdiğinizde, kale kapısı önünden gezinmeye başlayacaksınız. Evet, kale kapısı önünde, balıkçıları göreceksiniz. İskelede, ya teknelerinde yada ağları başında. Ama, burada, sizi daha muhteşem bir süpriz bekliyor. Tüm kıyı boyunca, denize baktığınızda, kıyıdan yaklaşık 200-300 metre kadar gerideki bir deniz. Kıyı ile deniz arasında kalan, yoğun nemli bölümde, binlerce martı, gerek uçarak ve gerekse zemine konarak ve gerekse çıkardıkları sesler ile, bu muhteşem deniz ve gökyüzü manzarasını tamamlıyor. Deniz, kıyıdan bir hayli uzakta. İskelede, beton blokların kenarındaki korkuluklara dayanıp, bu güzel görüntüleri izleyin. Çünkü, ben sizin için süpriz olması gereken, ama zaten yaşadığınızda tam olarak tadına varacağınız bu muhteşem güzelliği, benim kadar beklemenize gerek kalmadan açıklamak istiyorum. Evet, burada, sabah kıyı çizgisinden yaklaşık 200-300 metre geriye çekilen deniz, akşam üstü saatlerinde, kıyı çizgisine ulaşıyor. Yani, gel-git (med-cezir) diye bilinen muhteşem doğa olayını, burada canlı canlı yaşayacaksınız. Sabah saatlerinde kıyıda gördüğünüz boşluk, akşam üstü saatlerinde, güneş batmadan önce, yörenin çocuklarının rahatlıkla denize atlayıp yüzebildikleri şekilde deniz suları ile doluyor. Yaklaşık 2 metre derinlik.

KALE:
Kale kapısından geçip, şehre baktığınızda, beyaz ve şerit halinde mavi renkleri birarada göreceksiniz. Bu durum, ilk anda sizde herhangi bir çağrışım yapmayabilir. Hatta, arada kırık bir sarı renk bile farkedebilirsiniz. Bu size neyi hatırlatıyor? Bayram anlamında, evet İsrail bayrağı. Ve, kale kapısına doğru yaklaştığınızda, kapının üstündeki sembollerin de, İsraili anımsatan semboller olduğunu göreceksiniz.
Kale kapısı, öyle pek muhteşem bir kapı değil.Neden? Çünkü: suyun seviyesi ile kale kapısının zemin seviyesi arasındaki yükseklik farkı yanlızca 5 metre. Bunu, 5 metre daha yükseltebilseniz, kapı ve surların daha muhteşem görünmesi kaçınılmaz. Kale, ele geçirilemez bir güç haline gelebilir.
Kale kapısından geçtikten sonra, sağda balık satanları göreceksiniz. Yanlarına yaklaşın, muhteşem iri boyutlu balıklar, ıstakozlar, yengeçler var. Boyutları gerçekten aşırı. Örneğin, ülkemizde bolca tüketilen çipura balığının, oradaki boyutu gerçekten muhteşem.
İleride, grova festivalinin yapıldığı, festival meydanı var. Ama, biz önce sol yandan ilerleyip, ara sokaklara giriyoruz. Dar sokaklar, bir yanı duvar (arkası deniz) diğer yanı ise, zemin katta dükkanlar, diğer üst katları ise yerleşim yerleri, evler. Sokaklarda ilerliyoruz, üstümüzde binlerce martı uçuyor, sesleri ile ortama ayrı bir hava veriyorlar. Buradaki satıcılar, kolunuzdan çekiştirip, sizi dükkana davet etmiyorlar, bu güzel, rahat ve huzurlu dolaşıyorsunuz. Belkide tek tehlike, tepenizde uçuşan martıların, üstünüze ……. yapması denilebilir. Ama, malum bu durum, ülkemiz alışkanlıklarında, şans olarak da sayılıyor değilmi?
Bu arada; rehberizin tarafından, size burada birkaç dükkanda satılan bir objenin (üzerinde timsah şekli oyulmuş, ahşaptan yapılmış, iki kanatlı, bir kanadı uzun, diğeri kısa, oturak benzeri) ne olduğu ile ilgili sorular yöneltilirse, bu sorunun yanıtını boşuna aramayın, bulamassınız. Çünkü; bu saçma obje, bizim ahlak kültürümüze ve yapımıza pek uygun olmayan bir uygulama ile ilgili, ahlaki olarak sorunun yanıtını dahi vermeden geçmek istiyorum.
Evet, ara sokaklarda, yaklaşık 10 dakika ilerledikten sonra; bir kapı ve hafif bir rampayı takiben, geniş bir alana çıkacaksınız. Burada, surlar, surların burçları önünde ise, döküm, büyük boy toplar göreceksiniz. Burçların, üzerinde ise, muhteşem bir okyanus manzarası. Surların dibinden, yaklaşık 100 metre ileride, kayalık zeminde, 5-6 metre yükseklikteki okyanus dalgaları kayalara çarpıyor ve gökyüzüne doğru, beyaz köpükler çıkararak yükseliyor. Dalgaların zaman zaman 7-8 metreye kadar çıktığını göreceksiniz. Toplar ise, 1700 lü yıllarda, İspanyollar tarafından dökümü yapılmış ve buraya yerleştirilmiş. Surların burçlarına veya üzerine oturup, denizi, denizdeki dalgaları, havada uçuşan ve sesler çıkaran martıları izleyin, inanın, saatlerce kalsanız bile belki yeterli gelmeyecek. İzleyin, resimleyin ve fırsatınız olur ise, güneşin batışını da buradan izlemeye çalışın.
Bu surları görünce, evet, yine burada hepimiz tarafından bilinmesi muhtemel olan bir film çekilmiş. Cennetin krallığı. Hani Kudüsü ele geçirmek için yapılan mücadelelerin anlatıldığı o muhteşem filim. Evet, cennetin krallığı filminin açık alan çekimlerinin büyük bölümü, burada çekilmiş.

ÇARŞI:
Evet, gezimize devam ediyoruz. Surlardan ayrılıp, yine ara sokaklara. Bu sokaklarda, birçok muhteşem kapı göreceksiniz. Bu arada, bu ülkenin en büyük özelliklerinden biri de, Fas’ın bir kapılar ülkesi olduğu. Evet, bu ülkede, birçok evin kapısı, tamamen bir sanat eseri gibi yapılmış. Kapıların oymaları, boyaları, tokmak ve kapı kolları. Hepsi, kapıya, bir sanat eseri havasını verecek şekilde dizayn edilmiş. Burada, mevcut kapıların orjinal görünümlerinin fotoğraflarını çekmelisiniz.
Daha önce dediğim gibi, buradaki insanlar farklı dinlerden ve farklı ırklardan olmalarına rağmen, birlikte yaşıyorlar. Bir semtten bir başka semte geçişi algılamak için en büyük gösterge, çeşme bulunması. Çeşme yanında ise, hamam, fırın, okul, medrese de bulunabilmekte. Şehir, önce mahalle mahalle kuruluyor ve daha sonra surlarla çevriliyor.
Yürümeye devam ediyoruz. Bazı sokakların üzerinin kapalı olduğunu görüp, buraların yaşam yeri olan evlerin bölümleri olduğunu anlıyoruz. Bazı sokaklarda, çocuklar oyun oynuyor. Derken, karşımıza bir ev çıkıyor. Duvarında, göze batan bir yazı var. 1949 yılında, ünlü oyuncu Orson Welles, Othello filmini çevirecek. Ama, filim için liman lazım, sur lazım, ışık lazım. Çok yer uyabiliyor ama elemeler sonucu, yanlızca Kıbrıs ve bu şehir kalıyor. Piyango bu şehre vuruyor ve filim burada çekiliyor. Çekilen filim 1952 yılında, Fransada Cannes Filim Festivalinde, en büyük ödülü alınca, doğal olarak, bu şehrin de popülitesi artıyor. Bu mekan; duvarında yazı olan mekan, Orson Welles tarafından, bir süre yaşanılan ve işletilen bir mekan.
Evet, gezmeye devam. Bölgenin en büyük özelliklerinden birinin üretildiği ve satıldığı dükkanlara geliyoruz. Dükkana girince, güzel bir koku sizi karşılıyor. Bu koku; sanki ilkokul yıllarımızda, hani ağaç kurşun kalemlerimiz olurda, onları açtığımızda, bir koku çıkardı ya, aynısı işte burada. Evet; ardıç ağacı ve onun kokuku. Bu bölgede, bol miktarda bulunan ardıç ağacından üretilen ahşap binlerce obje çok meşhur. Her türlü obje üretilmiş. O kadar güzeller ki, bazen büyük boyutlu olarak üretilen ve güzelliklerine bayılacağınız obje gördüğünüzde, sırf ülkeye getirememe nedeniyle, üzülerek yanından ayrılmak zorunda kalıyorsunuz. Ama, yinede, ardıç ağacından yapılmış, birçok ahşap obje bulma şansınız var. Beğeninize göre, bir veya birkaç hediyelik veya hatıra tercih edebilirsiniz.
Öğlen, buradaki dar sokaklardaki restoranlarda, mutlaka balık ağırlıklı menüden tadın. Önce, muhteşem güzel bir salata getiriyorlar. Sonra birkaç cins ( dil, sardalya, ıstakoz vs.gibi)deniz ürününden oluşan karışık tabak. Gerçekten tadına doymak mümkün değil, mutlaka deneyin, fiyatlar makul.
Zaman ilerledikçe, geniş bir caddeden yürüyerek festival meydanına çıkıyorsunuz. Bu yürüyüş sırasında; caddenin kenarlarında bulunan; meyva sebze halleri, et satışı yapılan halleri göreceksiniz. Özellikle, et satışı yapılan hallerde, tavuklar canlı canlı bulunduruluyor, tavuk istediğinizde kesilip, temizlenip isteyene sunuluyor. Meyva sebze hallerine de girin. Hoş bunlar, çok kalabalık ve nisbeten döküntü dükkanlar, ama satılanları görebilmek açısından girmekte yarar var. Evet, caddede yürümeye devam ettiğinizde, sağlı sollu dükkanları geride bırakıyor ve festival meydanına çıkıyorsunuz. Meydanın her iki yanında, cafeler var. Biraz dinlenmek ve manzaranın güzelliğini izlemek için mola verilebilir. Bu cafelerde, mola verirseniz, dondurma yemeyi düşünün. Enfes. Evet, yorgunluğunuzu da giderdikten sonra, festival meydanından yürümeye devam edin, kale kapısından çıkın ve liman. Liman denince, daha önce belittiğim gibi, sabah kıyı çizgisinden uzakta olan denizin sularının, kıyı çizgisine ulaştığını görecek ve şaşıracaksınız. Limanın yan kısımları tamamen deniz suları ile dolmuş, yörenin çocukları denize atlıyorlar.
Evet; Essaouıra şehrinden erken ayrılmak gerekecek, hani daha önce söylediğim gibi dönüş yolunda trafik sıkıntısı olabilir. Aracınıza bindiğinizde, bu uçsuz bucaksız kumsalda yürüyen insanları göreceksiniz, ayrıca, liman bölgesinde park edilmiş birçok karavan görüp, bu güzellikleri yaşayanlara imreneceksiniz.
Evet; tur ile gitti iseniz, Essaouıra şehri gezisi ekstra ise; bu anlattıklarımı değerlendirerek, sanırım tura katılıp katılmama konusunda karar vermeniz daha kolay olucak. Bu şehir; sessiz, sakin, alışveriş imkanları var, okyanusu seyretmek ayrı bir keyf. Ama; derseniz ki, Casablancada da okyanus seyretme imkanı var, hele alışveriş her şehirde mümkün. Gidip gitmemeye değermi, tercih sizin, yazılanları okuduğunuzda, zaten sanırım fikir sahibi olucak ve tercihinizi yönlendirme şansınız gündeme gelecektir. Zamanınız ve paranız varsa (60 euro) gidin,

