Makedonya Üsküp

22.387 kişi okudu!

Makedonya Cumhuriyetinin başkenti ve en büyük şehridir. Yunanistan üzerinden Ege denizine dökülen Vardar nehrinin üst kısmındadır. Belgrad ve Atina şehirleri arasında, kuzey-güney Balkan rotasında bulunur.

Ülkenin politik, kültürel ve akademik merkezidir. Yunan ve Roma döneminde “Scupi” adıyla biliniyordu. Rahibe Terasa’nın doğduğu yer olarak, şehir, bütün dünyada tanınmıştır.

Şehir Vardar nehrinin iki kıyısında kurulmuştur ve arada “Taş köprü” vardır. Nehrin sağ yanında kalan bölüm “Eski şehir” ve sol yanında kalan bölüm ise “Yeni şehir” dir.

Şehirde en çok görünenler: ana caddeleri ve meydanları süsleyen heykellerdir. Şehir, kendine ait bir Zafer Takı’na sahiptir. Ana meydandaki savaşçı heykelleri (Aslında Büyük İskender ve ailesinin heykelleri ama Makedonlar ve Yunanlılar, İskender’i sahiplenmek istediklerinden bu konuda Makedonlar açıkça İskender ismini kullanmıyorlar, Büyük Savaşçı diyorlar.) ilgi çekiyor.

Üsküp şehrinin ismi son zamanlarda ülkemizde de sık sık gündeme geliyor. Çünkü ekonomik sıkıntı nedeniyle, Makedonya devleti, özellikle Üsküp şehrinde bulunan Osmanlı mirasına, camilere, hanlara ve diğer eserlere sahip çıkmıyor. Bunların onarımı ve restorasyonu Türkiye Devleti (Tika) tarafından yaptırılıyor.

Üsküp şehrinin bizi ilgilendiren bir diğer özelliği: ünlü şair Yahya Kemal Bayatlı’nın Üsküplü olmasıdır. Hatta: Üsküp şehri için “Fatih devrinin manevi mezarlığı” da denir. Çünkü: Üsküp şehrinin her köşesinde bir evliya mezarı varmış. Osmanlı döneminde, Arnavut kökenli, dünyaca tanınan Rahibe Terasa da, bu şehirde bir süre yaşamıştır. Son bir not: Üsküp denince bir türkü akla geliyor “Vardar Ovası” Bu türkü, Üsküp şehri için söylenmiştir. Ayrıca, burada çok sayıda Türk yaşamasına rağmen, televizyonlarda Türk kanalı görünmez. Ancak, televizyonlarda, mevcut Makedon kanallarında, inanın çok sayıda Türk dizisi izlemek mümkündür. Ayrıca: halen Bursa ve Üsküp kardeş şehirlerdir. Camilerin restorasyonu için Bursa Büyükşehir Belediyesi de katkı sağlıyormuş.

Giriş için yine önemli bir not: şehirde gezinirken, bir anda çevrenizi dilenen Roman çocukları doldurabilir, bu arada kesinlikle ceplerinize ve çantalarınıza sahip çıkınız.

Ulaşım:

Üsküp şehrinin çevresindeki bazı şehirlere uzaklığı: Selanik 233 km, Belgrad 433 km, Priştina 87 km, Tiran 291 km ve Sofya 245 km. dir. Şehrin çevresinde otoyol ağı yoğundur ve ulaşım problemi yaşanmaz. Eğer Üsküp şehrine Selanik üzerinden karayolu ile giderseniz, Selanik-Makedonya arasındaki otoyol güzel, 2 şerit gidiş, 2 şerit geliş, rahat bir yoldur. Girişte Makedon gümrüğünde en az 2 saat beklemeyi göze alın, ayrıca yine burada çok ucuz Makedon Duty free mağazası var, içki ve parfümler ucuz, buraya mutlaka uğrayın. Üsküp hava alanı (İsmi: Büyük İskender hava alanıdır.) 1928 yılında inşa edilmiştir. Günümüzde, şehrin 23 km doğusundadır. Hava alanının 2014 yılı yolcu kapasitesi 1 milyon kişiye ulaşmıştır. Birçok Avrupa şehrine uçuş bağlantısı vardır. Hava alanı ile şehir merkezi arasında, günde birkaç otobüs seferi vardır. Bir bilet: 2.25 eurodur. Taksiler 24 saat çalışır, şehir merkezi için muhtemelen 16-20 euro ücret isterler.

Tarih:

Şehir Yunan ve Roma döneminde “Scupi” ismiyle biliniyordu. Şehir, MÖ 2’nci yüzyılda, Dardanya’nın başkenti oldu. MS 1’nci yüzyılda bölgeye Romalılar egemen oldular ve burayı bir askeri kamp alanına çevirdiler. MS 395 yılında, şehir Bizans egemenliğine geçti. 518 yılında şiddetli bir deprem şehri tahrip etti. Ardından Justinien tarafından yeniden inşa edildi. 830’larda şehir Bulgar imparatorluğunun bir parçası oldu. 1282 yılında, şehir Sırp imparatorluğunun bir parçası oldu. 1392 yılında Osmanlılar şehri ele geçirdi ve şehrin ismi “Üsküp” oldu. 17’nci yüzyılda, Üsküp şehrinde yaşayanların sayısı 30 ile 60 bin kişi arasındaydı. Şehirde 10 binden fazla ev vardı. Belgrad ve Saraybosna ile birlikte bölgenin en büyük şehirlerinden biriydi. Çarşılar, kervansaraylar, camiler ve hamamlar yapıldı. 1689 yılında, Avusturyalılar kolera salgınıyla zayıf düşmüş şehri ele geçirdiler ve şehri ateşe verdiler. Ancak ardından geri çekildiler. Üsküp harabeye dönmüştü. Resmi binaların çoğu yeniden yapıldı ve restore edildi. Ancak yine veba ve kolera salgını yaşandı ve şehirliler başka yerlere göç ettiler. 1850 yılından sonra şehir gerilemeye başladı. Kırsal göç nedeniyle, şehirde Hırıstiyan nüfus arttı. 1903 yılında bölgede Arnavut isyanları başladı ve 11 Ağustos tarihinde Üsküp şehrini ele geçirdiler. 1’nci Balkan Savaşında, 1912 yılında yani 500 yıldan fazla Türk hakimiyetinin ardından, Sırbistan krallığı tarafından ilhak edildi. Türkler şehirden göç ederek ayrıldılar. 1’nci Dünya savaşı sırasında, 1915 yılında şehri Bulgar krallığı aldı. II. Dünya savaşından sonra ise, yeni kurulan Yuğoslav krallığının bir parçası oldu. II. Dünya savaşından sonra hızla gelişen şehir, 1963 yılındaki depremde büyük hasar gördü. Nüfusun yüzde 70 kadarı evlerini kaybetti, birçok eğitim tesisi, fabrika ve tarihi bina tahrip oldu. Hızla yeniden yapılanma başladı, ancak insanlar aşina olmadıkları evlere ve binalara taşındılar. 1980’lere gelindiğinde fonların bitmesiyle birlikte yeniden yapılanma da bitti. Üsküp şehir manzarası, büyük ölçüde değişti ve şehir modernist mimarinin örnekleriyle doldu. 1991 yılına gelindiğinde ise, bağımsız Makedonyanın başkenti oldu. “Üsküp 2014 Projesi” ile yeniden yapılanma hazırlıkları yapıldı. Proje ile ilgili ayrıntılı bilgi aşağıda verilecektir.

Para birimi:

Üsküp şehrinde Makedon Dinarı kullanılıyor. 1 euro: 6.15 Dinar yapıyor. Yani paralarının değeri düşük, zaten ekonomik sıkıntıları vardır. Ama birçok yerde, Euro kabul ediliyor. Siz yine de yerel para kullanmak isterseniz, birçok döviz bürosu var, her seferinde 10 euro gibi küçük para bozdurun. Aksi halde, tur sonunda cebinizde bir sürü bozuk para ile dönersiniz.

   

Ne yenir-Ne içilir:

Taş köprüden geçerek, eski şehir bölümüne geçen ve sağ tarafınızda “Turistik” denen bir restoran görülüyor. Burada, mutlaka büyük boy köfte yemelisiniz. Bu şehrin “iri köfteleri” meşhurdur. Bu köftelere “kebap” ismi veriliyor. Ayrıca, şehir merkezindeki “Destan” isimli restoranda da bu kebapların tadına bakabilirsiniz. Tüm balkanlarda “kebabi” denildiği zaman, yedikleri bizim İnegöl köfteye benzerdir. Yani köfte isterken kebabi istiyorum diyeceksiniz. Bir porsiyonda 10 tane köfte olur, köftenin yanında yeşil ve müthiş acı bir biber ve kıyılmış kuru soğan getirirler. Yanında güveçte kuru fasulye yenir. Buranın en tipik yemekleri bunlardır. Bu çarşının arkalarında çeşitli restoranlar vardır. Ancak, en bilineni “Destan” köftedir. Burada 1 porsiyon köfte: 7 eurodur. Tatlı denince, çarşıdaki Abdi Ağa tatlıcısına uğrayın ve burada boza ve limonata için.

 

Ne satın alınır:

Şehirde alışveriş yapmak isterseniz, tanıdık bir marka veya tabela görürsünüz. Ülkemizde tanınan “Migros” şehirde, büyük bir alışveriş yeri açmıştır. Mutlaka almanızı önereceğim özel bir obje yoktur.

ŞEHRİN HAYATINDA ÖNEMLİ HUSUSLAR:

Dışarıdan Üsküp şehrine girerken: Tito döneminde yapılan çok lüks olmayan, birbirine çok benzeyen sosyal konutları göreceksiniz. Bunlar halen kullanılıyor, yani kentsel dönüşüm fikri yoktur. Şehri gezmeye başlamadan önce, şehri tanımak açısından bazı özel hususlardan söz etmek istiyorum. Bunları bilirseniz, şehri daha bilinçli gezersiniz.

 

Etnik yapı:

Şehirde 500 binden fazla nüfus barınır. Bunların büyük bölümü: Makedon ve Arnavut, kalanlar ise Romanlar, Sırplar ve Türklerdir. 2000 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre: şehirde yaşayanların % 1.7 kadar bölümü Türk’tür. Şehirde yaşayan Türklerin nüfusu 10 bin civarındadır. Etnik Arnavut ve Makedon nüfus fazladır.

Türklerin yaşadığı eski şehir bölümü: tam bir Osmanlı şehri gibidir. Burada yaşayan soydaşlarımız: genellikle sıcakkanlı ve geleneklerine bağlı insanlardır. Her ne kadar dindar olsalar da, asla tutucu değillerdir. İnsan ilişkilerinde çok rahatlar, bölgedeki kahvehaneler, sabahlara kadar tıklım tıklım doludur.

Şehrin yeni şehir olarak bilinen diğer kesiminde ise, komünist yönetim tarafından gerçekleştirilen planlı yapılaşma ve modern görünüm egemendir. Ancak bu kesimde, yani genellikle Makedonların oturduğu kesimde, karşı bölümdeki yani Müslüman bölümdeki camilere nispet yaparcasına, Hıristiyanlık alametleri yerleştirilmiştir. Özellikle, şehrin eteklerinde kurulduğu dağın tepesine, kocaman bir “Haç” dikmişlerdir. Yine, aynı yerde, tepesinde ışıklı kocaman haçlar bulunan bir kilise yapılmıştır. Türk tarafındaki camilerin bakım ve restorasyonu ise, Tika tarafından karşılanıyor. Çünkü, Makedon devleti, bu tarafı, yani Türk tarafını görmezden geliyor. Ancak bu ikilik, aynı zamanda, karşı tarafa bir yabancılık ve sanırım nefret olarak da yansıyor.

 

Makedon-Yunan uyuşmazlığı:

Makedonların bayraklarında “Makedon güneşi” simgesi vardır. Yunanlılar buna şiddetle karşı çıkıyorlar. Çünkü: bu bayrağın, Büyük İskender tarafından kullanıldığını söylüyorlar. Diğer bir konu: Makedonlar aslen slav ırkı kökenlidirler. Hatta: kril alfabesini bulan ve Balkanlarda slavlar arasında hıristiyanlığın, Ortodoksluğun yayılmasında en büyük etkileri olan Aziz Kril ve Aziz Ptoli de Makedondur. Dolayısıyla bunların Slav olmaları, burada doğmuş olmaları, Makedonların Büyük İskender ile bağlarını boşa çıkarıyor. İskender ile bağları olsa, Slavları Hıristiyanlaştıran, Ortodokslaştıran azizlere sahip çıkıyorlar, öte yandan Büyük İskender’e de sahip çıkmalarına Yunanlılar karşı çıkıyorlar.

 

Vardar nehri:

Makedonya Cumhuriyetinin ve Yunanistan’ın en büyük nehridir. 388 km uzunluktadır. Bunun 301 km Makedon topraklarında, 87 km ise Yunanistan topraklarındadır. Kaynağından çıktıktan 25 km sonra Üsküp şehrine ulaşır. Burada en büyüğü 130 km olan Treska ırmağı da karışarak büyür. Maksimum derinliği 4 metredir. Nehir, Yunanistan’ın kuzeyinde Selanik şehrinin batısından Ege denizine dökülüyor. Nehrin havzası, yani hani bizde türküleri olan “Vardar Ovası”, Makedonya Cumhuriyeti topraklarının üçte ikisini kaplar.

Şehir merkezinde, Vardar nehri üzerinde 2 tane büyük boyutlu ahşap tekneler göreceksiniz. Bunlar Temmuz 2014 yılında yapılmış ve nehir yatağına dikilmiştir. Barok tarzındaki tekneler turistik hizmet (restoran) veriyorlar. Ancak, elbette büyük bir alt yapı ve eğitim eksiği olan ülkede, bu tür yatırımlar için harcanan paralar, halk arasında büyük infiale sebep oluyor, zaten: özellikle yaz döneminde suyu iyice azalan nehirde, saçma sapan ve oldukça büyük gemiler, hoş olmamış, görünce hak vereceksiniz.