Fas, Merrakech Şehri

11.689 kişi okudu!

CASABLANCA-MERRAKECH ARASINDAKİ ULAŞIM:
Casablanca ile Merrakech şehirleri arasındaki yol: otoban. Güzel bir yol ama sürücüler hızlı ve biraz çılgınca araç kullanıyor. Bu otoyol üzerinde, maalesef bir veya iki istasyondan başkaca, duracak yer yok. Zaten; bu istasyonda, öyle herşeyi bulabileceğiniz bir düzen yok. Yanlızca; tuvalet ihtiyacını karşılayabilirsiniz. Bunun yanında: bir kaç parça, yiyecek ve içecek bulmak da mümkün. Evet; daha öncede yazdığım gibi, yanınızda sürekli bozuk para bulundurmanız gerek. Çünkü; tuvaletler tüm ülkede ücretli ama bunun yanında pis. Neyse, uçaktan inince, o yorgunluğun üzerine, üç saat karayolu inanın çekilmiyor. Aslında; Casablanca ile Merrakech arasında, iç hatlar ile de uçuş yapılabilir. Ama; fiyatlar yüksek. Tur firmaları, bu aradaki mesafeyi karayolu ile geçmeyi tercih ediyorlar. Özellikle; karanlıkta bu yolu gitmek, inanın çok zor çekiliyor, çünkü hiçbir yeri yani çevreyi görme şansınız da yok.

MERRAKECH ŞEHRİ HAKKINDA GENEL:
Bu şehrin kelime anlamı: ” kalma git”. Ayrıca: ” güneyin incisi ve mücevheri ” gibi isimlerde, buraya yakıştırılmış. Kızıl şehir diye de anılıyor. Yapıların, bir kısmı ve özellikle surlar; kızıl renk ve tonlarında.
Meraklıları için; şehirde iki tane casino yani kumarhane var. Sadi otel ve Revamunya otelde. Şehrin ana bulvarı üzerindeki yaya kaldırımlarında; bol miktarda turunç ağacı ve meyvası görebilirsiniz. Bunlar; mandalina değil, portakal değil. İkisinin de anası. Şehir süslemelerinin bir parçası olarak dikilmiş. Koparmamak gerek, çünkü: yenmesi mümkün değil. Tadı; ekşi ve acımtırak. Bunlardan yanlızca reçel yapılıyor. Reçel yaparken bile, acı ve ekşimsi tadı dengelemek için normal reçele göre, üç kat şeker ilave etmek gerekiyor.Şehrin, bugünkü nüfusu: 1.5 milyon civarında. Bu şehir: aynı zamanda, hem karmaşayı ve hem de sakinliği bir arada yaşayabileceğiniz ortamlar sunuyor.
Atlas dağlarının eteğinde, verimli bir vahada kurulmuş. Bu dağlar; bir sıra şeklinde, ufukta sürekli görülmekte. Şehirdeki ısı, 30 derece civarında bile olsa, bu dağların üzerinde karlı zirveler görmek mümkün. Ama, çoğunlukla, havanın kötü olması ve sis, bu muhteşem görüntüyü engelliyor, umarım kaldığınız sürede, bu dağları izleme fırsatınız olur, uzaktan da olsa görebilmek, muhteşem.
Şehir; eski ve yeni şehir olarak ikiye ayrılıyor. Bu, eski ve yeninin büyüleyici ortamından dolayı, şehire, “Ağa Han” uluslararası mimarlık ödülü verilmiş. Eski şehirde: büyüleyici yapılar, camiler, saraylar, dar sokaklar ve bu dar sokaklarda bulunan küçük el işi atölyeleri var. Yeni şehirde ise; modern yapılar, yüksek binalar, lüks cafeteryalar var. Zaten; Avrupa sosyetesinin çok sevdiği bir şehir. İnanılmaz evler, malikhaneler görmeniz mümkün.
Bu şehirde gezmenin en güzel yolu: kendinizi dar ara sokaklara atıp kaybolmak. İnsanlar; fevri değil. Güvenlik problemi yaşanmıyor. Buranın insanı, paraya değer veriyor ama kesinlikle fevri ve kavgacı yapılı değil. Evet, bazı sokaklar o kadar dar ki, üç kişi bile yan yana yürümesi mümkün olmuyor. Ama kendinizi kuytuda veya sıkıntıda hissetmiyorsunuz, çünkü: çevredeki yapılar yüksek değil, yani bu dar sokaklar havadar. Tek sıkıntı; bir eşek, bir at arabası geldiğinde veya bir motorsiklet geldiğinde (bunlar çok miktarda, sık sık geliyor) kendinizi en yakın duvar dibine veya dükkana atmanız gerekmesi. Aksi halde; çarpmamaları mümkün değil diye düşünüyorsunuz, ama bir yandan da, bu insanlar, buranın kalabalığına, sokakların darlığına ve kullandıkları at olsun, eşek olsun, motorsiklet olsun, iyice alışmışlar ve çevik, atik bir şekilde kullanıyorlar, asla çarpmıyorlar.

TARİHSEL SÜREÇ:
Kuzey Afrika; oldum olası, büyük güçlerin hep dikkatini çekmiş. Çünkü: ister istemez, Akdenize sahil şeridi olan bir kıta. Romalılar, bunun belli bir tarafını tüketmişler. Araplar ise, başka bir kısmını tüketmiş. Akdenizin en büyük doğal limanı; Tunus’taki Kartaca. Kartaca; MÖ.146 yılında, Romalılar tarafından yok edilmiş. Güney Akdenizde; Kartaca benzeri, başkaca bir doğal liman yok. Ama: Fas, Cebelitarık boğazı üzerinden İspanya ile o kadar yakın ki (14 km.); Tanca şehri taraflarında, zamanla yeni liman noktaları oluşturulmuş. Binlerce yıl sonra, Osmanlının, Fas ile ilgilenmesinin sebebi de, bu liman noktaları. Hem ticaret, hem askeri açıdan önemli. Her ne kadar, bölgeye Romalılar geldi ise de, bunlar pek fazla aşağılara inmemişler.
Hatırlarsanız; “Simyacı” isimli bir roman vardı. Bu romanı okuyanlar; bu romanda yazılı bir kısım bölümü, belkide anlayamamışlardı. Örneğin; orada “morlardan” sözedilir. Buraları gördükten sonra; bu romanda yazılı ve muallakta kalan bölümleri anlamak, daha bir kolay oluyor. Morlar, bugün Fas’ın güneyinde, bugünkü Moritanya’da yazayan insanlar. Ama; bir zamanlar, buralarda bulunmuşlar. Bugün; her ne kadar arap ülkesi olsa da, o zamanki yerli nüfus, bugünkü bütün Fas’a hakim imiş ve Romalılar ile çok sıkı ilişkiler kurmuşlar.
Zaten; Romanın ezici askeri üstünlüğü karşısında hiç kimsenin dayanması mümkün değil. Romalılarda, buraları ele geçirince, vali bırakıp, yerel halktan aldıkları kendi yandaşları yöneticiler ile ülkeyi yönetmişler. Daha sonra, Roma, doğu ve batı olarak ikiye ayrılınca, Tunus’taki askeri güçler Bizansa kalmış. Sonra; İslamiyet doğunca, Araplar, çok kısa bir sürede (5 yıl) kuzey Afrikanın Tunus’a kadar olan bölümlerini ele geçirmişler. Tunusta; Bizans direnişi olmuş. Tunusun araplar tarafından alınması, İstanbul’un Türkler tarafından alınmasına benzer. Ancak; sekizinci kuşatmada ve 35 yıllık sürenin bitiminde, Tunus, araplar tarafından ele geçirilir. Orası düştükten sonra, bugünkü Cezayir ve Fas’ta düşer. Araplar, o arazileri ele geçirirler ve Okyonusa gelirler ve okyanus kıyısına dayanınca; ” Bu deniz olmasaydı,bu dini bütün dünyaya yayardık” derler. Daha batıya gidemedikleri için, kuzeye çıkarlar. İspanya’da meşhur endülüs akımı, kültürü doğar. Medeniyet denilemez, sonuçta arap kökenlidir, özellikle Fas kökenle.
Tabii bu durum, kısa sürede olan bir olgu değil. Fas’ı ele geçirmek, Fas’tan çıkıp endülüsü kurmak, aradan 500 sene geçer. Araplar, buraya gelince, yerli toplumlar ile kaynaşırlar. Yerli toplamlarda: berberi denen toplum. Roma döneminde burada yaşayan morlar ise, güneye çekilirler. Buralarda, dağlık bölgelerde, belli noktalarda berberiler kalır. Berberiler kimdir? Bunların kim olduklarını söylemek çok zor. Bunlar; tarihte, adı konmuş ilk insan topluluğudur. Anadolu’da, örneğin Karain mağarasına gidersiniz, MÖ.10 binli yıllardan kalma bu bölgede, Karain denilen bir yer adı vardır. Ama orada yaşayan insanların adı yoktur. Onlara; genel anlamı ile, neolitik denir. Orda kalır. Ama, berberi denen toplum yapısı; MÖ.10 lere dayanır ve bir adı vardır; onlara berberi denir. Adı konmuş bir toplumdur bunlar.
Berberiler bu bölgeye Yemen’den gelirler. Ama, Yemen’e nereden geldikleri meçhul. Göçebe hayatı sürdürmüşlerdir. Göçebe; sürekli göçmüş, belli bir şehir kurmamıştır ki, o şehir veya o bölge bugün kazılsın ve onların geçmiş kültürlerini ifade edebilecek herhangi bir kalıntı çıkarılabilsin. Göçebe yaşam sürdürdükleri için, böyle bir olanak yok.
Berberiler ile birlikte, bölgeye hiristiyanlar gelir. Yahudilik gelir ama pek itibar görmez. Zaten, araplar topyekün bütün bölge halkını müslümanlaştırır. Ancak; 789 yılında; Peygamber torunu, I.İdris bölgeye gelir. İdrisin, buraya gelmesinin nedeni; onunla beraber doğan dini mezhebin varlığıdır. Bunlar; harici mezhebi. Bunun anlamı ise: çıkanlar, gidenler. Bunları; Şiilik veya Alevilik ile karıştırmamak gerek. Neden? Çünkü; halifelik kavgasında, 1 nci İdris kaybeder ve oralardan, Bağdat şehrinden kalkıp, buralara gelir. Burada ise; dönemin en büyük kabilesinin reisinin kızı ile evlenir. Bir süre sonra ise ölür. Eşi hamile. Doğan çocuğa; 2 nci İdris adı verilir. Baba, 1 nci İdris, 789 yılında ülkeyi kurar. Oğul, 2 nci İdris ise, 809 yılında Fes Şehrini kurar.
Ulaşabildiği tüm kabileleri müslümanlaştırır. Bir süre sonra; müslümanlaştırılan kabileler, Fes şehrine yerleşmiş arapların, öğrettikleri din ile yaşadıkları hayat arasında büyük uçurumlar olduğunu görürler. Bunların yaptıkları tek şeyin; vergi almak olduğunu düşünürler. Bunun üzerine; göçebeler arasında ayaklanmalar başlar. Bunlar; her ayaklanmada; Sahra Çölünü (2000 km.) geçerek, başkente, yani Fes şehrine ulaşmak durumunda kalırlar. Başkente ulaşmak, orada çatışmak, yöneticileri değiştirmek, tüm bunlar zor gelir. Bunun üzerine; başka bir başkent kurma fikri ağır basar ve 1062 yılında, Merrakech şehrini kurarlar.
İkinci başkent kurulduktan sonra; yabancı devletler tarafından da, Merrakech şehri muhatap alınmaya başlanır. Bu dönemde; Merrakech şehrinde: sıra ile dört hanedan yaşar. İlk üç hanedan: 150 şer yıl ve toplamda 450 yıl hüküm sürerler. Bu süre, çok güzel geçer. Ancak; zamanla, endülüsün kaybedilmesi ve oradaki nüfusun buralara göçmesi sonucu; belli bir dağınıklık yaşanır. Sıradan insanlar bölgeye gelip yerleşirler. Bunlar gelirken, yanlarında veba hastalığını da getirirler. Veba; her girdiği toplumda, orada yaşayanların, genç-yaşlı, kadın-erkek ayırımı yapmadan yarısını yani yüzde ellisini öldürür. Veba sonucu; Merrakech şehrinde, Saadi Hanedanlığından, tahta geçecek varis dahi kalmaz.
1650 li yıllarda; Suudi Arabistan’dan, güney Sahrayı takip ederek, Fas’In güney bölgesine bir kabile gelir. Geldikleri dönem, Fas’ın anarşi içinde bulunduğu bir dönem. Veba, ülkeye girmiş ve insanları telef etmiş. Kabileler toplanıp, bu yeni gelen kabileye teklifte bulunurlar, çünkü bunların peygamber torunu soyundan olduklarına inanılır. ” Siz peygamber torunusunuz, bizim başımıza geçin, bizi toparlayın”. Yeni gelen kabile, yaklaşık 13 yıl, bu tekliflere direnir ve kabul etmez. “Bizim devlet işi ile ilgimiz olmaz”, derler. Ancak, bir süre sonra baskılara dayanamazlar ve teklifleri kabul edip, tahta geçmek zorunda kalırlar. O günden, bu güne tahtta en fazla kalan (400 yıl) aile, bunlardır. Bilindiği gibi; taht babadan oğula, oğul yoksa kardeşe geçer. Bazen kardeş bulunmaz ise, yeğene geçer.
Osmanlılar; Fas’ta tam bir egemenlik kurmuşlar denilemez. Yerel yöneticilerin istekleri üzerine, birkaç kez Osmanlı güçleri, Fas’a girmiş, ancak liman ve para yani yeni vergiler üzerine yapılan andlaşmalardan sonra, Fas’tan ayrılmışlar. Yoksa; uzun süreli bir egemenlik sözkonusu değil. Neden? Bilinmez.
Devlet; 1912 yılına kadar, başarılı şekilde yönetilir. Bu dönemde; Osmanlı Fas’a hiç gelmez. Niye? Çünkü: dönemin galip devletleri olan İngiliz ve Fransızlar, dünyanın çoğu yerinde olduğu gibi, bu bölgeyi de paylaşırlar. Fransa, 1912 yılında, Fas’a el koyar, ama ” sizin korunmaya ihtiyacınız var” diyerek el koyar ve bu doğrultuda bir andlaşma imzalanır. Yani: işin adı, himaye olur, sömürgecilik değil. 44 sene süren bir himaye.
Sonuçta, Fransızların; burdan giderken, yaka silkerek gittikleri rivayet edilir. Özellikle; Cezayir’den çıkarken, geride 1.5 milyon ölü insan bırakan Fransa, Fas’ı terk ederken, tek bir kurşun dahi atılmamış.

ŞEHİR GEZİ PLANI:
Araç ile; otelinizden ayrılıp; sağlı-sollu otellerin bulunduğu yollardan bir süre ilerledikten sonra, Kral 6 ncı Muhammed ( günümüz Fas kralıdır) bulvarından geçip, bir meydana geleceksiniz. Yol boyunca; havuzlar ve bulvar ortasındaki bölümdeki güllerin yoğunluğu, sizdeki, bir çöl ülkesinde bulunduğunuz fikrini zedeleyecek görüntüler. Bulvar boyunca; silme gül var.
Sol yanınızda, ufuk çizgisinde, Atlas Dağlarını görmek mümkün. Aslında; hava şartları ve genelde sis nedeniyle, bu dağları pek net görmek mümkün olmuyor, şansınız varsa, hava sıcaklığı ne olursa olsun, zirveleri sürekli karlı, bu sıra sıra dağları görmeniz mümkün olur. Evet, solunuzda, muhteşem bir görüntü, ufuk çizgisinde,, zirveleri karlı Atlas dağları. Meydana varınca, araçtan iniyorsunuz.