 

Deprem:

1963 yılında, büyük bir deprem (20 saniye sürer, 6.1 şiddetinde), şehri şafaktan hemen önce vurdu ve şehirdeki binaların % 80’i yıkıldı. Ardından, Hiroshima şehri için de plan yapan Japon mimar Kenzo Tange tarafından yapılan projeye göre şehir yenilendi. Yapılan binaların büyük çoğunluğu tipik olarak beton ve Komünizm tarzı binalardı. Ancak tartışmalı “Üsküp 2014 Projesi” sayesinde, bu binalar kademeli olarak değiştiriliyor. Neoklasik tarzda, yeni anıtlar ve özellikle inşa ediliyor.

 

Üsküp 2014 Projesi:

1963 yılındaki büyük deprem, şehirde mevcut binaların yaklaşık % 80’lik kısmını yok etti. Ardından yapılan yeniden yapılanma faaliyetlerinde, çoğunlukla düz modernist binalar inşa edildi. Ancak, şehre daha anıtsal ve görsel açıdan hoş bir imaj verilmesi isteniyordu. Bunu sağlamak için, 2010 yılında, “Üsküp 2014 Projesi” ilan edildi. Buna göre: ağırlıklı olarak müzeler ve hükümet binalarının belli kurallara göre inşaası, mevcutların cephelerinin değiştirilmesi ve Makedonya tarihindeki bazı figürlerin heykellerinin şehrin merkezi yerlerine yerleştirilmesidir. Projenin bir parçası olarak, yaklaşık 20 bina ve 40’dan fazla anıt yapılması planlanmıştır. Ancak, bu proje, halkın içindeki çeşitli guruplar tarafından eleştirildi, çünkü maliyetinin çok yüksek olması planlanmıştı. Yüksek işsizlik ve yoksulluk olan ülkede, kaynak israfı olarak görüldü. Anıtların, hükümetin ödediğinden çok daha ucuza mal olabileceği ileri sürüldü. Öte yandan: Makedonlar, bu anıtlar için harcanan paranın, eğitim ve hastaneler için harcanmasını istiyorlar. Ancak, hükümet, bu heykel ve anıtların, turizm gelirlerini arttırdığını ileri sürüyor. Şubat 2018 tarihinde, ülkenin yetkilileri ve kurumları, projenin durdurulması ve tartışmalı anıt ve heykellerin kaldırılması kararını aldı. Makedon hükümeti, anıtların Yunan-Makedon dostluğunu onurlandıran yazıtlarla yeniden adlandırılacağını duyurdu.

Sonuçta, yapılar 2014 yılına yetiştirilemedi, ancak şöyle bir kural getirildi: “eğer yeni bir yapı yapılacak ise Barok tarzı yapılacaktır” Mesela: Merit otel inşa edilmek istendi, hükümet, oteli yapabilirsiniz, ama barok tarzı yapacaksınız, dış kaplaması barok tarzı olacak, giydirme yapılacak diye karar aldı. Özellikle Makedon meydanında görülen çoğu yapılar (sağda arkeoloji müzesi, yanında bakanlıklar) yeni yapılan yapılardır ve çoğu 2014 yılına kadar tamamlandı.

Eğer şehri ziyarete Balkan turu ile gittiyseniz, zaten pek fazla zamanınız olmayacak. Tur görevlisi, sizi: Makedon kapı, Rahibe Teresa anıt evi, Makedon meydanı, İskender ve Philip heykeli ve Türk çarşısında kısa bir gezi yaptırıyor, ardından otele yerleştikten sonra kendiniz gezebiliyorsunuz. Özellikle: Makedon meydanında akşam saatlerinde heykeller ve havuzlarda muhteşem ışık ve su gösterisi var, ayrıca yine yerel sanatçılar (kuklacılar gibi) gösteri düzenliyorlar, hoş bir ortam, özellikle akşam saatlerinde Makedon meydanı ve Taş köprünün bulunduğu yerde gezinmenizi öneririm. Yoksa şehir çok büyük, tur ile gidenlerin şehri tamamen gezmesi mümkün değil, ancak buraya yalnız gidenler için, aşağıda ayrıntılı olarak gezilecek yerlerle ilgili bilgiler vereceğim.

GEZİLECEK YERLER.

Eğer şehri ziyarete Balkan turu ile gittiyseniz, zaten pek fazla zamanınız olmayacak. Tur görevlisi, sizi: Makedon kapı, Rahibe Teresa anıt evi, Makedon meydanı, İskender ve Philip heykeli ve Türk çarşısında kısa bir gezi yaptırıyor, ardından otele yerleştikten sonra kendiniz gezebiliyorsunuz. Özellikle: Makedon meydanında akşam saatlerinde heykeller ve havuzlarda muhteşem ışık ve su gösterisi var, ayrıca yine yerel sanatçılar (kuklacılar gibi) gösteri düzenliyorlar, hoş bir ortam, özellikle akşam saatlerinde Makedon meydanı ve Taş köprünün bulunduğu yerde gezinmenizi öneririm. Yoksa şehir çok büyük, tur ile gidenlerin şehri tamamen gezmesi mümkün değil, ancak buraya yalnız gidenler için, aşağıda ayrıntılı olarak gezilecek yerlerle ilgili bilgiler vereceğim.

          

TAŞ KÖPRÜ:

Vardar nehri üzerinde, Makedonya meydanı ve eski çarşıyı birbirine bağlar. Yani köprünün bir yanı Avrupa, diğer yanı Türkiye gibidir. Türkiye tarafında: kahvehaneler, camiler ve Türkçe konuşan insanlar görürsünüz. Diğer tarafta ise: geniş caddeler, sokaklar ve güzel barlar görülür. Evet, günümüzde görülen taş köprü: 1451-1469 yılları arasında, şehri ziyaret eden Fatih Sultan Mehmet tarafından, burada daha önce bulunan Roma dönemi köprüsünün temelleri üstüne inşa edilmiştir. 1’nci Jüstinyen, MS 6’ncı yüzyılda buraya bir köprü yaptırmıştır. Bu yüzden, bu köprüye batılılar “Jüstinyen köprüsü” derler. 1555 yılındaki depremde ağır hasar görmüş, sürekli yenilemelerle günümüze kadar ulaşmıştır. Özellikle 1944 yılında, Nazi işgali sırasında, Naziler köprünün üzerine patlayıcılar yerleştirmişler, ancak Üsküplülerden gelen yoğun baskı üzerine köprüyü havaya uçurmaktan son anda vazgeçmişlerdir. Vardar nehri üzerindeki bu köprünün toplam uzunluğu 214 metredir. Genişlik 6 metredir. Köprü, 12 tane yarım daire kemer üzerine kurulmuştur. Köprünün ayaklarının ortasındaki hol boşluklarında, köprünün yapıldığı dönemde, köprüyü koruyan askerler nöbet tutuyorlarmış. Mihrap ise günümüze ulaşmamış kaybolmuştur.

Makedonlar, mihrabın bulunduğu yerin hemen karşısına: Karpos isimli kişiye ait bir taş yerleştirmiş ve üstüne bir tabela asmıştır. Karposh, 1689 yılında Osmanlıya karşı isyan hareketini başlatmış, yakalanınca burada infaz edilmiştir. Evet, son olarak köprü 1994-2008 yılları arasında büyük bir restorasyondan geçirildi. Köprünün en büyük özelliği, taş yapısı sayesinde şehirdeki depremlere rağmen ayakta kalarak günümüze kadar ulaşmasıdır. Köprü: şehrin sembolü olarak kabul edilir. Ayrıca: şehrin bayrağının içindeki şehrin armasının ana objesidir.

SANAT KÖPRÜSÜ:

Üsküp 2014 Projesinin bir parçası olarak, Vardar nehri üzerindeki bu köprünün toplam uzunluğu 83 metre ve genişliği 12 metredir. Bir yaya köprüsü olarak düzenlenmiştir. Köprü üstünde, ünlü Makedon sanatçı ve müzisyenlerin heykelleri bulunuyor. Köprüde: toplam 29 heykel bulunuyor. Bu heykelleri tek tek anlatmak bir anlam ifade etmeyecek, bizlere çok yabancı isimlere ait heykeller var, ama bunların hepsi müzisyen ve sanatçıdır.

GÖZ KÖPRÜSÜ:

Üsküp 2014 Projesinin bir parçası olarak, Vardar nehri üzerinde kurulu bu köprünün yapımına 2011 yılında başlandı. Yaya köprüsü 28 heykel vardır.

      

PORTA MAKEDONYA-ZAFER TAKI:

Üsküp 2014 Projesinin ana simgelerinden biridir. Makedon meydanının yakınlarında, 11 Ekim caddesindedir. Anıt, Makedon bağımsızlığı için yapılan uzun mücadeleyi anmak amaçlıdır. Yükseklik 21 metredir. Dışında, Makedon Cumhuriyetinin bağımsızlığını tasvir eden 32 kabartma vardır. Anıtın içinde ise, hediyelik eşya dükkanı ve galerinin bulunduğu iki kat ve çatı gözlem güvertesi vardır. Anıt, resmi olarak 2012 yılında açılmıştır. Bunu görünce aklınıza şu soru takılabilir. Model nereden alınmış, evet bu anıtın modeli, Paris Şanzelişe’deki Zafer Takından alınmıştır, aynısıdır.

 

TAŞ KÖPRÜNÜN SOL YANI-MAKEDON MEYDANI:

Şehir merkezindeki bu meydan, muhteşem anıtlar bulunduruyor. Bunlardan en önemlisi, Büyük İskender anıtıdır. Meydan, tarihi taş köprü ile eski çarşıya bağlanıyor. Başka bir cadde ile (Makedonya caddesi) de eski tren istasyonuna bağlanıyor. Bu cadde: İstanbul Beyoğlu İstiklal caddesine benzer. Makedon meydanında çok sayıda heykel göreceksiniz. Bunların ölüm tarihine baktığınızda: 1908-1910-1912 yılları görülür. Yani: 1’nci Balkan Savaşıdır. Yani Makedonlar için, Makedon kahramanları, Osmanlıya karşı isyan eden kişilerin heykelleridir.

      

İskender anıtı:

Üsküp 2014 Projesinin ana sembolüdür. Makedon meydanının ortasındadır. Resmi olarak adlandırılmasa da (Bu konuda yani Büyük İskender konusunda Yunanistan ile sorun yaşadıkları için) Büyük İskender’in tasvir edildiği düşünülüyor.) Büyük İskender: MÖ 356 yılında yaşamış ve o dönemin keşfedilmiş dünyasının üçte birini fetih etmiştir. Evet, heykel atı üstünde İskender’in görüntüsünü yansıtmaktadır. Çevresinde ise, 8 asker ve 8 aslan heykeli görülür. Özellikle askerlerin ellerindeki mızrakların uzunluğuna dikkat ediniz. İskender, ordusunda askerlerin kullanmaya başladığı bu uzun mızraklar ile, birçok savaşı kazanmıştır. Aslan: her ülkede gücün sembolüdür.

Heykel: Valettine Stevanovska tarafından, Floransa’da bronzdan döküm olarak yapıldı. Maliyetinin 12 milyon dolar olduğu söyleniyor. Makedonya Cumhuriyetinin bağımsızlığının 20’nci yılı anısına, 8 Eylül 2011 tarihinde dikildi. Heykel: 10 metre yüksekliğinde, silindirik bir sütun üzerine yerleştirilmiştir, boyu 14.5 metredir. Yani toplam yükseklik 24.5 metredir. Sütun, bir havuz içinde yerleştirilmiştir. Kolonun dibinde, her biri 3 metre uzunluğunda 8 bronz asker heykeli görülüyor. Ayrıca: her biri havuzun bir parçası olarak yerleştirilen ve ağızlarından su fışkıran bronz aslan heykelleri bulunuyor. Bunların her birinin uzunluğu 2.5 metredir. Burada: İskender’in heykelde görülen atından söz etmek istiyorum. İsmi “Bukefalos” dur. İskender, bu atının ismine doğuda şehir kurmuştur. İskender 7 yaşında iken babasına siyah bir at hediye edilir. At o kadar güçlüdür ki, bütün ipleri koparır, hayvanı sakinleştiremezler. İskender, hayvanın “kendi gölgesinden korktuğunu” hisseder ve der ki “bunun başını güneşe doğru tutarsak, gölgesi arkasına düşer ve böylece atı sakinleştiririz.” Bütün batı dünyasında, insanın kendi egosundan vazgeçip kendi gölgesi üzerinden atlamak manasına gelen “Gölgesi üstünden atlayabildi” özdeyişi, Büyük İskender’in çocuk yaştaki bu inanılmaz zekasından gelir. Bu at, kendisine Asya seferinde katılır, ölümüne kadar çok uzun süre yaşar. Yaklaşık 12-13 sene yaşar ve son nefesine kadar İskender’in yanında kalır, yani tarih sahnesinde en az İskender kadar tanınır, bilinir. Havuzda, akşamları müzik ve ışıklı gösteri düzenleniyor.

   

Justinian anıtı:

1’nci Jüstinyen Doğu Roma yani Bizans imparatorluğunun kurucusu olarak bilinir. MS 6’ncı yüzyılda Üsküp şehrinin hemen dışında, Tauresium şehrinde doğmuştur. İtalya Floransa’da yapılan bu anıt 16 Haziran 2011 tarihinde açıldı. Taş köprünün hemen kuzeyindedir. Bir kaide üzerinde, tahta oturmuş olarak betimlenmiştir. Bronz rölyefler hariç, beyaz mermerden yapılmıştır. Kaide 3.5 metre uzunluğunda, tahta oturmuş Justinyen ise 5 metre yüksekliktedir.

Rahibe Teresa Anıtı:

Üsküplü Rahibe Teresa için yapılan anıttır. Anıt, Vardar iskelesi yakınlarında, Makedonya meydanının kuzeyindedir. Yaklaşık 30 metre yüksekliktedir. Yapılan planlamaya göre: atı üstündeki Büyük İskender anıtından daha yüksek olması planlanmıştı. Anıtın finansmanı, Hindistan’dan yapılan bir bağışla karşılandı.

     

Pavilion:

Makedon meydanın kuzey tarafındadır. İnşaatına 2011 yılında başlanmıştır. Anıt (köşk) romantik bir çiftin heykelini kaplayan, birkaç sütun tarafından desteklenen bir kubbeden oluşur. Aslında Osmanlı döneminde, şehirde burada bir “Burmalı cami” isimli bir cami varmış. 2014 yılı projesi hazırlanırken, buraya bir kilise yapılmak istenir, ancak şehir halkının Müslüman çoğunluğu, eskiden orada bir cami vardı, kilise yapılmasını istemiyoruz diye itiraz edince, ortayı bulmak için, hükümet buraya romantik bir çift heykeliyle süslenen pavillon yaptırır.