MANERA BAHÇELERİ:
Meydanda bir kapıdan giriş ve sonra yaklaşık 300 metrelik bir yol. Bu yolda ilerlerken, sağ ve solunuzda zeytin ağaçları. Arkanızda; caddenin tam ortasında yükselen bir minare, koutubiye camiinin minaresi. Sol yanınızda, ufuk çizgisinde atlas dağları.
Yolda ilerledikten sonra, önünüze büyükçe bir havuz geliyor. Bulanık suları olan, sularına ekmek atıldığında görülen balıkların bulunduğu bir havuz. Sağ yanında, boş tirübünler. Sol yanında, küçük bir mermer yapı. Diğer yanlar, boş.
Fas’lı; ne yaparsa yapsın, çoğu konularda başarılı olmuş. Başarısız oldukları tek ve başlıca örnek ise; işte, tam burada. Bu havuzun bulunduğu bölümde, akşamları, bir zamanlar ses ve ışık gösterisi yapılıyormuş. Derinliği yaklaşık, 3 metre olan havuzun suyu üzerinde, iskeleler varmış. Ama, bu gösteri; izleyenler tarafından hiç tutulmamış. İptal edilmiş, tirübünler de zamanla bulundukları yerden kaldırılacakmış. Bu havuz; eski dönemlerde ise, aynı zamanda, denizle pek ilgisi olmayan göçebe çöl toplumu olan Fas’lının, suya yatkınlığını sağlamak amacı ile kullanılmış. Yani; yöre halkına: yüzme, denizcilik gibi alışkanlıklar kazandırılmaya çalışılmış.
Bahçenin tamamı; 440 dönüm. Zeytin ağaçları, yaklaşık 200 yıllık. Bahçeye dikkat ettiğinizde; zeytin ağaçlarının, bahçe düzeninde dikildiğini göreceksiniz. Yani; 200 yıl önce, Fas’lı, bahçe düzenine göre zeytin ağacı dikmiş. Bu ağaçlar arasında, traktör ile dolaşmak mümkün. Ege bölgemizdeki, gelişigüzel dikilmiş zeytin ağaçlarını ve zeytinliklerini düşünmemek elde değil.

Evet; gezimize devam ediyoruz. Surların içine giricez. İstanbul ile bir paralellik düşünülürse, sur içi, tarihi yarımada gibi. Surlar; kerpiçten ve akşamları çok güzel ışıklandırılıyor. Tamamen, kızıl bir renk hakim. Delikler; kerpiçin, sıcak ve kuru havada çatlamaması için yapılmış. İlerlerken, sağ yanınızda, bir şantiye göreceksiniz. Burası; Fas’ın en meşhur oteli. Revamunya otel. Dünya sıralamasında, halen dünyanın en muhteşem beşinci oteli. Ama; yine de, bu derece yeterli gelmemiş, en iyi ilk dörde girmek için otel tadilatta.
” Fas, ucuz turist isteyen bir ülke değil, paralı ve lüks tüketime yönelik turizmi tercih etmiş bir ülke” Bu sözleri umarım duyacaksınız. Ama duyduğunuz andaki hislerinize sakın kapılmayın, birde Fas’ı yaşadıktan sonra, bu sözleri değerlendirin. Açlıktan, adım başı dilenciler tarafından yolunuz kesilen bir ülkede, nasıl lüks tüketim, nasıl zengin turist. Kesinlikle; bu sözleri sizlere söyleyenlerin, bazı şeyleri daha mantıklı düşünmeleri gerektiği kesin.
Evet; Koutobıa camiinin önünde, araçtan iniyoruz. Yaklaşık; araçla 5 dakika, yürüyerek yarım saatlik bir mesafe.

KOUTOBIA CAMİİ:
Kelima anlamı; kütüphane, kitap. Bu cami; şehrin simgesi. 1120 yılında inşa edilmiş. Minaresi: 77 metre. 1993 yılında, II.Hasan Camii, inşa edilinceye kadar, Fas’ın ve tüm arap dünyasının, en yüksek minaresi. Özellikle; minaresi ve dört duvarla çevrili bahçesi görülmeye değer. Tarihi yapı olması nedeniyle, her zaman ibadete açık değil. Gittiğinizde, içeriye girebilmek için, şansınızı denemekten başka çare yok. Daha önce anlatmıştım. Fay hattı üzerinde olmamasına rağmen; 1700 lü yıllarda, fay hattı üzerindeki Portekizin Porta şehrinin tamamen yıkıldığı depremde, Merrakech şehri de yıkılmış. Bunun üzerine, özellikle camilerin minarelerinin yapımında, arap mimarlar, minarenin boyunun beşte biri oranında, taban boyu yapmak gibi bir mimari deha ortaya çıkarmışlar. Bu durumdaki minareler, her türlü yer sarsıntısına dayanabiliyormuş.
Buranın başka bir özelliği ise; bu cami yapılmadan önce, burada başka bir hanedan tarafından yapılmakta olan cami; kıblesinin yanlış olduğu bahane edilerek, yapımı engellenmiş ve temellerinin üstü kapatılmış. Yeni yani bugünkü cami, temelleri kapatılan bu cami inşaatının üstüne yapılmış. Dolayısı ile; caminin önündeki boşluk alan; normal zeminden yüksekte. Çünkü; altta bir önceki caminin toprakla doldurulan temelleri varmış.

Evet, devam ediyoruz. Şimdi sırada, Bahia Sarayı. Bu saray da, sur içinde.