Tsar Samuil anıtı:

Makedon meydanındaki bu anıt, İlk Bulgar İmparatoruna aittir. 2011 yılında açılmıştır, Makedonya caddesinin, Makedonya meydanıyla buluştuğu Pelister binasının önündedir. Beyaz mermerden yapılmıştır. 5 metre yükseklikte, taht üzerinde oturan Tsar Samuil tasviri, 3.5 metrelik kaide üzerindedir. Kaidenin kenarındaki kabartmalar bronzdur. Anıtta: Tsar Samuil, elinde bir asa tutar. Anıt Floransa’da yapılmıştır.

Metodija Andonov-Cento anıtı:

Makedon meydanındadır. Makedon kurtuluş savaşına katılmış bir milliyetçidir. Tito’nun yeni Yuğoslav politikasına katılmamış, Makedonyanın bağımsızlığını savunmuş, bu nedenle hapse atılmış ve 1957 yılında hapiste iken işkence sonucu ölmüş bir kişidir.

 

Dimitri Cupovkski anıtı:

Makedon ders kitabı yazarı ve sözlük bilimcidir. 1913-1914 yılları arasında: Yunanlılar, Bulgarlar ve Sırplardan farklı bir Makedon halkının varlığını desteklemesiyle tanındı. Bağımsız bir Makedon halkının varlığını destekledi. Kendisi: tarihteki en önde gelen etnik Makedonyalılardan birisi ve etnik Makedon uyanışının en önemli aktörlerinden biri olarak kabul edilir.

Dame Gruev anıtı:

1871-1906 yılları arasında, Makedonya ve Trakya’nın Osmanlı bölgelerinde, isyancı bir Makedon lider olarak tanınır.

Selanikliler anıtı:

1900-1903 yılları arasında, Osmanlı imparatorluğunda aktif olan anarşist bir guruptu. Gurup üyeleri ağırlıklı olarak Makedondu. Selanik’in Bulgar Erkek Lisesinden mezun gençlerdi. Selanik’te bir terör kampanyası başlattılar.

 

Gotse Delçev anıtı:

20’nci yüzyılın başında, Makedonya ve Trakya’da yaşamış bir Bulgar devrimci figürüydü. Balkanlarda Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren bir milis örgütü olan İç Makedonya Devrim örgütünün önde gelen lideriydi.

 

Dimitar Popgeorgiev anıtı:

Makedonyadan bir Bulgar devrimciydi. İç Makedon-Adrianonple Devrimci Örgütüne destek verdi.

 

Georgi Pulevski anıtı:

Makedon dili ve kültürüyle ilgili konularda kendini yetiştiren bir yazar oldu. Bulgarlardan ayrı bir Makedon milleti ve Makedon dili taraftarıydı. Anıt Vardar nehrinin doğu kıyısında, Taşköprünün hemen kuzeyinde, Makedon Mücadele Müzesi önündedir.

 

Aziz Kiril ve Aziz Methodios anıtı:

Anıt Vardar nehrinin doğu kıyısında, taş köprünün sonundadır. Bunlar Bizans Hıristiyan ilahiyatçıları ve Hıristiyan misyoneri olan iki kardeşti. Çalışmalarıyla: Slavların kültürel gelişimini etkilediler. Hıristiyanlık yani Ortodoksluğu yaymak için tüm hayatları boyunca uğraştılar.

TAŞ KÖPRÜNÜN SAĞ YANI-ŞEHRİN ESKİ ÇARŞI BÖLÜMÜ:

Vardar nehrinin doğu kıyısında, Taş köprünün hemen başlangıcındadır. Taş köprünün bu yanına geçince, önce bir kısım heykel görülüyor.

   

İskender Ailesi heykeli:

Taş köprüyü geçince hemen sağ bölümde karşımıza çıkar. En altta 4 tane heykel gurubu vardır. Bunlardan ikincisi, İskender’in gençlik halidir. Sol tarafta İskender’in annesi Olimpia otururken (hamile) görülür. Sağda babası Philip, altta ise her ülkede gücün sembolü aslanlar.

   

Philip II Savaşçı anıtı:

Uzaktan görünen bu heykel, Taş köprünün karşı kıyısında, Eski çarşıya ana giriş kapısı olarak açılan Karpos İsyan Meydanındadır. Üsküp 2014 Projesinin bir parçası olarak yapılmıştır. İskender’in babası Philip II’nin heykelidir. Kendisinin bir gözü kördür, bir savaşta kaybettiği söylenir, 46 yaşında suikast sonucu ölmüştür. Heykelde, kendisi oğlu Büyük İskender’i selamlarken tasvir edilmiştir. İtalya Vicenza şehrinde yapılan heykel 15 metre yüksekliğinde ve 13 metre uzunluğundaki bir kaide üzerine yerleştirilmiştir.

      

Çarşıya devam ediyoruz.

12’nci yüzyılda kurulan bu çarşı, kurulduğu yıllarda, Balkanların en eski ve en büyük pazarlarından biri olarak bilinir. Üsküp şehrinde, Osmanlı yönetimi sırasında, çarşı, hızla gelişmiş ve şehrin ana ticaret merkezi olmuştur. Mevcut çarşının mimari karakterinin oluşmasında, en büyük etkiyi Vali İshak bey ve oğlu İsa bey yapmıştır. 1445-1469 yılları arasında inşa edilen binalar, şehrin ekonomik gelişimi için büyük önem taşır. Çarşıda, Osmanlı dönemine ait yaklaşık 30 cami ve sayısız kervansaray bulunmaktaydı. Üsküp önemli bir ticari merkez olduğu için, şehirde 3 tane han bulunuyormuş.

Makedonya’da “Han” derken “H” harfini söylemezler ve “an” diye telaffuz ederler. Ancak 1555 ve 1963 yılındaki depremlerde ağır hasar görmüş ve ayrıca I ve II Dünya savaşları da çarşıyı olumsuz etkilemiştir. Devamında çarşıda yeniden yapılanma çalışmaları görülür. Evet, eski çarşı bölümü, ticaretle birlikte şehrin kültürel yapısını da barındırır. Hatta, Osmanlı mimarisi yanında Bizans mimarisi de görülebilir. Günümüzde burada: hala aktif camiler, türbeler, iki kilise ve bir saat kulesi bulunmaktadır. Ayrıca: Makedonya Müzesi ve Modern Sanatlar Müzesi de buradadır. 2008 yılında, Makedonya Parlamentosu, eski çarşıyı, kültürel miras olarak kabul ederek koruma altına aldı. 2010 yılında ise, bölgedeki çeşitli yapıların restorasyonu için proje başlatıldı.

Sultan Murad Camii:

Eskiden “Hünkar camisi” olarak biliniyormuş. Şehirde Eski Çarşı bölgesinin ortasında, bir tepe üzerindedir. Bu tepede: 1392 yılında şehir Paşa Yiğit Bey tarafından, Vuk Brankoviç’ten alındığında Saint George Manastırı bulunuyormuş. Kosova savaşında, Sultan I. Murat, Sırp kral Lazar’ın damadı Milos tarafından şehit edilince, iç organları şehit edildiği yere gömülür. Naaşı ise, tahnit edildikten sonra, gömülmek üzere Bursa şehrine doğru yola çıkarıldığında, ilk gece, bu caminin bulunduğu yerde konaklanılmıştır. Cami: 1436 yılında tamamlanan cami, İshak bey tarafından yaptırılmıştır. Caminin mimarı Debar’dah Hüseyindir. Sultan Murad tarafından bağışlanan parayla yapılmıştır. Ancak 1537 de çıkan yangın sonucu tahrip olmuş ve 1539 yılında yeniden yapılmıştır. İkinci olarak, bütün şehri ateşe veren Avusturyalılar tarafından yakılmıştır. 23 yıl sonra Sultan III. Ahmet tarafından verilen parayla yeniden yapılmıştır. Son olarak ise, 1912 yılında, Sultan Mehmet V. Tarafından onarılmıştır. Cami: Üsküp şehrinin en büyük camisidir. Hatta Balkanlardaki Osmanlı yapılarının en önemlilerinden birisidir. Bazilika mimari formuna sahiptir. 4 kenarı çatı ile kaplıdır. Yani, Osmanlının erken dönem Konstantinopolis mimari tarzına benzer.

Evliya Çelebi, şehri ziyaret ettiğimde: caminin güney kısmında (bugün sadece kalan kısımları görülüyor) bulunan medreseden söz eder. Medrese: 1537-1538 yıllarındaki yangında zarar görür, 1555 yılındaki depremde ve 1689 yılındaki yangında yanarak tamamen yok olur. Medresenin daha sonra yeniden inşa edildiği tahmin ediliyor. Çünkü: Üsküplü Yahya Kemal Bayatlı, caminin avlusundaki bu medresede okumuş ve medreseden bahsetmiştir. Hatta, 1932 yılına kadar burada eğitim verildiğinden söz ediliyor.

Yine bir söylentiye göre, Fatih Sultan Mehmet, bu caminin avlusunda bulunan bir konakta, bir kış mevsimi geçirmiş ve İstanbul’un fetih planlarını burada yapmıştır. Hatta, ünlü Macar topçusu Urban ile bu konakta görüşmüştür. Caminin bahçesinde, sadece 2 türbe korunarak günümüze gelebilmiştir. Bunlardan Dağıstanlı Ali Paşa türbesinde, Ali Paşa’nın karısı ve kızının mezar yeri olan iki taş lahit görülür. Caminin güney tarafında Beyhan Sultan Türbesi bulunuyor. İç kısımda ise yazıtı olmayan 5 mezar vardır. Bu türbe, Makedonya’da mevcut bu tür yapıların en büyüğüdür.

Saat kulesi:

Caminin hemen yanındaki saat kulesinin yapılış tarihi kesin olarak bilinmiyor. Ancak 1566-1577 yılları arasında yapıldığı düşünülüyor. Bölgedeki, ilk ve tek saat kulesidir. Kule, 3 bölümden oluşur. Üst tarafında demir trabzanlar görülür. En üst bölüm ise, kubbe ile biter. Alt bölümü, taş ve kare şeklinde yapılmıştır. Orta bölüm: sekizgendir. Yarısı taştan, yarısı tuğladan yapılmıştır. Eskiden, tepede, 4 saat varmış. Bunların çukur şeklindeki oyukları görülüyor. Günün belli zamanlarında da saat, çan ya da zil sesine benzer sesler çıkarıyormuş. Söylenenlere göre, Macaristan’dan getirilen, buradaki saatler, 1963 yılındaki depremde zarar görmüş ve tamir edilmek üzere yerlerinden sökülmüş, ancak bir daha yerlerine konulmamıştır. Hatta, nerede olduklarına ilişkin herhangi bir bilgi ve kayıt bulunmamaktadır. Ancak bazı kaynaklara göre bu saatlerin günümüzde İsviçre’de bir saat müzesinde bulunduğu tahmin ediliyor. Saat kulesi, günümüzdeki görünümüne 20’nci yüzyıl başlarında, Kosova valisi Hafız Ahmet Paşa döneminde almıştır. 1963 yılındaki depremden sonra ise restore edilmiştir. Son olarak saat kulesinin yapılış amacı: çarşıda bulunan Müslümanların namaz saatlerini bilmeleri ve çarşı içinde, hiçbir kimsenin diğerinden fazla çalışmak veya kazanmak için şansının bulunmamasını sağlamakmış.

      

İshak bey camii-Süslü camii:

Eski çarşının kuzeyindedir. Aynı zamanda Alaca camii olarak da bilinir. Duvarlarında bulunan çiçek motifleri, yazıtları ve renkli fayansları nedeniyle “Süslü cami” olarak da bilinir. İshak bey tarafından 1438 yılında yapılmıştır. İshak bey: Sultan II. Murat zamanında yaşamış ve Osmanlı adına bu şehirde Valilik yapmıştır. Cami, imaret tipi camidir. Yani, burada dini hizmet verilmemiştir. Caminin yanında, İshak Bey tarafından yaptırılan medrese, dönemin öne çıkan medreselerinden biridir. Bu medresede, ünlü Osmanlı bilim adamları ders vermiştir. Cami içinde imaret mutfağı bulunuyor. 1963 depreminden sonra, caminin çevresindeki evler ve binalar yaptırılmıştır. Caminin minaresi 30 metre yüksekliktedir, bahçesinde bir şadırvan vardır.

Kapan han:

Eski çarşı bölümünde bulunan 3 kervansaraydan biridir. Kapan kelimesi Arapçadır “Büyük terazı, kantar” anlamındadır. Yani, bu han ismini: dışarıdan gelen malların, burada bulunan büyük kantarda tartılması nedeniyle almıştır. Kantar, genellikle hanın bahçesinde dururmuş. Burada ölçülen, tartılan mallar, daha sonra hanın deposunda muhafaza edilirmiş. 15’nci yüzyılda inşa edilmiştir. Zemin kat, misafirlerin atları için üst kat ise misafirlerin kullanımı için düzenlenmiştir. Bakımsız olmasına rağmen, günümüzde burada birkaç restoran vardır. Özellikle “Popov” isimli restoran ilginizi çekebilir.

Bedesten:

Burası, eski çarşı içinde kapalı bir pazardır. 15’nci yüzyılda, Gazi İshak bey tarafından yaptırılmıştır. Ancak 1689 yılındaki yangında yıkılır ve daha sonra yeniden inşa edilir. Bedesten, 1899 yılındaki tadilattan sonra günümüzdeki görüntüsüne kavuşmuştur.

Çifte hamam:

Eski çarşı merkezindedir. 1531 yılında Vali İsa bey tarafından yaptırılmıştır. Bina iki bölüme ayrılır. Bir bölüm erkek ve diğer bölüm kadınlar içindir. Her iki bölümün de genel düzeni birbirine benzer. Burası, 1915 yılına kadar hamam olarak kullanılmıştır. 1963 yılındaki depremde hasar görmesi üzerine onarılır ve Çağdaş Sanat Galerisi olarak kullanılmaya başlanır.

Mustafa Paşa camisi:

Eski çarşıda, kale hisarı yakınlarındadır. Bulunduğu yer yüksek olduğundan, şehrin birçok yerinden görünür. Üsküp şehri fetih edildikten 100 yıl sonra yani 1492 yılında, eski bir Hıristiyan bölgesinde Yavuz Sultan Selim’in vezirlerinden Mustafa Paşa tarafından yapılmıştır. 1963 yılındaki depremde zarar gören caminin, 2007 yılında restorasyonu yapılmıştır. Bu restorasyonda, minare taşları tek tek sökülmüş, onarım işlemi gerçekleşmiştir. Ardından, taşlar orjinaline uygun şekilde yerlerine yerleştirilmiştir. Makedonya ülkesinin en zarif islam yapılarından birisi olarak kabul edilir. Komplekste: cami, Mustafa Paşa’nın türbesi, kızlarından birinin lahiti, bir çeşme ve diğer bazı bina kalıntıları vardır. Ayrıca: caminin içinde, camide çalışanların ikametgahı olarak yapılmış tek katlı konutlar bulunur. Cami: kare şeklindedir. En büyük kubbesinin çapı 16 metredir. 3 küçük kubbeyle örtülü dört mermer sütun üzerine yerleştirilmiştir. İç dekorasyon, güzel yazılı işlemeler içerir. Minaresi 42 metre yüksekliktedir. Kireç taşından yapılmıştır. Caminin bahçesinde 1933 yılında yapılmış bir şadırvan görülür. Şadırvanın suyu, söylenenlere göre, Karadağ bölgesinden geliyormuş.

Türbe: Mustafa Paşa’nın türbesi: sekiz yüzlü tamburun üzerine, bir kubbe ile örtülmüş, altıgen mermerdendir. Dört kızından biri olan Umi, dört kenarı Farsça yazıtlar içeren bir süslü lahitte gömülüdür. Cami avlusu güllerle doludur. Sadece cami ve türbe korunarak günümüze gelmiştir. İmaret ve medrese kalıntıları yoktur.

 

Daut Paşa Hamamı:

Doğu Rumeli Büyük veziri Daut Paşa tarafından 1489-1497 yılları arasında yaptırılmıştır. Yapı, 13 kubbeyle örtülü, 15 odadan oluşur. En büyük iki kubbe, genel bölümü ve diğer kubbeler ise bireysel banyo odalarını kaplar. Hamam, 1948 yılından beri Ulusal Sanat Galerisi olarak kullanılmaktadır.

 

Yahya Paşa Camisi:

Günümüzde halen ayaktadır. 1504 yılında yaptırılmıştır. I. Dünya savaşı sırasında, cami, Alman silah ve mühimmat üretim tesisi olarak kullanılmıştır. Caminin minaresi 50 metre yüksekliktedir. Caminin avlusunda, birkaç mezar görülür.

   

Kurşunlu Han:

Aynı zamanda “Müezzin Hoca Hanı” olarak da biliniyor. 16’ncı yüzyılın ortalarında inşa ettirilmiştir. Eski çarşı bölgesindeki 3 kervansaraydan en büyük olanıdır. Sultan II. Selim’in emrindeki bir bilim adamının oğlu olan Musein Odza tarafından yaptırılmıştır. Hanın çatısı bir zamanlar kurşunla kaplıymış. Bu yüzden, ismi kurşunlu han olmuş. Ancak bu kurşun tabaka, I. Dünya savaşı sırasında kaldırılmıştır. Handa piramit şeklinde birkaç kubbe vardır. Buraya: 17’nci yüzyılda bir cami ve 15’nci yüzyılda bir hamam eklenmiş ancak her ikisi de 1963 depreminde yıkılmıştır. Yapı, günümüzde “Pyetar Bogdani Arnavut Enstitüsü” olarak kullanılıyor, aynı zamanda Makedonya Müzesinin heykel koleksiyonunu barındırmaktadır. Pyetar Bogdani: ilginç bir kişiliktir, kendisi 1686 yılında Kosova bölgesinde, Osmanlılara karşı savaşmak üzere 6000 asker toplamasıyla tanınıyor. Yani, bir isyancı.

Sulu han:

Eski çarşıda bir handır. Şehrin kurucusu İsa-beg Isakoviç tarafından 15’nci yüzyılda inşa edilmiştir. Hanın yakınlarındaki bir nehir nedeniyle, Sulu han ismini aldığı düşünülüyor. Osmanlı döneminde: kervanlarıyla hareket eden tüccarlar için yapılmıştır. Üst katta 54 oda vardır. Yapı: 1963 Üsküp depreminde ağır hasar görür ve 1972 yılında yeniden inşa edilir. Günümüzde: Üsküp Sanat Fakültesi ve Üsküp Eski Çarşı Müzesine ev sahipliği yapmaktadır. Hanın üstünde: “Atatürkçüler Derneği” de bulunuyor.

Kutsal Kurtuluş Kilisesi-İsa’nın Yükselişi kilisesi:

1543 yılında, Osmanlı döneminde onaylanan ilk Hıristiyan projesidir. Ancak daha önce de burada bir kilise bulunduğu biliniyor, bu kilise eski kilisenin temelleri üzerine inşa edilmiştir. Osmanlı döneminde, hıristiyan yapılarının islam yapılarından daha yüksek olması istenmediğinden, kilise yere yarı gömülü inşa edilmiştir. Bu yüzden, şehrin siluetine camiler hakimdir. Kilise, günümüzdeki görünümünü 19’ncu yüzyılda almıştır. Kilisenin ikonları ahşaptan oyulmuştur. Devrimci daha doğrusu isyancı Goce Delveç, kilisenin avlusunda beyaz bir lahit içinde gömülüdür.

 

 ŞEHİRDE GEZİLECEK DİĞER YERLER:

FEODAL KULESİ:

Şehrin yeni bölümündedir. Osmanlı döneminde, gözetleme kulesi olarak kullanılmıştır. Kare şeklinde, büyük blok taşlardan ve tuğlalardan yapılmıştır. Kuzey ve doğu yönlerinde, farklı boyutlarda balkon ve pencereleri vardır. Kule, içten 3 katlıdır. Katlara merdivenle çıkılır. Birinci kat merdivenleri, günümüze kadar korunmuştur. 20’nci yüzyılın başında, kule bir Roma Katolik Kilisesine dönüştürülmüştür. Rahibe Terasa’nın bu kilisede vaftiz edildiği sanılıyor. Günümüzde ise, kule askeri bir tesis olarak kullanılıyor. Yanında ise Rahibe Teresa evi ve heykeli bulunuyor.

     

     

RAHİBE TERESA EVİ:

Ristik Sarayı ve Makedonya Meydanının hemen doğusunda Makedonya caddesindedir. Biraz Rahibe Teresa’dan söz etmek istiyorum. Kendisi (mezarı: Hindistan Kalküta şehrindedir), burada doğmuş, 1910-1928 yılları arasında, burada yaşamıştır. Yani 18 yaşına kadar burada yaşamış, daha sonra İrlanda ve Hindistan yolculuklarına çıkmıştır. Katolik dünyasında çok tanınan bir kişidir. Hayatını yoksullara adamış ve binlerce hastayı, yüzlerce çocuğu iyileştirmiştir. Bununla Nobel Barış Ödülünü kazanmıştır. Aslen Arnavuttur. Arnavut olmasına rağmen Makedonların ona sahip çıkmasına Arnavutlar kızıyorlar. Makedonlar ise, “kendisi Üsküp doğumlu olduğu için bizim için kıymetli” diyorlar. Ev: bir zamanlar Rahibe Teresa’nın 27 Ağustos 1910 tarihinde vaftiz edildiği ve Katolik kilisesinin bulunduğu yer üzerine inşa edilmiştir. Mimar Vangel Bozinovski tarafından yapılan proje, Makedonya hükümeti tarafından finanse edildi ve 2009 yılında açılmıştır. Müze evin içinde, kalıntıların bir kısmı korunmaktadır. Bu kalıntılar, Roma Katolik kilisesinin desteğiyle buraya nakledilmiştir. Ev: Katolik kilisesi tarafından vaftiz edilmiştir. Günümüzde kültürel sergilere ev sahipliği yapılıyor. Evin önünde: Rahibe Teresa, taşa oturan ve elinde bir güvercin tutan 10 yaşındaki çocuk ile görülüyor.

ÜSKÜP ŞEHİR MÜZESİ:

1948 yılında kurulmuştur. 1970 yılında, kültürel bir anıt olarak korunan eski bir tren istasyonunun bir parçası haline getirildi. En önemli özelliği, kısmen yıkılmış olan dış cephesidir. Cephede bulunan saat: 27 Temmuz 1963 tarihinde şehri etkileyen depremin saati olan 05.17’de durdurulmuştur. Bu depremde, şehirde 1066 kişi ölmüş, şehrin büyük kısmı yıkılmıştır. Müze, MÖ 3000 yılı civarında ilk kaydedilen yerleşimden günümüze kadar olan döneme ait nesneleri, dört bölümde sergiliyor. Bölümler: Arkeoloji, Etnoğrafya, Tarih ve Sanat Tarihidir.

MAKEDONYA MÜZESİ:

Giriş ücretsizdir. 1924 yılında kurulan müze, Eski çarşı bölgesinde Üsküp kalesinin yanındadır. Ülkenin en eski müzelerinden birisidir. Müze, 3 müze katılarak oluşturulmuştur. Birleşen bu üç müze: Arkeoloji, Tarih ve Etnoğrafla müzeleridir.

      

MİLENYUM HAÇI VE TELEFERİK:

Üsküp şehrinde, 1066 metre yükseklikteki Vodno dağının tepesinde bulunan 66 metrelik bir haç’tır. Ortodoks hıristiyanlar, yüksek yerlere haç dikmeyi çok seviyorlar. Bu haç olayı, Mostar şehrin de de görülüyor. Buradaki haçın, Kosova bölgesinden dahi görülebildiği söyleniyor. Haç: bölgedeki Hıristiyan varlığının 2000’nci yılı kutlamaları için dikilmiştir.

Haç inşaatına 2002 yılında başlanmıştır. Makedon Ortodoks kilisesi, Makedon hükümeti ve Makedonyalıların bağışlarıyla yapılmıştır. Vodno dağının en yüksek noktasındadır. Orada daha önce küçük bir haç bulunuyormuş ve bu yüzden bu alan “Haçın yeri” olarak isimlendiriliyor. 2008 yılında içine asansör kuruldu. 2009 yılında haçın yakınlarında, bir restoran ve hediyelik eşya satış yeri kuruldu. 2011 yılında ise “Millenium Cross Teleferiği” açıldı. Teleferik 3.5 km uzunluğundadır. Geceleri, haç ışıklandırılıyor. Son bir not: uzaktan belki fark edemeyeceksiniz, ancak bu haçın hemen yanına, İslamı temsilen bir minare yapımı sürüyor, yani eşitliğin ifadesi için haç ve minare yan yana olacakmış.

 

Bosna Hersek Saraybosna Sarajevo

8.381 kişi okudu!

 

Dünyaca ünlü seyahat rehberi “Lonely Planet” 2006 yılında yaptığı en güzel şehirler sıralamasında, Saraybosna şehrini 43 sırada göstermiştir. 2009 ve 2010 yılları arasındaki değerlendirme de ise, şehir görülmeye değer on şehirden birisi olarak seçilmiştir. Saraybosna, Bosna Hersek devletinin başkenti ve en büyük şehridir. Saraybosna vadisi içinde, Miljacka ırmağının çevresinde kurulmuştur. Şehirde ayrı bölgelerde de olsa: Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar bir arada yaşarlar. Şehrin çevresinde tepelerin etekleri vardır. Bu durum çok önemli, çünkü iç savaş sırasında, bu tepelere yerleşen Sırp ve Karadağlı vahşiler, şehri aylarca (3.5 yıl) kuşatma ve ateş altında tuttular, bu tepelere keskin nişancılar yerleştirdiler. Şehirde kuzeyden karasal iklim ve güneyden Akdeniz iklimi etkisi görülür. Yıllık ortalama hava sıcaklığı 9.5 derece civarındadır. En soğuk ay Ocak ayıdır. En güneşli ay ise Ağustos ayıdır. Şehir: 1984 yılında “Kış Olimpiyat Oyunları” na ev sahipliği yapmıştır. Şehir 2014 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçildi. 2019 yılında Avrupa Gençlik Olimpiyatları, bu şehirde yapılacaktır.

Şehrin ismi ve anlamı:

Osmanlılar burayı fetih etmeden önce ise, şehrin ismi “Vrhbosna” dır. Osmanlılar burayı ele geçirince şehrin ismi “Bosna-saray” olmuştur. Ayrıca: “Saray ovası” olarak da bilinirdi. Bu yüzden, günümüzde pek çok dilde, bu ifadenin kısaltılmış hali olarak “Sarajevo” kullanılmaktadır. Yani, şehrin günümüzdeki ismi “Sarajevo” dur.

   

Ulaşım:

İstanbul-Saraybosna arasındaki hava yolu yolculuğu yaklaşık 1.5 saat sürüyor. Saraybosna uluslar arası hava alanı: şehir merkezinin 1.6 km güneybatısındadır. Hava alanı ile şehir merkezi arasındaki ulaşım, rahattır. Otobüs durağı: hava alanı otoparkı dışında ana yol üzerindedir. Tramvay ile şehir merkezine ulaşabilirsiniz. Otobüs, her 30 dakikada bir var. Ulaşım için taksi tercih ederseniz, pişman olabilirsiniz, çünkü taksi ücretleri çok yüksektir.