BAHİA SARAYI:
Derler ki: ” Fas’ta saray gezemezsiniz, sarayların hiçbiri müze değildir”. Evet, saray gezemezsiniz, ama riyat gezersiniz. Riyat: ” dar ev” kelimesinin çoğuludur.
Bahia konağı, evi, ev kompleksi. 1880 li yılların sonunda inşa edilir. 1902 yılına kadar; Adalet ve Maliye Bakanlığı yapmış olan bakanlar tarafından kullanılır. Arap kültüründe, özellikle Fas’ta, Fas’ı kuran ailelerin çok köklü aileler olması nedeniyle, bakanlıklar bile, yüzyıllarca, babadan oğula, abiden kardeşe geçen mevkiler olmuştur. Buranın inşaatını yaptıran, Ahmet adında bir vezir. Ama, Ahmed’e Ahmet denilmiyor, adının başına “ba” takısı takılıyor. Sebebi; hizmet ettiği sultan ölünce, yerine sultanın genç yaşındaki oğlu geçer. Yaşı: 11. 11 yaşındaki çocuğa eşlik eden vezir, babalık yapmış olur bir nebze. Bu yüzden, ona baba Ahmet adı takılır ve ba Ahmet diye hitap edilir. Ahmet ölünce yerine kardeşi geçer. Taki, 1912 yılında, Fransızlar buraları işgal edene kadar, bu konakta yaşarlar. İşgalden sonra ise; şehirde valilik yapacak olan Fransız general, burayı üs olarak kullanmaya başlar.
Yapı; ülkemizde, Diyarbakır’a gitmiş olanlar belki görmüş olabilirler. Diyarbakır’da; şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın evi vardır. Girersiniz; bir avlu, buna yaşam alanı denir. Bunun dört tarafı, duvarlarla çevrilidir. Genelde; dışarıya hiçbir zaman pencere açılmaz. Pencerelerin tümü, avluya bakar. O yüzden avluya, yaşam alanı denir. Yazlık, kışlık ve baharlık kanatlar yanında, dördüncü olarak kiler kanadı bulunur. İşte; Bahia sarayının yerleşim düzeni, bu örneğe uygundur.
İşgal bitip, Fransızlar gittikten sonra; ören yeri olarak halka açılır. Ama; Fransızlar, giderken, sarayın içinde ne var ne yoksa alıp götürürler. Ellerinden gelse, sarayı da tekerlek takıp götürürler diye düşünmemek elde değil. Çünkü; tamamen boşaltmışlar, hiç bir şey kalmamış.
Evet; sarayı gezmeye başlıyoruz. Hatırlarsanız; saraya girerken, yol üzerinde bir kaldırımdan geçtik. O yol; şehirde Medina ile Medinanın içindeki mallah mahallesini ayıran yol. Mellah mahallesinde yahudiler yaşıyor. Aynı ve benzer toplumlarda bile, bir arada yaşayan insanlar, binbir sebepten dolayı kavga edip mahkemelik olabiliyorlar. Düşünün ki, aynı yerde yaşayan, iki farklı toplum, onları yanlızca bir yol ayırıyor birbirlerinden. Yani, iç içe girmiş halde yaşamayı öğrenmişler. Ve, ilginç olanı şu ki; bu iki toplumu ayıran yol üzerinde, Bahia sarayı, yani adalet bakanlığı. İki toplumun kesiştiği noktaya yapılmış.
İlk yer; duruşma için bekleme avlusu, sonra duruşma avlusu. Saray; toplam 45 dönüm araziye kurulu. Ziyaretçiler için açık olmayan bölümlerde, hala ikamet edenler var.
Avluda göze çarpan bitkiler, ağaçlar göreceksiniz. Dünyada: bahçecilik sanatında, İngiliz ve Fransız bahçeciliği konuşulur ve tartışılır. Ama, bunlara esin kaynağı olmuş endülüs bahçeciliği var. Burada: endülüs bahçeciliğinin çok küçük bir örneğini görmek mümkün. Bunlardan, yani bu tür minik bahçelerden şehirde yaklaşık 20 bin civarında bulunduğu söyleniyor.
Bitkiler dışında, yerde ne var? Yerde: ne çini, ne mozaik, ne fayans olan, yanlızca Fas’a has, Fas sanatçılarının dünyaya ihraç ettikleri, zelli denen, pişirilmiş, boyanmış, sırlanmış toprak parçaları var. Toprak parçaları kesilmiş, boyanmış ve yerleştirilmiş. Bunların hiçbiri, doğrudan monte edilmez, görülen cepheye, hepsi yerde ve tersten birleştirilerek, üzerine derz dökülerek ve yapıştırılarak, duvara monte edilir. Hepsi; tek tek, elle, hatta keserlerle kesilir. Makina, kalıp yok. Çok zengin bir sanattır. Bunu algılayabilmek için, gözün alışması gerekir. Göz alıştıktan sonra, daha kolay görülür. Gözün alışması için ise, çok zaman ister. Güzel şekil denen olay bile, gözün alıştığı standartlıklardaki güzelliktir.
Bütün iç mekanı kaplayan, 155 in üzerinde, ahşap şerit var. Derinlik hissi vermesi açısından önemli. Onun üzerinde alçı var. Kartonpiyer değil. Ahşap bölümler ise: sedir ağacından. Fas’ta, dünyanın en büyük sedir ormanları mevcut. Sedir, çok dayanıklı bir ağaç. Mısırda, MÖ.2000 li yıllardan kalan, sedir ağacı kalıntılarını günümüzde görmek mümkün.
İşgal yıllarında; Fransızlar üşür ve bunun üzerine, belli noktalara şömine yapılır ve yapının orjinalliği yer yer bozulur. Ancak: Merrakech şehrinde, asla tüken baca göremessiniz. Çünkü: burada halk, mevsimine göre giyinmeyi iyi bilir. Isınmak için; soba vs. yakılmaz.
İşgal yıllarının bir diğer uygulaması ise, yapının çeşitli bölümlerine ayna yerleştirilmesi. Fas’lı, ayna kullanır. Ama, aynayı asla açık bırakmaz, örter. Neden? Çünkü, aynanın şehvet uyandırıcı olduğunu düşünür. İkincisi ise, aynanın cinler alemine geçişin aracısı olduğuna inanır. Bu yüzden, aynayı örtülü bulundurur.
Gezimize devam ediyoruz. Cariyelerin yaşam bölümündeyiz. Cariye denince, şeri kanunların dört kadın alma hakkı ile ilgili hükümleri hakkında, burada ayrıntılara girmek istemiyorum. Çünkü, böyle bir uygulamanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Burada: üç odanın bulunması, dördüncü cariye için niye oda bulunmaması gibi, birinci cariyenin odasının başka bölümde bulunması, diğer cariyelerin birinci cariyeye hizmet için alındıkları, dünya üzerindeki kadın-erkek oranlarının yüzdesi vb. gibi bir sürü saçma sapan olduğunu düşündüğüm konulara girmek istemiyorum. Sonuçta; burası bir ev kompleksi ve zamanında insanlar yaşamış. Kendi adetleri, gelenek ve göreneklerine göre yaşamış oldukları kadar ne olabilir?
Evet, geziye devam ediyoruz. Odalar, çok basit ve sade. Büyük bir avluya geliyoruz. Burada, tüm saray halkı toplanıp yemek yiyormuş. Bu avlu, aynı zamanda, birçok filme mekan olmuş. Bu avluda çekilen tanıyabileceğiniz filim ise; İngiliz hasta. O filmde, noel kutlaması var. Kadının kocası, noel baba kıyafetinde, askerler, balonlar var. Kadının aşığı ise, hemen içeride, pencereden kadınla konuşuyor, o filmi tekrar seyrederseniz, bu sahnelerin çekildiği bu mekanı hatırlayacaksınız. Doğal ışığa ihtiyaç duyulan tüm filimler, burada çekilmekte.
Cariyeler avlusundan sonra; büyük bir avluya geçiyoruz. Burası, meşhur endülüs bahçeciliğinin en büyük örneği. Greyfurt var, yeni dünya var, palmiye ağacı var. Palmiye ağaçmıdır? Çiçekmidir? Hayır, Palmiye otgillerdendir. Gövdesine bakın, milyonlarca dallaşmış köklerin bir araya gelmesinden ve bunların ağaçlaşmasından oluştuğunu görürsünüz. Bahçenin bu bölümünde, arkada bambu bile görebilirsiniz. Burada; karşıdaki oda da eğitim verilirmiş. Tahtaya tebeşirle yazdıkları ayetleri silmeleri gerektiğinde, beyaz tebeşir tozlarını bir araya toplayıp, özel bir kuyuya dökerlermiş. Günümüzde, Fas Kralının iki çocuğu; halen halkın çocuklarının devam ettikleri okullarda eğitim görmekteymişler. Halka karışmaları açısından, buna çok önem veriliyormuş. Bu bölümde, yine ahşap, yine sedir, yine bol bol motif var. Ama ilave olarak, duvarlardaki şeritlerde, kurandan ayetler yazılı. Bunların çoğu; korunma amaçlı yazılmış ayetler. Nazar duası, akşam yatıp uykuda öldüğünde cennete gitmek için dua, göze gelmemek için dualar. Ülkemizde de, belki görmüşsünüzdür, Anadolu’da bahçe kapılarında hep dualar vardır. Yolculuk duası, bereket duası, karınca duası, nazar duası gibi.
Fas; özellikle arap-islam kültürünün bittiği nokta. İki çeşit aktarım var. Biri: kaynak çok zengin ve kaynaktan uzaklaştıkça azalan aktarım. Diğeri; kaynakta birikimi olan ve her geçtiği kültürden etkilenen, biraz biraz alan ve son noktada zirve yapan aktarım. Zirveye burada ulaşılmıyor. Endülüste ulaşılıyor. Buraya kadar, devşirilen tüm toplum, göçebe. Göçebede ise, sanat pek aranmıyor. Yaşam şartları, doğal koşullar uymuyor. Ama, bunlar endülüse geçince, zirve noktasına ulaşıyorlar. Araplar, endülüsten dönerken, ihtiyaç duymadıkları tüm eşyalarını bırakıyorlar. Bırakılan bu eşyalar, araç ve gereçler ile, İspanyollar kutup yıldızını buluyorlar ve daha nicesini.

Evet: Bahia Sarayı bitti, saraydan çıkıyoruz. Yürümeye devam ederek, Jamaa El Fna Meydanına geçiyoruz.