 

Tarihi:

Şehirdeki ilk yerleşimcilerin, çok eski tarihlere dayandığı bilinmesine rağmen, yazılı kayıtlara göre burası, 9’ncu yüzyılda, uzun bir direnişin ardından Romalılar tarafından ele geçirilmiştir. 805 yılından sonra, bölgede Sırp Raşka kralığı ve 863 yılından sonra Hırvat Düklüğü egemen olur. 9’ncu yüzyılın sonlarında ise, I. Bulgar imparatorluğu hakim olur. 950 yılında, bu bölgeyi elinde bulunduran Sırp kralı Caslav’ın ölümünün ardından, burada bulunan Bosna derebeyleri, bağımsızlıklarını ilan ederler. Şehir: 1462 yılında, İsa-bag Ishakoviç tarafından kurulur. Bu yüzden: bazen kurucusu İsa-beg İshakoviç tarafından verilen ismiyle (Seher) anılır. Daha sonra, şehir tarihinde en önemli olaylardan biri gerçekleşir. Osmanlının bölgeye gelir. 1492 yılında, Sultan II. Mehmet, buraları ele geçirir. Miljacka nehri kıyısında, şehrin ilk kurulduğu alanda, büyük bayındırlık faaliyetlerine girişirler. Miljacka nehrinin sol kıyısında, bu bölgedeki ilk cami olan “Careva camisi” yapılır. Zaman içinde, kültürlerin, ticaret yollarının ve gezginlerin bir uğrak yeri olan şehir, özellikle 16’ncı yüzyılda Avrupa’nın en zengin şehirlerinden biri olur. Aynı zamanda, Türklerin, Avrupa’da kurdukları en büyük şehir ortaya çıkar. 1878 yılında Avusturya-Macaristan imparatorluğu bölgede egemenliği ele geçirir. Bu dönemde şehir modern fabrikalar ve Batı tarzı birçok okul ve kültür kurumu kurulmasıyla zenginleşmiştir. Aynı dönemde: Ulusal müze, Belediye Binası, Mahkeme, Ulusal Tiyatro Binası, Postane, Hastane ve diğer birçok yapı yapılmıştır. Ancak, 1914 tarihinde bu şehirde yapılan bir suikast sonucu Avusturya-Macaristan imparatorluğunun veliahtı öldürülünce, I. Dünya savaşı başlar. Şehir, 1918 yılında Yuğoslavya krallığına bağlanır.

Para birimi:

Bosna Hersek ülkesinin para birimi: Mart (KM) 1 euro: 1.95 KM dir. Şehirdeki çoğu mağaza, Euro kabul eder. Yine çoğu dükkan ve mağaza, kredi kartı kabul etmektedir.

 

Ne yenir-Ne içilir:

Buraya yolunuz düşer ve mahalli lezzetlerden tatmak isterseniz “köfte” ve “börek” önerilir. Köfte: sarımsak karıştırılmış soğan, çeşitli baharatlar ve ince kıyılmış kıyma ile yapılıyor. Özellikle, dana eti kullanılıyor. Uzunlukları 5 cm civarında olan köfteler, hemen yanında doğranmış kuru soğan, sos ve pide ile servis ediliyor. Pidenin üstüne de köftenin yağını döküyorlar. Yanında da yoğurt veya ayran servis ediliyor. Köfte yanında, şehirde tatmanızı önereceğim diğer lezzet “börek” tir. Boşnak böreği sipariş ederken: kıymalı isterseniz “burek”, peynirli isterseniz “sirnica”, ıspanaklı isterseniz “zelvenica” şeklinde söylemelisiniz. Özellikle sıcak yemenizi öneririm. Yani, sipariş verirken taze pişmiş olup olmadığını sorun. Yemek mekanı derseniz: özellikle “Tarık Hodzic” isimli ve bir zamanlar ülkemizde de futbol oynamış bir şahsın restoranı tercih edilebilir. Çünkü, gayet sıcak karşılama ve ilgi vardır. Şehirde bira tatmak isteyenler için öneri “Sarajevski Pivot” olabilir.

ŞEHRİN GEZİLMESİ:

Saraybosna şehrini gezmeniz için, şehirle ilgili bazı kişi ve olaylar hakkında bilgi sahibi olmanız gerekiyor. Bunları bilirseniz, şehri daha iyi tanır, daha iyi anlarsınız.

 

İsa-beg Ishakoviç:

İsa-beg İshakoviç, bir Osmanlı uç beyi olarak Üsküp Sancağında bulundu. Bu dönemde, günümüzdeki Üsküp ve Novi Pazar dahil olmak üzere, bazı şehirleri kurdurdu. 1464 ile 1470 yılları arasında Bosna Sancakbeyi olarak görev yaptı. Saraybosna kentinin kuruluş belgesi olarak kabul edilen “Vakufnan”da yazılanlara göre: 1457 yılında, Sultan II. Mehmet’in emriyle, bugün Cameva olarak bilinen bir cami yaptırdı. Ardından camiden çok uzak olmayan bir saray inşa ettirdi ve şehre “Valinin kalesi” anlamında “Saray” ismini verdi. (Bu sarayın Osmanlı döneminde tahrip edildiği ve burada bir askeri kamp ve kışla yapıldığı tahmin ediliyor.) Daha sonra ise, kapalı Pazar, hamam ve bir han yaptırdı. Yaptırdığı han kapısına “Burası iyi insanların mekanıdır” yazdırdı ve hana gelen Müslüman ve gayri müslimlere, sıcak yemek ve 3 gün konaklama imkanı sağladı. Ölümünden sonra nereye defnedildiği bilinmiyor. Ancak tahminlere göre: Careva camisi (Sultan camisi) bahçesinde bulunan ve mezar taşında yazı bulunmayan mezarlardan birine defnedildiği düşünülüyor.

 

Dinsel yapı:

Şehrin en önemli özelliği dinsel yapısıdır. Burada: Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar bir arada yaşıyorlar. Zaten: burayı turla ziyaret ederseniz, yerel rehberler de, size şehri ve özellikle iç savaşı anlatırken: Her ne kadar 3.5 yıllık kuşatma sırasında çok sıkıntı çekseler de, kendilerine aynı dönemde yardımcı olan birçok Sırp ve Hırvat arkadaşlarının olduğunu ve asla bunlara karşı kin beslemediklerini söylüyorlar. Evet: şehir, yüzyıllardır var olan İslam, Ortodoks, Katolik ve Yahudi üyeleriyle tanınır. Bunların dini mabetleri, cami, kilise ve sinagog birbirlerine sadece yürüme mesafesindedir. Şehir: çok uzun ve zengin tarihi, dini ve kültürel çeşitliliği nedeniyle, Avrupa ve Balkanların “Kudus” ü olarak tanınır. Bu şehirde: “Bosnalıyım” demek “Müslamanım” ve “Hersekliyim” demek ise “Hıristiyanım” anlamındadır.

 

Tarihi değiştiren suikast:

1914 yılında, bölge Avusturya-Macaristan imparatorluğunun işgali altındadır. Ancak, Sırplar bu durumu yani işgali kabullenmezler. 28 Haziran 1914 tarihinde Bosna Gençlik Derneği üyesi Sırp Lise öğrencisi Gavrilo Princip, şehri ziyaret eden Avusturya veliaht Prensi Friar Ferdinand ve karısı Sopnie Hotek’i: Latin köprüsü denen yerde suikast sonucu öldürür. Avusturya, bu cinayetten Sırbistan ülkesini sorumlu tutar ve ülkeler, birbirine karşı savaş ilan ederler ve böylece I. Dünya savaşı başlar. Sonraki yıllarda, suikastçı Princip’in bir özgürlük savaşçısı mı yoksa bir terörist mi olduğu hala tartışılmaktadır.

 

Gazi Hüsrev Bey:

Saraybosna şehri tarihinde çok özel bir yeri vardır. Kendisi: tanınmış bir Osmanlı ailesinin çocuu olarak, 1480 yılında Yunanistan Serez’de doğmuştur. Babası Ferhat Bey, yüksek mahkeme görevlisi bir Bosnalıydı. Annesi, Osmanlı Prensesi Selçuk ise Sultan 2’nci Beyazıt’ın kızıydı.1521 yılında, Belgrad şehrinin fethi sırasında, Hüsrev Bey, muazzam askeri manevralarla ve savaşta gösterdiği olağanüstü cesaretle “Gazi” ünvanı aldı. Aynı yıl, Kanuni Sultan Süleyman, kendisine Sancak Beyi ünvanını verdi ve 1541 yılında, ölümüne kadar kaldığı Bosna’nın hükümdarı olarak atandı. Kendisi Saraybosna şehrine geldiğinde, yaptığı faaliyetlerle şehir kısa zamanda 50 bin kişinin yaşadığı bir yer haline geldi ve Osmanlı imparatorluğunun Avrupa kısmındaki en büyük şehir oldu.

Bu sürede: Fatih Camisini yeniden yaptırdı. Ayrıca: Gazi Hüsrev Bey camisi, kütüphane, medrese, saat kulesi, hastane ve daha birçok ünlü binayı yaptırdı. 1541 yılında, Karadağ’da öldü ve naaşı, Saraybosna şehrine getirilerek yaptırdığı caminin bahçesindeki türbeye gömüldü.

İç savaş dönemi:

1990 yılında, ilk genel seçimler yapılır, Cumhurbaşkanı Alija Izetbegoviç, Bosna Hersek’in bağımsızlığı için sivil referandum yapar ve ardından Bosna Hersek Cumhuriyeti kurulur. Ancak, ardından etnik guruplar arasında çatışmalar çıkar. Saraybosna şehri, 3.5 yıl fiziksel abluka altına alınır. Şehir bu dönemde büyük maddi yıkım ve çok sayıda insan kaybı ile birlikte ezilir. Sırp Cumhuriyeti ordusu ve Sırp militanların keskin nişancıları ve topçu ateşi: 1601 çocuk dahil olmak üzere 10.615 kişiyi öldürürler. Ayrıca 50 bin kişi yaralanır. Belediye binası yıkılır, şehirdeki birçok kültürel, tarihi konut ve dini yapı hasar görür. Bu öldürülen binlerce kişi nedeniyle, şehrin futbol stadyumu mezarlığı dönüştürüldü. Günümüzde, şehir merkezinin sadece birkaç blok ötesinde bazı binalar hala kurşun delikleriyle işaretlenmiş olarak durmaktadır. Bunları gezerken bizzat göreceksiniz.

 

 

 

 

ŞEHİRDE GEZİLECEK YERLER:

STARİ GRAD-ESKİ ŞEHİR:

Saraybosna şehrinin en eski ve tarihsel olarak önemli parçasıdır. Şehrin kalbindeki bu bölümde, 15’nci yüzyılda, Osmanlı döneminde İsa-beg Isakoviç tarafından kurulan eski şehir pazarı olan Bascarsıja (ben yazıda Baş çarşı olarak belirteceğim) bulunmaktadır.

 

BASCARSİJA-BAŞ ÇARŞI:

Ortaçağ döneminde, günümüzdeki Baş çarşının bulunduğu bu bölümde “Stara Varos” denen bir yerleşim yeri bulunduğu, daha küçük bir ticaret alanı olduğu biliniyor.

1460 yılında, İsa-beg Ishakoviç, Miljacka nehrinin sağ kıyısında bulunan bu küçük ticaret merkezini, bir çarşı haline getirdi. Han ve dükkanlar yaptırdı. “Bascarsija” kelimesi Türkçeden türetilmiştir. Türkçe “baş” kelimesi “kafa” anlamına gelir. Bununla birlikte, bazı durumlarda çarşı veya market anlamına da gelir.

Takip eden dönemde yani Gazi Hüsrev Bey zamanında ise (1521-1541) yine burada: Bey camii, medrese, kütüphane, tekke ve hamam yaptırıldı. Böylece Baş çarşı denen yerde, 200’den fazla dükkan ve halka açık bir de mutfağı olan Taşlıhan ortaya çıktı.

17’nci yüzyıla gelindiğinde, çarşıda çeşitli loncaların bulunduğu 46 ayrı çarşı oluştu. Altın zamanında, Baş çarşı, sadece Saraybosna şehrinin değil, Balkanların en büyük ticaret merkezi haline geldi ve dükkan ve mağaza sayısının 12 bin civarını bulduğu bilinmektedir.

Ancak: Avusturya-Macaristan imparatorluğu işgali sırasında, Baş çarşının altın çağı birden bitti. Savoylu Habsburg Prensi, bütün şehri yakıp yıktı. İşgalin ardından, Baş çarşı yeniden inşa edildi, ancak 1857 yılında bu kez yangın çıktı ve çarşı yine büyük ölçüde hasar gördü.

Sonuç olarak: Osmanlı etkisinin azalmaya başlaması ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu otoritesinin dayatması sonucu, ucuz sanayi mallarının gelişmesiyle Baş çarşı esnafı zor zamanlar geçirmeye başladılar. Özellikle, II. Dünya savaşından sonra, en zor dönemler yaşandı. Neyse ki, 1984 yılındaki Kış Olimpiyatları için yapılan tadilatlar sonucu, Baş çarşı ya yeniden bir hava geldi.

Günümüzde, burası şehrin tarihi ve kültürel merkezidir. Şehrin en önemli turistik mekanıdır. Baş çarşı, Mijacka nehri boyunca birkaç sokaktan geçiyor ve güvercinlerle dolu bir meydanda, ahşap sebil çeşmesinin önünde bitiyor.

Bosnanın gülleri:

Evet: buradaki açık Pazar, Şubat 1994 tarihinde, Karadağ topçusu ateşiyle vuruluyor ve 68 kişi ölüyor. Karadağlılar yanlışlıkla vurduk diyorlar. Ancak, elbette açık pazarın vurulmasında yanlışlık mümkün değil, vahşetin boyutlarının bilinmesi açısından bu önemli. Hatta: şehirde gezerken bazı yerlerde “Bosnanın gülleri” denen, yerde işaretler, kırmızı boyalı işaretler göreceksiniz. Bu işaretler, bombalama sırasında, bombaların düştüğü yerlerden birkaç tanesinin gösterilmesi için yapılmış işaretlerdir. Boşnaklar: bu 68 kişinin bombalanarak öldüğü yere isimlerini yazmışlar ve inadına Pazar yeri olarak kullanmayı sürdürmüşler.

 

Sebil:

Sebil Mehmet Kukavica Paşa tarafından 1754 yılında yapılmıştır. Ancak orijinal yapı, yaklaşık bir yüzyıl sonra, yangında tahrip olmuş ve 1913 yılında şu anda görülen sebil dikilmiştir. Mimari Alexander Wittek.

Taşlıhan:

Saraybosna şehrinde, hem gezginlere hem de atlara hizmet eden üç kervansaraydan biridir. Taşlıhan; bölgede türünün en büyüğü olarak göze çarpar. Dubrovnikli usta işçiler tarafından yapılmıştır. Kurşunla işlenmiş bazı bölümleri, dikkat çeker. Taşlıhan birkaç kere yanmış ve son olarak 1879 yılındaki yangında yanarak tamamen yok olmuştur. 1912 yılında, Bezistan tarafında yeni inşa çalışmaları sırasında hanın kalıntıları tamamen kaldırılmış, sadece duvar bölümleri kalmıştır. Daha sonra, yine burada yapılan Avrupa Otelin yenilenme ve genişletme çalışmaları sırasında, otelin yaz bahçesi altında yapılan arkeolojik çalışmalarda, Taşlıhan’ın temellerinin bulunduğu bölümler ortaya çıkarılmıştır. Bosna Hersek Ulusal Anıtların Korunması Komitesi, 2004 yılında bu arkeolojik alanı ve Taşlıhan kalıntılarını koruma altına almıştır.

         

Gazi Hüsrev Bey Camisi-Begova Camisi:

1530 yılında yapıldı. Yapıldığı yıllarda, Saraybosna şehrinin gelişimi için büyük önem taşımıştır. Osmanlı imparatorluğunun baş mimari olan İstanbullu mimarlardan Pers olan Tebrizli Tibris Ajem Ali tarafından tasarlandı. Dubrovnikli ustalar tarafından yapıldı. 108 metre uzunluğundaki cadde boyunca uzanır. Caminin boyutları: merkez kubbesi 26 metredir. Minare yüksekliği 47 metredir. Kubbe, daha küçük kubbe ve yarı kubbeler ile tamamlanır. Caminin içi, sıra dışı sanatsal güzelliklerle doludur. Günümüzde görülen kubbenin şekli, 1893 yılı yapımıdır. Bahçede 1530 yılından bu yana bir kuyu bulunuyor. Ayrıca, yine caminin bahçesinde iki türbe vardır. Bu türbelerde: Gazi Hüsrev Bey, eşi ve daha sonra bir arkadaşı Dalmaçyalı Murad-beg Tardiç gömülüdür. Caminin diğer bazı özellikleri daha var. 1898 yılında, dünyada elektrikle aydınlatılan ilk camidir. Yine bu camide ilk kez uygulanan bir sistem var. Caminin 40 adım yakınına “Umumi tuvalet” yapılmış. Günümüzde de bu tuvalet faaldir. Yine bu camide bir özellik: camide sebilin hemen yanında üstünde boşluk bulunan bir kaya parçası var. Bu kaya parçasının boşluğuna: hayvanlar için, kuşlar için su konuyormuş ve bu iş için vakıftan maaş alan bir kişi görevlendirilmiştir. Caminin avlusunda: namaz saatlerinin kesin olarak belirlenmesi için yapılan ölçümleri ayarlayan muvekithane vardır. Saat kulesindeki saat, ay saatine ayarlandığından, günler uzadığında saatin ayarlanması gerekmekteydi. Cami: iç savaş sırasında tahrip edilmiş ve savaş sonrasında, Suudi Arabistan fonlarıyla restorasyona tabi tutulmuştur.

Saat kulesi:

Camiye yakındır. 17’nci yüzyılda Avusturya-Macaristan işgalinden sonra yapılmıştır. Kuleyi yaptıran Gazi Hüvrev-beg’dir. Bosna Hersek ülkesindeki en büyük saat kulelerinden birisidir. Kulenin üstündeki saati, haftada bir ayarlamak için tırmanılan 76 basamaklı ahşap merdiven vardır. Kule, 1697 yılındaki yangından sonra 1762 yılında restore edilmiştir. Saatin en büyük özelliği, “ay saatini” göstermek üzere ayarlanmıştır. Avrupa’da ay saatine göre ayarlanan tek saattir. Bu saate göre: Saraybosna’da yeni gün: saat 12.00’de gün batımında başlıyor.  Ancak günlerin uzunluğu yıl boyunca değiştiği için: saatin doğruluğunu sürdürmesi için, bir muvekit görevliydi. Bey Camisinin avlusunda: dikkatli teknikler ve hassas enstrümanlar yardımıyla tam zamanın hesaplanacağı bir muvekithane yani bir tür rasathane bulunmaktaydı. Saat: 1875 yılında Londra’dan Saraybosnalı tüccarlar Hasimaga Glodo ve Mehaga Kapetanoviç tarafından getirilmiştir. Ünlü bir saatçi ve Saraybosna’dan eski muvekit, Abdullah Kasumagiç, saat yüzlerinin dördünde, el ve numaraları yaldızla süsledi. Eski saat: Vratnik Camisine götürülmüştür. Kulede bulunan ay saati: 1967 yılında onarılmıştır.

Gazi Hüsrev Bey Medresi-Kurşunlu Medresesi:

Caminin yakınlarındadır. Medreseler, 15’nci yüzyılın başından itibaren, Bosna Hersek’te Müslüman nüfus için orta ve yüksekokul olarak yapılmıştır. Gazi Hüsrev Bey Medresesi, 1537 yılında kurulmuştur. Kurşun kubbeleri nedeniyle Kurşunlu Medresesi olarak da bilinir. Hatta: Gazi Hüsrev Beg’in annesi Selçuklu’nun ismine atfen “Selçukluya” medresesi olarak da anıldı. Burası zaman içinde, binlerce Boşnak imam, müftü, hafız ve aynı zamanda filozof, sanatçılar ve akademisyenler yetiştirdi. Günümüzde, burası ortaokul olarak görev yapıyor.

           

Kütüphane:

1537 yılında Gazi Hüsrev Bey tarafından kurulmuştur. Vasiyetine göre: burası İslami bilimler, İslami kültür mirası ve diğer benzer bilimsel disiplinler için özel bir kültür ve araştırma kurumudur. 1863 yılında, Bey camiinde özel bir alana geçene kadar, Kurşunlu Medresesinin bir parçasıydı. Kütüphane koleksiyonu büyümeye devam ettikçe, daha sonra 1935 yılında Fatih camiinin yanındaki binaya taşındı. Burası da iç savaş başlayıncaya yani 1992 yılına kadar kullanıldı. 2013 yılında Baş çarşının merkezinde, özel olarak tasarlanmış bir yere taşındı. Günümüzde, hemen Mijecka nehrinin yanında, büyükçe bir binadadır. Giriş kapısının hemen yanında, büyük burgulu sütunlar dikkat çeker. Daha sonra ise, Selçuklu motifleriyle bezenmiş kapı bölümü görülür. Binanın cephesindeki mermer levhada şunlar yazılıdır “25-26 Ağustos 1992 gecesi, Sırp milisler tarafından, bu kütüphane olarak kullanılan binada bulunan, yaklaşık 2 milyon kitap yakılmıştır” Evet yazının son bölümü “Unutma, kazan” diye bitiyor. Sırp milisler, burada çıkarılan yangın sonucunda yanmayan kitapları, kesici aletlerle parçalamaya çalışmışlar.

Eski Yahudi Tapınağı-Sinagog:

Saraybosna şehrindeki Yahudiler için en eski ibadet yeridir. Saraybosna Baş çarşıda, küçük bir Yahudi mahallesi olan Velika Avlija olarak da bilinen kasaba, 16’ncı yüzyıl sonlarında inşa edilmiştir. Burası: 1697 ve 1788 yılındaki yangınlarda büyük hasar görür. 1788 yılındaki yangında Sinagog’un çatısı çöker. Yapının bugünkü görüntüsü, 1813 yılından kalmadır. 1941 yılında Nazi işgali başladıktan sonra, Sinagog yağmalandı ve yıkıldı. Saraybosna’daki Yahudiler toplama kampına gönderilmeden önce burada gözaltına tutuldular. II. Dünya savaşından sonra tapınak depo olarak kullanıldı. Savaştan sonra 1957 yılında yapı büyük çaplı yeniden inşa edildi ve 1966 yılında Bosna Hersek ülkesinin Yahudi Müzesi ve Saraybosna Müzesinin eki olarak ziyarete açıldı. Eski Yahudi Tapınağı 2003 yılında ulusal anıt yapıldı.

 

Brusa Bezistan:

Burası bir müzedir. 1551 yılında Baş çarşının merkezinde, Kanuni Sultan Süleyman’ın veziri Rüstem Paşa tarafından yaptırılmıştır. Günümüzde, müze olarak kullanılır ve müzenin kalıcı sergilerine ev sahipliği yapar. Müzede sergilenenler, üç kronolojik döneme ayrılır. Tarih öncesi, antik dönem ve ortaçağlar. Bezistan galerisi, Osmanlı döneminden Osmanlı askerlerinin kullandığı değerli silah parçaları ve Saraybosna’daki Avusturya-Macaristan yönetimi dönemi unsurlarını içeriyor. En çok dikkat çeken ise: Osmanlı Saraybosna ticaret merkezi olan Eski Çarşı’nın modelidir. Avusturya-Macaristan işgalinden önce, şehri olduğu gibi gösteren model ise, 1950’lerde usta Karisik tarafından oluşturulmuştur.

Eski Ortodoks Kilisesi:

Şehrin en eski ibadethanelerinden biridir. 16’ncı yüzyılın ortalarında inşa edildiği sanılıyor. Ancak daha önce de burada bir kilise bulunduğu biliniyor. Kilise, tarih boyunca birçok kez yakıldı, ancak her zaman yeniden inşa edildi. Son restorasyonu 1726 yılında yapıldı. Kilise, 1889 yılında kurulan kendi müzesini barındırıyor. Koleksiyonundaki simgeler göz önüne alındığında, dünyanın en önemli Ortodoks müzelerinden birisi olarak kabul ediliyor. Müze, ünlü kodeks, 1307 Saraybosna tebliği ve eski sikkeler, giyim, silahlar ve nadir el yazmalarını içeriyor.

Vijecnica-Belediye Binası:

Avusturya-Macaristan işgal döneminde, Saraybosna şehrinde inşa edilen en abartılı binadır. Dünya medeniyetlerinin buluşması olarak sembolize edilmektedir. Proje, doğu ve batının kusursuz mimari birliği olan sözde Mağribi tasarımını öneren Alexander Wittik tarafından yapılmıştır. 1896 yılında açılan bina, o günden bu yana şehrin sembolü olarak kullanılmaktadır. Şehrin birçok fotoğrafında bu bine görülür. II. Dünya savaşından sonra, bine, Bosna Hersek Ulusal ve Üniversite kütüphanesi olarak kullanılmıştır. Son iç savaş döneminde ise, 25-26 Ağustos 1992 gecesi, bina ateşe verilmiştir. Kütüphane koleksiyonunun yaklaşık yüzde 90 lık bölümü yanmış ve bina, Saraybosna kuşatması trajedisinin sembolü olmuştur. Binanın yeniden inşaatı, 1996-2014 yılları arasında tamamlanmıştır.

 

ŞEHRİN DİĞER YERLERİNDE GEZİLECEK ESERLER;

Careva Camisi:

Bosna Hersek ülkesinin en eski camisi olan bu cami, Miljacka nehrinin güney tarafında, Vali İsa-beg Ishakoviç tarafından 1457 yılında yaptırılmıştır. Nispeten küçük ve çevrede yaşayanlar için yemek yapılarak dağıtılan ahşap cami, 550 yıllık süreçte birkaç kez yeniden inşa edilmiş ve genişletilmiştir. Cami açıldıktan 5 yıl sonra, 1462 yılında, nehrin karşı tarafından ticaret merkezi Bascarsija açılır. Caminin ismi “Fatih Sultan Mehmet camisi” olarak da biliniyor. Çünkü, İsa-beg: Bizanslılardan İstanbul’u alan Fatih Sultan Mehmet’in ismini camiye vermiştir. 1480 yılında cami, çıkan bir yangın sonucu yanar. Aynı yerde, yeniden inşa edilir. Günümüzde görülen cami ise, 1566 yılında yapılmıştır. Finansmanı ise, Kanuni Sultan Süleyman tarafından sağlanmıştır. O dönemde, imparatorluğu baş mimarı Sinan idi, caminin Mimar Sinan’ın öğrencisi veya bir arkadaşı tarafından yapıldığı düşünülüyor. Takip eden dönemde, cami yine hasar görür ve sürekli olarak restore edilir. Özellikle II. Dünya savaşı ve iç savaş yıllarında ağır hasarlar söz konusu olur.

Gelelim caminin mimari özelliklerine: cami üçgen sundurmalı, merkez cami modelindedir. Mümkün olduğunca fazla kişinin ibadet edebilmesi için, 1847 yılında, her üç tarafında değişiklik yapılmış ve ayrı bölümler merkeze birleştirilmiştir. Merkezi kubbe, Osmanlı mimarisinin klasik dönemine ait tipik bir eserdir. Minare: Bosna Hersek ülkesindeki en güzel eski eserlerden biri olarak kabul edilir. Caminin arkasındaki mezarlıkta, 15 ve 19’ncu yüzyıllardan kalma mezarların taşları ilgi çekmektedir. Yukarıda sözünü ettiğim gibi, şehrin ve bu caminin ilk kurucusu İsa-beg Ishakoviç’in mezarının da net olmasa da burada bulunduğu tahmin ediliyor. Caminin son restorasyonu Tika tarafından 2013 yılında tamamlanır. Günümüzde, burada aynı anda 500 kişi ibadet edebilmektedir.

 

 

Mevlevihane:

Evliya Çelebi’nin 1659 yılında Saraybosna ziyareti sırasında şehirde 47 tane tekke olduğunu yazar. Mevlevihanenin 1462 yılında ilk olarak burada kurulduğu biliniyor. Bu Mevlevihaneden söz ederken: Seyahatnamesinde “Malaçka nehri kenarında, cennet bağı gibi bir yerde olup semahane ve meydanlı bir Celaleddin-i Rumi Tekkesi” ifadesiyle övgüyle bahsettiği İsa Bey Tekkesi, 1954 yılında, Tito Yuğoslavyasının kültür politikalarının bir sonucu olarak yıkılan birçok Osmanlı dönemine ait eserle aynı kaderi paylaşmıştır. Saraybosna Mevlevihanesi, Selçuklu Belediyesinin finansmanında, aslına büyük ölçüde uygun olarak hazırlanan projeler dahilinde Tika tarafından yeniden inşa edilmiştir. Günümüzde “Balkanlar Mevlana Araştırmaları Merkezi” olarak kullanılmaktadır.