JAMAA EL FNA MEYDANI:
Koutubıye camiinin hemen yanında, yaklaşık 300 metre. Meydanın her yerinde, caminin minaresini görmek mümkün. Bu minareye göre; yönünüzü ve meydanın yerini tayin edebilirsiniz. Bu meydanın kelime anlamı: kıyamet meydanı. 20 nci yüzyılda, yani yakın zamanlara kadar, bu meydanda, fırankovari yerel yönetimler, idam cezaları infaz ediyorlarmış, bu nedenle bu isimle anılıyor. Diğer adı: ölüler meydanı. Bu meydan; şehrin kalbi. Günümüz Afrikasının, en hareketli şehir meydanı. Fas’ta görülmesi ve gezilmesi gereken yerlerin başında. UNESCO tarafından, milli miraslar listesine alınmış, dünya üzerindeki ender meydanlardan.
Burada; uzun saatler geçirmek için, mutlaka zaman ayırın. Turistler yanında, yerel halkta meydanda. Özellikle; eylence ve yemek için; kızlı-erkekli gurupların buluşma, toplanma yeri.
Meydanın hemen girişinde, çok sayıda fayton var. Muhteşem kötü bir koku. Dayanabilirseniz, yanlarına gidin ve pazarlık yapın. Bir saatlik çevre gezisi için, sizden 350 dirhem ister, yanlızca 200 dirheme gezebilirsiniz. Faytona mutlaka binin, gerçekten keyifli. Ama binmeden önce; faytoncunun oyununa gelmemek için mutlaka pazarlık yapın. Fiyatta anlaşın, faytoncunun herhangi bir alışveriş mekanına gitmek istemesi durumunda, asla kabul etmeyin. Yoksa; kısa bir turdan sonra, fayton bir yere yanaşıyor, faytoncu kolunuzdan tuta tuta sizi bir alışveriş mekanına sokuyor. İçerde; aniden halı-kilim şovu başlıyor. Her ne kadar, satın almak istemediğinizi söyleseniz de, bu şov yaklaşık yarım saatten fazla zamanınızı çalıyor ve satın almadan ayrıldığınızda, arkanızda asık suratlı bir çok insan bırakıyorsunuz. Yani; tabiri caizse, hanutçuluk yapan faytoncu. Ama, bunun yanı sıra, fayton ile gezerken, dar sokaklarda, sıkışık trafikte, bu faytoncuların nasıl muhteşem bir şekilde faytonlarını kullandıklarını görebilirsiniz. Ayrıca; otelinize veya belli bir adrese giderken de, faytondan yararlanabilirsiniz. Şöyleki; otel adres kartını faytoncuya gösterin ve pazarlık yapın. Verdiğiniz rakamı kabul etmez ise, yanından ayrılır gibi yapın, inanın arkanızdan sizin verdiğiniz rakamı kabul ettiğini haykıracaktır, çünkü o kadar çok fayton var ki, boş durmalarının bir anlamının olmadığını mutlaka anlıyorlar. Meydandan, ortalama yarım saat sürecek bir adrese, 40 dirheme rahatlıkla gidebilirsiniz.
Burada; gündüz saatlerinde; meddahlar, yılan oynatıcıları, dövmeciler, hokkabazlar, cambazlar, geleneksel dansçılar gösteri yapıyorlar. Müzik sesi duyduğunuz yere yaklaştığınızda, özel kafeslerinden çıkarılan yılanların, müziğin ritmine uygun olarak hareket ettiklerini göreceksiniz.Halbuki; yılan sağır bir hayvandır. Müzik sesini duymaz, onun yaptığı ritmik hareketler, yanlızca korunma içgüdüsü ile yaptığı hareketlerdir inanın. Yinede, bakın. Bu arada; büyük boyutlu yılanları, boynunuza dolamak isteyenler olacaktır, bunu bilen ve böyle bir durum olmasını istemez iseniz, yılan oynatılan yerlere yaklaşmamanızı tavsiye ediyorum.
Dövmeciler; ellerinde, uçları küt, iğne şırıngaları var, içende ise, uygun kıvama getirilmiş kına. Bir dövmeciye yaklaşıyorsunuz, hani düşünüyorsunuz ki, yaptırmak istediğiniz dövmenin bir kitaptan, şeklini gösteresiniz. Hayır. Nerde? Dövmeci, es kaza, elinizi yakalayınca, başlıyor boyamaya, dövme yapmaya. Tabi, ortaya istemediğiniz bir şekil ve bir süre dövme yapılan elinizi, kolunuzu kullanamama gibi bir durum çıkıyor. Bu nedenle; tedbirli olun, dövme yaptırmak için ya bolca zaman ayırın, yapılan dövmenin kurumasını beklemeniz gerekiyor (muhtemelen 2 saat) ya da, hiç dövme yaptırmayın, zaten yaptıkları şekiller hiçbir şeye benzemiyor. Ama, bu arada dikkat, herhangi bir dövmeciye yaklaştığınızda, elinizi kaparsa, inanın asla bırakmıyor ve başlıyor boyamaya. Sonuçta, elbette para.
Falcılar var. Nasıl baktıklarını bilmiyorum. Ama zaten dil olarak anlaşma şansımız olmadığından, fal baktırmayı pek düşünmedim. Hani deniyor ya, her dilde fala bakanlar var diye.Kesinlikle inanmayın, bırakın her dili, yanlızca arapça ve belki de birazcık fransızca konuşabildiklerini düşünüyorum. Falcı olarak bulunanların tiplerini gördüğünüzde, bana hak vereceksiniz. Falcılar yanında; daha ilginç olanını, büyücüleri göreceksiniz. İnsan vicudunu ifade eden bir bebek, ne yaptığını anlamadığım ama büyücü olduğunu hissettiğim tipler ve çevresinde toplanan insanlar.
Dansçılar var. Yerel ve ilginç rengarenk kıyafetleri içinde, müzik eşliğinde dans ediyorlar. Aman dikkat, elinizdeki fotoğraf makinasını veya video kamerasını onlara çevirir veya doğrultursanız, çekip çekmediğinize bakmadan, koşarak yanınıza geliyor ve ısrarla para istiyorlar ve para almadan asla gitmiyorlar, bu arada kolunuzdan çekiştirmek de cabası. Hadi, rahatsızsınız, şikayet edin, kime? Mecbur, para veriyorsunuz. Kötü olan şu ki, verdiğiniz paranın miktarını beyenmiyorlar yani en az 20-30 dirhem vermeniz şart. Ama; bu şart, içten gelen bir olay değil, mecburiyet. Bu arada; bu durum, bu meydandaki tüm gösteriler ve etkinlikler için geçerli olduğunu söylemeliyim, yani bir yılan göstericisinin gösterisini seyrettiğinizde de, mutlaka para vermeniz gerektiğini sakın unutmayın.
Maymununu yanına alıp gelenler var. Bir maymun, boynunda bir zincir. Yanına yaklaşırsanız veya yanından geçerseniz, maymun hemen omuzunuza veya kucağınıza atlıyor. İster fotoğraf çektirin, isterseniz çektirmeyin, maymunu sevin, yeterki sahibine para verin. Yani ve sanki, zorla para vermeniz gereken durumlar yaratılıyor.
İnternette diğer yazılanları okuyunca ve burada bambaşka şeylerle karşılaşınca şaşırmamak elde değil. Ama gerçekten böyle. Bu muhteşem ve egzotik olduğunu düşündüğünüz meydan, yerel halkın para hırsı yüzünden, turistlerin sürekli rahatsız edildikleri, kolundan tutup çekiştirildikleri, sözle taciz edildikleri, farklı fiyat uygulamaları ile kandırıldıkları bir yer haline gelmiş. Bu durumda, elbette diyeceksiniz ki, niye gideyim bu rezilliği yaşamaya. Her şeye rağmen, buraya kadar geldiniz, gelmedi iseniz, bir eksiklik hissetmeyin, zaten onlar çok zengin turist istiyorlarmış, öyle söyleniyor. Ben bunları yazarken, haberlerde ilginç bir haber vardı. Amerikada, N.York kentinde, başı kapalı, gözünde gözlükleri olan, kimliği ve ismi belirsiz birinin, meydanda, önünde sıraya giren herkeze en az 50 şer olmak üzere, binlerce dolar dağıttığı söyleniyordu. Sanırım, Fas gezinizde de, sizin böyle bir rol üstlenmeniz gerekecek. Yani; bir eliniz cebinizde, sürekli para dağıtmak durumunda kalacaksınız veya kalmanız gerekecek desek sanırım daha doğru olur. Madem, oraya kadar gittiniz, bari cebinizde küçük oranlı paralar bulundurun diyecem, o da sıkıntılı, çünkü küçük para verdiğinizde mutlu olmuyorlar ki. Neyse, tercih sizin.