Saraybosna Katedrali:

1884 tarihinde yapılmış ve 1889 tarihinde kutsanmıştır. Yapı: Romaneks ve Gotik unsurların bir araya getirilmesiyle düzenlenmiştir. Yapıldığı yer, Avusturya-Macaristan imparatorluğu döneminde kullanılan Pazar yeridir. Ön taraftaki kare ve içinde çan bulunan kulelerin yüksekliği 43 metredir. Batı kulesindeki çanın ağırlığı 2.5 tondur. Doğu kulesinde ise 5 küçük çan vardır. Ana girişin üstündeki kemer ve dekoratif cam vitrayla zenginleştirilen rozetin altında, İsa’nın kalbi heykeli bulunur. Ana giriş kapısı üstünde ise kutsal üçlü kabartması vardır. Katedralin hemen önündeki meydanda, 1997 yılında şehri ziyaret eden Paza II. John Paul heykeli vardır.

      

Latin Köprüsü-1’nci Dünya Savaşının başlatıldığı yer:

Eski şehri, Skenderija mahallesine bağlamak için, sığ Miljacka nehri üstünde bir köprü var. Bu köprünün ismi “Latin köprüsü” dür. Şehrin en eski köprüsüdür. 1914 yılında, bu köprünün bir ucunda, Hapsburg tahtının varisi: 18 yaşındaki bir Sırp tarafından öldürülmüştür. Böylece birinci dünya savaşı kıvılcımlandı ve iki büyük imparatorluğun yani Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorluğu yok oldu. Köprünün kuzey ucunda mütevazi bir müze vardır. Gavrip Princip’in, diğer katil suikastçılar tarafından öldürülmesinden sonra, Archuduke Frans Ferdinand’ın motosikletini görmeye nasıl başladığı anlatılıyor. Müze, yıllar boyunca hem milliyetçi ve hem de sosyalist bir kahraman olarak görülen Princip’in, gelişen algısıyla değişti.

 

 

 

Morica Han-İbrahim-aga Hanı:

1551 yılında Osmanlı döneminde inşa edilmiştir. 1697 yılında çıkan bir yangından sonra, günümüzde görüldüğü şekliyle yeniden yapılmıştır. Gazi Hüsrev Beg Vakfından finanse edilen binalardan biridir. Saraybosna’da hayatta kalarak günümüze ulaşan tek handır. Faaliyette bulunduğu dönemde: 300 yolcu ve 70 at ağırlayabiliyordu.

Evliya Çelebi, 1659 yılında Saraybosna şehrine yaptığı ziyarette burayı tanımlamış ve isminin “İbrahim aga” olduğunu yazmıştır. Ancak, bazı kaynaklar bu hanın isminin: 1747-1757 yılları arasında Osmanlı imparatorluğuna karşı isyanlara katılan Moric kardeşlerden geldiğini söylerler.

Hanın tarihi geçmişindeki en önemli olay: 1878 tarihinde Saraybosnalılar, bu handa bir araya geldiler ve Avusturya-Macaristan imparatorluğunun, Bosna Hersek ülkesini işgalini protesto ettiler.

Han, tamamen yıkıldığı 1957 yılından önce çok sayıda yangın geçirdi. 1971-1974 yılları arasında ise yeniden inşa edildi. Birinci katta 43 oda ve günümüzde, Ömer Hayyam’ın şiirleriyle dekore edilmiş bir İran halı dükkanı vardır. Üst katta ise, genellikle hukukçuların büroları bulunuyor. Ayrıca, ikinci katta “Mladi Müslümanlar” örgütünün bürosu bulunuyor. Bu örgüt: II. Dünya savaşının başlamasına yakın bir dönemde Aliya İzzetbegoviç ve arkadaşları tarafından, Osmanlının bölgeden çekilmesinden sonra, sahipsiz kalan bölge Müslümanlarının haklarını korumak için kurulmuştur.

Ferhat Paşa Camii-Banja Luka:

Cami 1579 yılında tamamlanmıştır. Efsaneye göre: camiyi yaptıran Ferhat Paşa: minarenin içindeki ustaları, ondan daha güzel bir şey inşa etmelerini önlemek için, kilitlemeye karar vermiştir. Mimari olarak dış cephesi 18 metre ve minare 43 metre yüksekliktedir. Merkezi kubbe ile tipik bir klasik Osmanlı tasarımıdır. Şehirdeki diğer camilere kıyasla daha küçüktür. Dışarıda bir avlu, çeşme ve mezarlık bulunur. Ancak bu güzel Osmanlı eseri de, diğerleri gibi 1993 yılında Ortodoks Sırplar tarafından yıkılmıştır. Cami, yeniden inşa edilmiş ve 2016 yılında tamamlanarak hizmete girmiştir.

    

Bosna Tarih Müzesi:

Merkez tren istasyonunun 100 metre yakınındadır. Giriş ücretlidir. (4 KM) Müzede: kuşatma sırasındaki görüntüler ve sakatlanan Bosnalıların görüntüleri ekrandan gösteriliyor. Ayrıca, çocuklar tarafından çizilmiş savaş resimleri de sergileniyor. Üst kat sergilerinde: şehirde yaşanan Sırp vahşeti, yakılan kamu binaları, Sırp tetikçilerin öldürdükleri sivillerin resimleri görülüyor. Burada özellikle görmenizi istediğim resim: o dönemin başbakanları Tansu Çiller ve Benazir Butto’nun, çelik yelek giyerek buraya yaptıkları ziyaretin görüntüleridir.

 

Bosna Hersek Ulusal Müzesi:

Müze binası, ilk olarak 1850 yılında tasarlanmış ve 1888 yılında yapılmıştır. 1913 yılında ise genişletilmiş ve günümüzdeki görünümüne kavuşmuştur. Binanın cephesi: İtalyan Rönesans stilindedir. İç kısımdaki pavyon bölümleri ise: Çek mimar Karel Parik tarafından düzenlenmiştir. Bu pavyonlar: arkeolojik, doğa tarihi ve kütüphane bölümleri olarak ayrılmıştır. İç savaş sırasında müze büyük hasar görmüş ve uzun süre kapalı kalmıştır. Günümüzde ise, ziyarete açıktır. Müzede: Sefarad Yahudilerine ait el yazmaları ilgi çeker. Bu el yazmalarına: Haggadah denir. Bu resimli el yazması metinler, 1350 yılında Barselona’da hazırlanmıştır. Metinler: dana derisi üzerine, ışıklı bakır ve altın ile yazılmış ve resmedilmiştir. Metinler içinde, 34 sayfalık, İncil’den sahneler bulunan ilgi çeker.

Aliya İzzetbegoviç Mezarı ve Müzesi:

Bizim için Atatürk ne ise, Bosnalılar için de Aliya İzzetbegoviç aynıdır. Mezarlık içinde: küçük bir anıtmezar görülüyor. Son yıllarda, bu anıtmezarda, askerler nöbet tutmaya başladılar. Çünkü, Hırvatlar, İzzetbegoviç’in mezarına bile tahammül edemiyorlarmış. Bir ara, mezarı bile bombalamışlar. Yani, Aliya İzzetbegoviç, Bosnalılar için çok çalışmış bir Cumhurbaşkanı olarak hatırlanıyor. Müze: Kovaçi şehitliğine sırtını vermiş, birbirine sur ile bağlanan, 16’ncı yüzyıl Osmanlı eseri iki kuleden oluşuyor. Birinci kulede: Aliya İzzetbegoviç’in özel hayatı, kitapları, mektupları, fotoğrafları ve yaşam boyunca aldığı ödüller sergileniyor. İkinci kulede ise: savaş sırasında Boşnaklar üzerinde yapılan etnik temizlikle ilgili belgeler, savaş fotoğrafları sergileniyor. Ayrıca, direnişçilerin kullandıkları el yapımı silahlar ve Aliya İzzetbegoviç’in beresi görülüyor.

 

ŞEHİR ÇEVRESİNDE GEZİLECEK YERLER:

       

Bosna Tünel Müzesi-Kurtarma Tüneli:

Saraybosna kuşatması sırasında, 1992-1995 yılları arasında, Saraybosnalılar tarafından yapılmıştır. Şehir merkezine 17 km uzaklıktadır. Gitmek isterseniz, bir taksiye binmelisiniz. Ayrıca şehir merkezinden Turizm ofisi tarafından kişi başı 12 euroya tünel gezisi düzenleniyor. Yalnız tünelin sadece 5 metrelik bölümü gezdiriliyor, geri kalan bölüm çökme tehlikesi nedeniyle gezdirilmiyor. Evet, tünelin yapımı için 8 saatlik vardiyalar halinde çalışan Bosnalı gönüllülerin çalışmaları sonucu 4 ayda tamamlanmıştır. Yükseklik ve genişlik 1 ile 1.5 metre kadardır. Çıkış yerleri, Sırp güçleri tarafından bulunmaması için “L” şeklinde kazılmıştır. Yaklaşık 800 metrelik tünel, Saraybosna hava alanının altında uzanmaktadır. Başlangıç noktası: Müslüman bir ailenin arka bahçesidir. Saraybosna hava alanını kontrol altında tutan Birleşmiş Milletler güçleri ve şehrin mahalleleri arasında bağlantıyı sağlıyormuş. Sırp güçlerin şehri kuşattığı 3.5 yıl boyunca, şehir için bir yaşam hattı sağlamıştır. Tünel yüzünden pek çok insan kurtarıldı. Kuşatma şehri ve dünya ile tek bağlantı anlamına geliyordu. Savaş yani kuşatma yıllarında, buradan şehre 20 milyon ton gıda girmiş ve 1 milyon insan, bunlarla sağ kalmayı başarmıştır.

Kış Olimpiyatları pisti:

Olimpiyat oyunlarının Saraybosna şehrine verildiği yıllarda, Saraybosna şehrinin dahil olduğu Yugoslavya komünist olmasına rağmen, Sovyetler Birliğiyle uyumlu olmaması nedeniyle, olay Soğuk Savaşın başarısı olarak yorumlandı. 1990 yıllarındaki iç savaş: şehrin güneyindeki Trebevic dağındaki bobsled ve luge pisti de dahil olmak üzere, birçok spor mekanına zarar verdi. Sonrasında yapılan birçok yenilemeye rağmen, buralar temelde terk edilmişlik algısından kurtulamadı. Günümüzde: şehir merkezinden yapılacak 10 dakikalık taksi yolculuğuyla, Trailhead denen tuhaf olimpiyat harabesini görebilirsiniz. Günümüzde: burada kalın çam ormanlarından geçerek iyi işaretlenmemiş parkurlarda yürüyüş yapan ve yol boyunca çeşitli pistlere tırmanan kişiler mevcuttur. Ayrıca: yeni açılan Aspen kayak merkezinin yakınlarındaki Pino Nature Hotel, dağın muhteşem manzarasına sahip bir spa ve terasa sahiptir. Ancak kuru bir mekandır.

 

Hırvatistan Dubrovnik Ragusa

6.255 kişi okudu!

George Bernard Shaw; 1929 yılında Dubrovnik şehrini ziyaret ettiğinde, şu ünlü sözleri söylemiştir “Yeryüzünde cenneti görmek istiyorsanız, Dubrovnik’e gelmelisiniz” İngiliz dergisi Marie Claire, Dubrovnik şehrini 2011 yılında, dünyanın en iyi 20 tatil beldesinden biri olarak seçti. New York Times: 2012 yılında dünyanın en iyi turistik yerleri listesinde, Dubrovnik 36’ncı sırada yer buldu. Dünya Turizm Örgütüne göre, 2011 yılında 9.9 milyon yabancı turist ile, Hırvatistan, Akdeniz’in en çok ziyaret edilen 6’ncı turizm bölgesi oldu. Şehir, 1979 yılında UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası Listesi”ne dahil edilerek koruma altına alınmıştır. Hırvatistan Avrupa Birliği üyesi olduğu için, Balkanlar Turunda, diğer birçok sınır geçişinin aksine, buraya girişte, sınırda en az 2 saat beklemeyi göze almalısınız. Polis, diğer sınırlardan farklı olarak otobüse biniyor ve tek tek resimlere bakarak pasaportları topluyor.

Şehri tanıtmaya başlamadan önce, yine belirtmek isterim ki, bu şehir çok pahalıdır. Ana cadde üzerindeki kafeler çok pahalıdır, ara sokaklardaki kafeler ise daha az pahalıdır. Ortak özellikleri pahalı olmalarıdır. Restoran ve kafelerde, hatta dondurma alırken bile, önce Euro alırmısınız diye mutlaka sorun. Almıyorsa kredi kartı kabul edermisin diye sorun, onu da almıyorsa başka yere gidin.

   

Genel:

Dubrovnik, Hırvatisyan ülkesinin Adriyatik denizi kıyısında, Ortaçağdan kalma tarihi eserleri bulunan bir turizm merkezidir. Ancak bu tarihi eserlerin büyük çoğunluğu, iç savaş sırasında zarar görmüştür. Halbuki şehir askerden arındırılmıştı. Yine de Sırp ve Karadağ askeri güçleri tarafından kuşatılan şehir, 7 ay süresince, ağır şekilde yıkıma tabi tutulmuştur.

UNESCO tarafından yapılan çalışmalar sonucu, bu eserlerin bir kısmı, 2005 yılında sonra restore edilmiştir. Yani, şehir 1979 yılından bu yana, tümüyle UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası Listesi” ne dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Şehrin korucuyu azizi Sveti Vlaho (Saint Blaise) dur. Şehrin birçok yerinde, bu şahsın heykellerini göreceksiniz. Her yıl, 3 Şubat tarihinde, şehrin koruyucu azizi anılır ve geçit törenleriyle kutlamalar yapılır.

Şehir son derece romantik bir ambiyansa sahiptir. Özellikle balayı çiftleri burayı tercih ederler. Elit bir turizm modeli oluşturulmuştur. Çevrede; teknelerin ziyaret edebildiği son derece büyük bir limana sahiptir. Turistlerin büyük bölümü, şehrin yeni bölümünü hiç görmezler.

Şehir çepeçevre kale surlarıyla çevrili olduğu için, ana cadde ve yan paralel caddeler olmasına rağmen, her taraf surlarla kaplıdır. Bütün yollar yine ana caddeye, dolayısıyla ana artere varır. Yani, eski şehirde gezerken kaybolma riski yoktur.

Ulaşım:

Dubrovnik hava alanı şehir merkezine 20 km uzaklıktadır. Hava alanının sadece küçük bir pisti var. Yaz aylarında buraya birçok charter uçağı uçtuğu için, genellikle hava alanı uçaklarla doludur. Kötü hava koşullarında ise, uçaklar buraya değil Split hava alanına iniyorlar. Hava alanı ile şehir merkezi arasındaki ulaşım otobüslerle sağlanıyor. Şehir içinde, Gruz otobüs durağından, hava alanına otobüsler kalkıyor. Demiryolu bağlantısına gelince: şehrin Mostar ve Saraybosna ile arasında, bir demiryolu bağlantısı vardır.