Evet, akşam olmaya, güneş batmaya başladığında, meydanda başka hummalı bir faaliyet başlıyor. Küçük kamyonetler, at ve eşek arabaları ile taşınan; uzun demir çubuklar, borular, oturma yerleri, ocaklar, lambalar kuruluyor. Güneş battıktan bir süre sonra, ocaklar, ızgaralar yakılıyor ve muhteşem bir duman ve yemek kokusu, gökyüzüne ve meydana egemen oluyor. Hani; Fas’ta tüten baca göremezsiniz denilmişti, ama Fas’ta tüten koca bir meydan göreceksiniz, şaşırmayın. Evet; insanlar akın akın meydana gelmeye başlıyorlar. Turistlerin yanında, muhteşem bir yoğunlukla, yerli halk da buraya geliyor. O kadar kalabalık oluyor ki; ” iğne atsan yere düşmez ” deyimi, sanki burası için söylenmiş diye düşüneceksiniz. Kendinizi, bambaşka bir dünyada hissedeceksiniz.
Evet, başlayın yürümeye, ama tabii yürüyebilirseniz. Açık hava restoranları her yer. Her türlü yiyecek maddesini bulmanız mümkün olan restoranlar var. Başlıyorsunuz, bunların çevresinde, aralarında gezinmeye ve gerçek festival o anda başlıyor. Bir kolunuzdan biri, diğer kolunuzdan başka biri tutup çekiştiriyor, kendi restoranında yemek yemeniz için, önünüze atlayan biri, bir şeyler söyleyip sizi kendi mekanına sokmaya çalışıyor. Hani; derseniz ki, ben bakıp görüp beyenirsem bir yere gireyim, hayır, öyle bir şansınız yok. Bu çekiciler o kadar fazla ki, birinin mıntıkasından ayrıldığınızda, o sizin kolunuzu yani sizi çekiştirmeyi bırakıyor, diğerinin mıntıkasına giriyorsunuz, başlıyor başka biri çekiştirmeye ve anlamadığınız bir şeyler söylemeye. Tam bir festival. O kadar çok ve değişik yemek türü görmeniz mümkün. Değişik kokular hissetmeniz, bu kokuların üzerinize kıyafetlerinize sinmesi mümkün. Cesaret edebilirseniz, oturup tadına da bakabilirsiniz elbette. Örneğin; bir saç kavurma yaptırıp, sırf suyuna banarak bir ekmek bitirebilirsiniz. Her türlü; et ve et ürününü bulmanız mümkün. Oturup; bir koyun kellesini, yanaklarını ayıklayarak, afiyetle yiyebilirsiniz. Veya, bu ülkede bolca bulunan ve alışkanlık haline geldiğini düşündüğüm salyongoz yiyebilirsiniz. Ve hatta; Fas’lı büyük küçük bir çok insanın bu salyangozları afiyetle yediğini görerek, yeyip yememek üzerine arkadaşlarınız ile iddiaya bile girebilirsiniz.
Burada; yörenin meşhur yemekleri, kuskus ve tajin de göreceksiniz. Özellikle: tajin ve kuskusu burada yiyebilirsiniz, ama sonuçta yeterli hijyen olmadığından, tercihi yine de size bırakıyorum. Tajinin; birçok çeşidi var, etin türüne göre: kuzu, koyun, tavuk veya güvercin etinden tajin yiyebilirsiniz. Tajini mutlaka deneyin, bizim damak tadımıza nisbeten uygun. Tandıra benzeyen bir tadı var. Kuskus da yemeniz mümkün. İrmik üzerine yapılan; etli veya sebzeli olarak tercih edebileceğiniz kuskusu, bu ülkede kaldığınız sürede mutlaka deneyin. Bizim damak tadımıza pek uygun olmasa da, ne bilim, belki beyenirsiniz, çünkü Fas’lılar, bunu çok sık ve mutlaka yiyorlar.
Burada; birde şuna dikkat etmenizi önereceğim. Sizi; kendi yemek yerine çekmek isteyenlerin elindeki fiyat listelerine mutlaka iyi bakın. Ayrıca; yemek yerine oturduğunuzda da, size sunulan fiyat listesini iyi inceleyin. Çünkü; yemek bitip, hesabı istediğinizde, çok yüksek ve saçma sapan bir hesap önünüze koyuyorlar. Yani; turistlere ayrı fiyat listesi, yerli halka ayrı fiyat listesi var. Bunlar, bu uygulamaları nerden öğrenmişler, inanın bu uygulamaları görünce elbette hemen itiraz ettim, ama bazı şeyleri hatırlayarak, minik bir gülümsemenin yüzüme yayıldığını hissetmemek elde değil. Evet; masanıza yemek öncesi koydukları, minik tabaklar içindeki, bir-iki çeşit uvertür ve ekmek için bile, hesap istediğinizde, muhteşem bindirme yapmayı asla ihmal etmiyorlar. Sakın ödemeyin, ödemediğiniz takdirde herhangi bir sıkıntı da yaratmıyorlar. Hani denir ya, ” yersen “. Ödersen, ne ala, ödemessen, iyi.
Burası; yerli halkın eylence mekanı. Çünkü; birkaç müzik aleti, sandalyeler daire şeklinde yapılıyor ve ortada başlıyor, canlı müzik ve kısa süre sonra, oynayanlar, kollarından çekiştirilen ve oynamaya davet edilen turistler. Tabii bu davet; kolundan çekiştire çekiştire yapılan bir davet. Yani; sizin inisiyatifinize kalmayan bir davet.
Meydanda; bol miktarda portakal suyu satıcısı göreceksiniz. Hani, bu ülkede portakal bol diye düşünürken, portakal suyunun da ucuz veya ne bilim, uygun fiyatlı olduğunu düşünüyorsunuz değilmi. Hayır. Yanıldınız. Portakal suyu fiyatı, şöyleki bir bardak için yaklaşık 4 TL. ayrıca satıcı içine buz atimmi diyor, evet derseniz, o ne tür sudan yapıldığı belli olmayan birkaç buz taneciği içinde, ilave 3-4 dirhem vermeniz gerekiyor. Sonuçta; gördüğünüz ortamdan o kadar etkileneceksiniz ki, hijyen yani temizlik, korkusu tüm benliğinizde egemen olucak ve belkide, hiç bir yemek veya içecekten tatmadan meydandan kaçar gibi ayrılacaksınız. Bu da değil; bir iki şeyin tadına bakmakta yarar var diye düşünüyorum. Örneğin; temiz olduğunu gözünüze kestirip ve daha da önemlisi, turistlikteki en büyük unsuru kullanıp (yerli halkın en çok yemek yediği yeri tercih edin, çünkü yerli halk iyi ve kaliteli yemeğin bulunduğu yeri tercih eder ve orayı doldurur) bir yere oturabilir ve yine çevrenize bakıp, en çok tercih edilen bir yemek ve içecek cinsini deneyebilirsiniz.
Meydanda; seyyar el arabalarında, çeşitli baharatlardan yapılmış tatlılar ve özel çeşnili çaylar göreceksiniz, deneyebilirsiniz. Ben; zencefil tatlısı ve yanında çayını denedim, güzeldi, deneyin isterseniz.
Bu meydanın hemen kıyısında, güzel bir restoran var. Argana restoran. İki katlı, özellikle üst katından meydanın görüntüsü mükemmel. Ancak, üst katta yanlızca yemek yiyenler, yemek yeme süresince oturabiliyor, alt katta ise içecek servisi var. Burada: portakal suyu veya nane çayı, evet özellikle nane çayı deneyin, muhteşem. Üst katta ise; masaya oturan her kişinin yemek yemesini ister gibi bir huyları var. Yani; iki kişi gidip, bir porsiyon yemek istediğinizde, servis yapmıyorlar. Böyle bir saçmalığı yaşamak mümkün. Meydanda bulunduğunuz süre içinde; bu restoranın tuvaletini de kullanmanız mümkün, herhangi bir sıkıntı yaratmıyorlar. Zaten; başkaca tuvalet de yok.
Birde; sakın unutmayın. Burada; meydanda değil, normal bir restoranda verdiğiniz yemek siparişleri, bazen saatlerce çıkmıyor. Bir yemek siparişi için, muhtemelen 2 saate yakın beklemek gerekiyor. Yemek siparişi verirken, beklemeniz gereken süreyi de sorun, yoksa, bir yemek için zamanınızın büyük bölümünü, bir restoranda oturarak ve bekleyerek, sıkıntı içinde geçirmek mümkün.
Bu kadar kalabalık ve keşmekeş olunca, eksik olmayan ne kalır sizce? Yankesicilik. Aman dikkat, zaten o kadar bol dilenci ve kağıt mendil satan çocuk var ki, şaşacaksınız. Dilenciler ise, internette bazı sitelerde yazıldığı gibi, sakin, oturduğu yerde bekleyen dilenciler değil, hareket halinde, kolunuzdan çekiştiren, sırtınıza tık tık yapan dilenciler, çok rahatsız edici boyutta. Hani, yemek yerlerinin çığırtkanları var ya, onların bulunmadığı demicem, bulunmadıkları yer yok, onlardan fırsat kaldığında, dilenciler başlıyor bu sefer, kolunuzdan çekiştirmeye.
Çok mu kötümserlik, hayır, ben bunları yaşadım, yaşadıklarımı anlatıyorum, abartımı? Asla. Çünkü; sonuçta ben de oraya güzel şeyler yaşamak ve görmek için gittim, bunları yaşayıp görmeyi ben istemedim ki, bunlar oradaki yaşamın bir gerçeği. Herşeye rağmen, giderseniz, mutlu olun, bu sıkıntılar yanında güzel olanı; kesinlikle herhangi bir cinsel taciz olayının asla olmaması. Tüm bu rahatsızlıklar, belli bir boyutta kalıyor, bayanlar için asla cinsel taciz boyutuna vardırmıyorlar. En güzeli bu.

Evet; meydanın gündüz faslını gezdikten sonra; hava kararmadan önce, Souk yani çarşı bölümüne girmeniz gerek. Hava kararana kadar, çarşının sokaklarını gezin ve hava kararınca, yine meydana gelin. Akşam, burada bir başka alem yaratılıyor. Argana restoranın hemen solundaki sokaktan çarşıya girin ve ilerlemeye başlayın. Bir süre ilerledikten sonra, sağa dönün, bir süre böyle ilerledikten sonra, tekrar sağa dönüp, büyük olasılıkla meydana çıkan yola veya sokaklara gireceksiniz. Yok hayır, kaybolursanız da, insanlara meydanı sorun, ya tarif ederler, ya da yerinden kalkıp gösterirler, tabii ücreti karşılığı.

SOUK-MERRAKECH ÇARŞISI:
Meydana açılan yollar ve onların bağlandığı minik sokaklar çok keyfli. Geleneksel özellikleri olan bir yer. Dev bir labirenti andırıyor. Labirent gibi dar sokaklarda kaybolmak mümkün. Buraya girmek çok kolay ama çıkmak zor. Çarşıyı bilen birinin yardımı olmaksızın çıkamazsınız.
Ara sokaklarda; ressamlar ve galeriler göreceksiniz. Bol miktarda: kasnaklarından çıkarılmış, taşınmaya hazır, yörenin özelliklerini ifade eden yağlı boya resimler. Berberi tabloları bunlar. Tercih sizin, beyendiyseniz satın alabilirsiniz. Fiyat? Evet, ben birini beyendim, satıcı 650 dirhem istedi, 150 dirhem teklif ettim, kabul etmedi, arkamı dönüp çıkarken, arkamdan kabul ettiğini söyledi ve resmi aldım. Unutulmaması gereken şu: pazarlığını yaptınız ve satıcı sizin teklif ettiğiniz fiyatı kabul etti. Bu durumda, o malı almak mecburiyetindesiniz. Bu yüzden; beyenmediğiniz malın pazarlığını yapmayın. Fiyatını yüksek bulduğunuz ve yüzde otuzu civarındaki pazarlık payı fiyatını vermeyi uygun bulduğunuz mal için pazarlığa başlayın.
Deri eşyalar, kilimler, vazolar, ahşap objeler, halılar, boyacılar, sele yapanlar, çeşit çeşit geleneksel giyim eşyası satanlar, birçok çeşit ve renk terlikler, gümüş takılar ve objeler, tajin kaplarının minyatür ve gerçek boyutundaki örnekleri, porselen vazo, tabak vs. gibi objeler, terlikler, bastonlar, muhtelif taşlar, baharatlar, meyvalar, incir, hurma ( Fas’ta sakın hurma demeyin, onların dili gereği, “hurma” ahlaksız kadın anlamına gelmekte imiş) vb. gibi, birçok objeyi bulmanız mümkün. Özellikle; belli objeleri satanlar, belli bölgelerde toplanmışlar. Bu yüzden, gezerken buna dikkat ederek, çeşitli ve farklı bölgeleri gezmek gerek. Ayrıca; bir objeyi satın alırken, malum taşıma büyük problem, bunu unutmamak gerek. Çok güzel ve beyendiğiniz porselen bir tabağın, taşınmasının, kırılmadan evinize ulaştırılmasının büyük problem olduğunu unutmamak gerek. Birde, alışverişte şuna dikkat edilmeli; tercih edilen malın ülkemizde bulunup bulunmadığı ve fiyat avantajı olup olmadığı. Ülkemizde bulunabilen bir malı, aynı veya çok yakın bir fiyata, taaa oralardan almanın anlamı varmı, bilemiyorum, tercih sizin. Bunu söyleyince, bazı kişiler, aynı objenin ülkemizde bulunan çeşidi ile, burada satılan çeşidinin farklı olduğu hakkında yorumlar yapmaktan geri kalmıyor. Farklılığının ne olduğu ise, meçhul. Neyse, tercih sizin.
Yinede; alışveriş bölümünde belirttiğim gibi: buradan neler satın alınabilir? Bence; buraya has terlik, ufak bir porselen obje, gümüş takılar, başa takılan rengarenk örülmüş takkeler, belki bir yağlı boya tablo, birçok çeşidi bulunan deri çantalar-cüzdanlar, cins cins ve renk renk şallar, nane çayı demliği ve bardak takımı, belki bir miktar baharat vs.
Meydanın yakın çevresindeki pastanelerde, özellikle, arap kültürüne has tatlılardan, mutlaka tadın. Özellikle; üçgen, muska biçimli tatlıyı deneyin, gerçekten tatlı kültürleri üst düzeyde. Ama, hijyen sıkıntılı, tercih sizin.

TURİSTİK GEZİ OTOBÜSÜ:
Meydanın hemen yanında, Koutubıya camiinin önünden kalkan, üstü açık bir otobüs. Tur fiyatı: 11 euro. Gerek zaman ve gerekse gezi güzergahından hoşnut olmamam nedeniyle tercih etmedim. Atlas dağlarının eteklerindeki agdal bahçelerine kadar giden,kurak topraklar üzerindeki palmiyeleri de görme şansınızın olduğu bir tur. Tercih sizin.

CHEZ ALİ SHOW:
Şehirden yaklaşık yarım saat kadar uzaklıkta, özel olarak bu şov için dizayn edilmiş bir mekanda, çöl ortamında, çadırda verilen bir yemek sonrası, at gösterilerinin yapıldığı bir yer. Bu topraklarda: araplarla beraber yaşayan yerel toplum olan berberiler var. At daha çok berberilerin ata sporu. Kabileler arasındaki sürtüşmeleri, sportif bir yolla çözmek için, at sporu yaratılmış. Her kabileden beş-on erkek veya bayan yarışmacıdan oluşan ekip, bunlar at üzerinde dört nala giderken tüfekle ateş ediyorlar. Tüfeklerin tek ses çıkarması gerek, kolay değil, ekip halinde tek ses çıkarmak zorundalar. Bugün Fas’ta halen 39 tane ekip var. Erkekler ve bayanlar olmak üzere, iki ligde yarışmalar düzenleniyor. Bunlar, bu ülkede çok önemli faaliyetler imiş.
Evet; çadırlarda, yere bağdaş kurularak yenilen çok sıradan bir yemek. Genelde, bu yemek kuskus ve meyva ile geçiştiriliyor. Yemek esnasında: çeşitli berberi kavimlerini ifade eden insanlar, her biri farklı renkte kostümler içinde şarkı söylüyorlar. Aynı kişileri, içeri girdiğiniz andan itibaren, çıkana kadar görebiliyorsunuz. Berberilerin bütün kavimlerinde, farklı dil ve lehçeler konuşulduğundan, farklı etnik sesler duymanız mümkün. Kapıdan girerken; kolunuza giriveren iki kadınla çekilen fotoğraflar ise, yüzünüzdeki şaşkınlık nedeniyle sevimsiz çıkıyor. Yemek esnasında, 20 dirhem karşılığında satın almaz iseniz, gösteriler bittikten sonra, tanesini 5 dirheme satın alabilirsiniz. Evet, yemek bitti. Serin bir gece, sesler ve ışıkların eşliğinde, muhteşem bir atlı şov başlıyor. Atların gösterisi mükemmel. Geniş bir alan etrafında tirübünler var. Bezon zemin üzerinde, akrobasi, develerin gösterisi, atla ateş etme, dansöz, düğün alayı, şarkı söyleyen gurupların selamlama geçişi töreni ve bir saatlik süreyi alan gösteri bitiyor. Gidip gitmemek konusunda tercih sizin, yazılanlar ilginizi çekerse gidebilirsiniz. Yemek pek orjinal değil, belki atların gösterisi ilginizi çekebilir. Fiyatmı, belki biraz yüksek, 60 euro.

SAADİAN TÜRBELERİ:
Merrakeche gidipte, görmeden dönmenin olasılığı yüksek olan bir yer. Belkide, hani dünyanın bir ucuna gidiyoruz, türbe mi görmeye diye düşünenler olabilir. Ama sonuçta, burası da ilginç bir yer. Şöyleki: bunlar anıt mezarlar. 16 ncı yüzyılda, burada hüküm süren Saadin Kralları ve akrabaları için yapılan bu mezarlar, Sultan Mulay İsmail tarafından surlarla çevrilmiş. Bütün; Saadin Hanedanlığına ait kalıntıları yok etmek isteyen ve yok eden Sultan İsmail, burası özel bir kraliyet mezarlığı olduğundan, saygısızlık etmemek için, yok edememiş ama etrafını surlarla çevreliyerek, burayı gözden saklamayı düşünmüş. Dar bir yoldan ulaşılan mezarlığın üzeri, geometrik desenli taşlarla kaplı. İki tane mermer mozole var. Erkekler ve kadınlar ayrı yerlere defnedilmiş. Burada bir palmiye ağacı var ve çok orjinal. Şöyleki, metrelerce uzayıp giden tek kökte,beş gövdeyi bir arada barındırıyor.

Evet, tüm bunların dışında, bu şehirde yeterli zamanınız kalırsa, yeni şehir bölümünü de gezmelisiniz. Ama, yeni şehir bölümü; her modern ülke ve şehirde görülebilecek manzaraları barındırıyor. Yani, büyük giyim mağazaları, restoranlar var. Yemek konusunda tercih ederseniz: fasfood restoranları da yeni şehir bölümünde. Surun dışında, yürüyerek yarım saatlik mesafede. Siz, yine de, zamanınız olduğunda, mutlaka sur içindeki meydana gidin, çarşıda gezinin. Ama, dedim ya, bir nebze de olsa sıkılacak ve isyan edeceksiniz, ama buraya geldiğinize göre, bunları yaşamanız gerek.

Şunu unutmamak gerek. Burası yabancı bir ülke, yabancı bir dil. Fransızca veya arapça bilmiyorsanız, işiniz gerçekten zor. Sanki; devlet, otorite yok gibi. Bu meydanda, her an binlerce kişi var, ama faytoncuların arka bölümünde, yanlızca iki veya üç polis veya resmi giysili görevli görmeniz mümkün. Dolayısı ile; başınıza bir şey gelmesine tahammül edecek durumunuz yok, derdinizi anlatacak kimse yok. Bu nedenle; gerçekten dikkatli olmakta yarar var.

Fas, Şehirlerin Rengi

3.209 kişi okudu!

Fas’ta; her şehrin rengi olduğu söylenir. Görmeden önce, daha muhteşem bir renk cümbüşü izleyeceğimi umuyordum ama yanılmışım. Evet, aslında şehirlerde hakim renkler var, ama bu renkler tüm şehre hakim, muhteşem bir renk cümbüşü yaratmaktan uzak. Örneğin: Merrakech şehrinin renginin kızıl olduğu söyleniyor, evet, eski şehir olarak adlandırılan Medinanın etrafındaki surlar kızıl renkli, ama yanlızca surlar kızıl renkli. Yani; binaların-yapıların tümü kızıl renkli değil. Casablanca şehrinin renginin beyaz olduğu söylenir. Evet, beyaz renk hakim, ama garip bir beyaz, kirli beyaz. Essaouıra şehrinin hakim renkleri ise, beyaz ve mavi. Şehirleri anlatırken, renk konusuna daha ayrıntılı gireceğim.