Karayolu bağlantıları ise: şehrin Zagrep ve Vrgoraç ile karayolu bağlantısı vardır. Dubrovnik şehrinde otobüsten indiğinizde, evini size hostel olarak kiralamak isteyen kişileri görürseniz şaşırmayın. Zaten şehir içinde gezerken de, birçok bina üzerinde “Sobe” kelimesinin yazılı olduğunu göreceksiniz. Bu kelimenin anlamı “kiralık oda” dır. Dubrovnik-Zagrep arasındaki uzaklık 11 saat ve Dubrovnik-Korluca arasındaki uzaklık ise 3 saattir. Mostar-Dubrovnik arasındaki uzaklık 3 saattir. Dubrovnik-Sarajevo arasındaki uzaklık 5 saattir.

Para birimi:

Hırvat para birimi: Kuna dır. Kuna: gelincik denen hayvanın ismidir. Kuna kürkü, ortaçağ döneminde parasal bir varlıktı ve 13’ncü yüzyılda kuna figürü, para üzerinde görülmeye başlandı. Hırvatlar, öteden beri kuna denen gelincik hayvanına severler, özellikle kuyruğu son derece estetiktir. Hırvatlar, geleneksel olarak, gelincik kuyruğundan: ceket, yelek, şapka vs gibi şeyler yaparlar. Yani, kuna, çok eski dönemlerden beri ticari bir emtiadır. Bir zamanlar, kuna kürkü takasta da kullanılmıştır. 1 euro: 7 kuna değerindedir.

Dubrovnik şehrinde esnaf her yerde Euro kabul etmeyebiliyor. Ama birçok yerde döviz bürosu vardır.

 

Tarihi:

Tarihi süreç içinde, burada bir şehir devleti bulunduğu ve adının “Ragusa Cumhuriyeti” olduğu biliniyor. Bu şehir devleti, Venedik devletinin bir rakibi olarak, denizcilikle uğraşıyordu.

Osmanlı döneminde, Sultan I. Murat tarafından, 1365 yılında bu şehir devletine ayrıcalık tanınmış, bu küçük şehir devleti, Osmanlı himayesine alınmıştır. Osmanlı amirali Uluç Ali Reis: bölgede Kotor şehrini alamaz, ama Dubrovnik şehrini ele geçirir. Ancak Dubrovnikliler, zengin tüccarlar Osmanlıya tazminat altın vererek özgür statülerini sürdürürler. Daha doğrusu, altın karşılığı, Osmanlı, Dubrovnik şehrinin hamisi yani koruyucusu olur. Ama yüklü vergi ödeyerek içişlerinde bağımsız olurlar.

1808 yılına gelindiğinde ise, Fransız ordusu, Napolyon önderliğinde yöreyi ele geçirir ve Ragusa devletine son verir. Şehir Fransa’ya bağlanır ve 1815 yılında ise, Viyana kongresi sonrası Avusturya’ya bırakılır. Böylece, şehirde 444 yıl süren Osmanlı egemenliği sona erer.

 

Tarihi süreçte genel değerlendirme:

Dubrovnik, Ortaçağın en ünlü liman şehirlerinden bir tanesidir. Ticaret yapan bir şehirdir. Avrupa’nın sayılı 12-13 tane serbest ticaret yapan şehrinden bir tanesidir. Ama Dubrovnik şehrinin bu kadar zengin olmasının başlıca sebebi: erken zamanda, burada simyacılığın çok gelişmiş olmasıdır. Buna bağlı olarak, şehir dünyanın en eski eczacılık okuluna sahiptir. Nitekim şehirde eczacılık müzesi vardır. Bitkilerden elde edilen şifalı yağlar, şifalı esanslar, sadece sağlık değil ta ortaçağdan bu yana kozmetik ürünü olarak da kullanılmaktadır. Bu tür ürünlerin yapılışını biliyor olmalarından dolayı çok nemalanmışlır ve büyük kazançlar elde etmişlerdir.

Osmanlı dönemi:

Şehir, 16’ncı yüzyılda Osmanlı tarafından ele geçirilir. Osmanlı tarafından, kendi içişlerinde bağımsız ancak bir Osmanlı paşası gözetiminde idare edilen, içişlerine karışılmayan, yılsonunda yapılan hesaplaşma sonucu gerekli vergiyi ödeyen bir statüye sahip olur. Dubrovnikliler, Osmanlı hamiliğini son derece etkili olarak kullanırlar. Şehirdeki tüccarlar, her yıl Osmanlıyla yıl sonu hesaplaşmasına giderler ve her seferinde hünerlerine bağlı olarak Osmanlıyı kandırırlar, işlerin kötü gittiğini ileri sürerler, 3-5 puan aşağıya anlaşırlar ve şehre geri dönerler, gizli gizli bu durumu kutlarlar.

 

Evliya Çelebi:

Evliya Çelebi tarafından şehir ziyaret edilmiş ve Seyahatname isimli eserde, şehirle ilgili notlarını yazmıştır. Dubrovnik gezisinde Evliya Çelebi’nin başına garip bir şey gelir. Şöyle ki, her liman kenti veya bir limanı olan veya gemiyle yabancıların geldiği şehirde karantina önlemleri (veba salgınından sonra korunmak için) alınmaktadır. Tıp Dünyasında, hastalıkları oluşturan mikropların kuluçka süresinin 40 gün olmasından dolayı, bu süreye karantina denir. Karantina, İtalyanca “40” demektir. Dolayısıyla, potansiyel hastalık sahibi olabilecek insanlar, 40 gün boyunca karantina olarak ayrılmış yerlerden çıkıp şehre giremezler. Evliya Çelebi, 23’ncü günden sonra der ki “Bana 40 gün çok gelir” sıkılır ve karantinadan çıkıp doğrudan gemiye biner ve şehre girmeden buradan ayrılır. Bu yüzden, ne yazık ki, Seyahatname’de Dubrovnik şehrinin 16-17’nci yüzyıl izlenimleri yoktur.

 

Yakın tarih-İç savaş:

Dubrovnik şehrini gezmek isteyenler, öncelikle bu şehrin yakın geçmişte yaşadığı iç savaş sırasındaki yıkımı bilmeleri gerekir. Öyle ki, Karadağ topçusu bu şehre hedef gözeterek 500’den fazla top atışı yapmışlardır. Günlerce hatırı sayılır tarihi binalar tek tek yıkılmıştır. Ancak şehrin yerle bir olmasının en büyük sebebi Karadağlılardır ve soykırım suçuna karışan Karadağlı generaller, halen cezaevinde yatmaktadırlar. 1991 yılından sonra, yani iç savaş bittiğinde ise, şehir yeniden imara girmiş, hiçbir şekilde özünden sapmadan, yeni unsur ilave edilmeden şehir tekrar ayağa kaldırılmıştır. Hatta, şehir girişinde bir harita bulunuyor. Bu haritada: 1991 yılında bağımsızlık ilanından sonra direkt olarak kurulan sokaklar yuvarlak işaretle gösterilmiş, atılan bombaların parçalanması sonucu zarar gören sokaklar ise üçgen işaretle gösterilmiştir, ayrıca direkt yanan binalar görülür ve bunu gördüğünüzde gerçekten olayın korkunçluğu ortaya çıkıyor.

 

 

İklim:

Dubrovnik şehrinin en güzel yanı iklimidir. Burada, tipik Akdeniz iklimi hakimdir. Buna bağlı olarak yazları sıcak ve kurak, kışlar ise ılık ve yağışlı geçer. Ekim ve Nisan ayları arasında, sahilde güneşlenmek mümkündür. Ancak yağmur sık ve her mevsimde yağar. Temmuz ve Ağustos aylarında hava sıcaklık ortalaması 29 derece civarındadır.

 

Ne yenir-Ne içilir;

Deniz ürünlerinin tatmak isterseniz, küçük balıkları tercih etmeyiniz. Çünkü küçük balıkları, içini temizlemeden tencere içinde servis ediyorlar. Büyük balıkları tercih edin. Ama özellikle bilmelisiniz ki, balık ucuzdur ve porsiyonları oldukça büyüktür. Bu şehirde, kalamar isterseniz, şunu unutmayın: bizim ülkemizdeki gibi soğan halkası şeklinde değil, tüm olarak getiriyorlar. Bu durum, çoğu ziyaretçinin kalamar yiyememesine neden oluyor. Sipariş verirken, bunu unutmayın, kalamar bacaklarıyla, kafasıyla birlikte sunuluyor. Midye istediğinizde ise, içinde pilavı ile servis edilen değil, küçücük bir parçası bulunan midyeler servis ediliyor. Yani, bence midye de istemeyin. Sonuç olarak: ben buradaki İtalyan etkisini de düşünerek pizza siparişi verdim, yaklaşık 20 dakika sonra çok büyük bir pizza geldi, ücreti 6 euro. Söylediğim gibi oldukça büyük, yani önce pizzanızı görün ve doymaz iseniz sonra yeniden sipariş verin. Pizza olarak özellikle “Mea Culpa” öneririm. Ama ortaya bir pizza getirtip, bunu yanınızdakilerle paylaşmak için ekstra tabak isterseniz, ilave 1 euro daha ödemeniz gerekiyor.

İçki olarak “Karlovocka” isimli bir bira markaları var, bu biranın fiyatı, normal su, kola gibi içeceklerden daha ucuzdur. Çay yoktur. Su isterseniz, litrelik şişe suyu 3 eurodur. Ama unutmayın, burada bolca çeşme var ve çeşmelerden akan su içilebiliyor, yani yanınızda daima su şişesi bulundurmalısınız.

 

Eğlence:

Yeni yıla Dubrovnik şehrinde girmek isterseniz, buradaki renkli ve maskeli bir festivale katılabilirsiniz. Bell Tower altında, yeni yıla girmek ilginç gelebilir. Her yıl 10 Temmuz tarihinde ise, Dubrovnik Yaz Festivali açılıyor. Festival şehre harika bir atmosfer getiriyor. Bunun yanında: şehirde çeşitli eğlence mekanları vardır. Özellikle: Rixsos otel içindeki Golden Sun Casino önerilebilir. Burası şehirdeki kumar oynanan tek mekandır. Hatta Avrupa çapındaki tüm poker turnuvaları, burada düzenlenmektedir. Bunun dışında, şehirde birçok bar, kafeterya ve gece kulübü vardır. Ravelin veya East and West önerilir. Sonuç olarak Dubrovnik şehrinde gece hayatının pek hareketli ve canlı olduğu söylenemez. Yani Bodrum gece hayatını burada bulmak mümkün değildir. Ama unutmayın, burası tam bir tarih hazinesi yani burası eğlencenin öne çıktığı bir yer değil.

    

Alışveriş:

Euphilius Ronchi Şapka Fabrikası: Şehirdeki bu fabrika 1858 yılında kurulmuştur. Günümüzde, şehirde hala güzel ve abartılı şapkalar yapılmaktadır. Şapka merakı olan bayanlar için duyurulur. Ancak, ben şehirde bulunduğu yarım günlük tur süresince pek şapka ve şapka satan yer göremedim. Belki meraklısı sorarak bulabilir. Bunun dışında, şehirde el yapımı masa örtüleri, nevresimler ve peçeteler bulmak mümkündür. Hatta yerel kıyafetleri içinde bebekler satılıyor. Ayrıca, bu şehrin yakınlarında lavanta üretiliyor, bu yüzden lavanta ürünleri satın alabilirsiniz. Ayrıca, yine buraya has “mandalin reçeli” satın alınabilir. Zeytinyağı ve ürünleri de çok yaygındır.

    

Game of Trons dizisi:

Dubrovnik şehrindeki doku, çok tarihi boyutta kalmış ve dizinin son iki sezonu bu şehirde çekilmiştir. Herhangi bir değişiklik yapmadan, Ortaçağın tüm özelliklerini gösterir. Kaldırımları, taşları, binaları, hepsi Ortaçağ özelliği gösterir, evet, gerçekten çok özel bir yerdir. Şehrin ara sokaklarının bir kısmında, dizi karakterlerinin resimleri ve resimleri basılı hediyelik ürünlerin satıldığı yerleri göreceksiniz Yakınlarınız ve özellikle çocuklar için çok sürpriz bir hediye bulup satın alabilirsiniz.

 

      

GEZİLECEK YERLER.

Dubrovnik şehrinde, özellikle görmenizi önereceğim yer “Old Town” bölgesidir.

     

OLD TOWN-ESKİ ŞEHİR:

Şehrin eski bölümüne girmeden önce, surlar, surlarda bulunan kale ve kule gibi yapılar ve kapılarla ilgili bilgiler vermek istiyorum.

Şehrin eski bölümü: özellikle evler arasındaki mesafelerin yani sokakların çok dar olmasıyla ilgi çeker. Hatta, eski şehir bölümünde günümüzde yerleşik 800 kişinin, evine bir buzdolabı, çamaşır makinası gibi beyaz eşya aldıklarında, bu dar sokaklardan geçerek evlerine yerleştirmelerinde büyük sorunlar olduğu söylenir. Bu evlerde, hala yıkanan çamaşırlar dışarıya asılır. Normal sokak araları sadece 2.5 metredir. Saat kulesinden itibaren 3’ncü sokak “Mescit Sokağı” dır. Burada halen kullanılmakta olan Osmanlı döneminden kalma bir mescit vardır.

      

SURLAR:

Şehir surları: 13 ile 17’nci yüzyıllar arasında yapılmıştır. Surların toplam uzunluğu 1940 metredir. Surların kalınlığı farklıdır. Barut icat edildikten sonra, topçu ateşinden korunmak için surlar güçlendirilmiştir.

Deniz tarafındaki surların kalınlığı 1.5 ile 3 metre arasındadır. Kuzeyde, arazi tarafındaki surların kalınlığı ise yaklaşık 4 metredir. Ancak bazı yerlerde sur kalınlığı 6 metreye kadar çıkar. Deniz tarafındaki surların kalınlığının daha ince olmasının sebebi: o dönemde gemi toplarının gücünün fazla olmamasıdır. Deniz tarafındaki surların yüksekliği 22 metre ve kara tarafındaki surların yüksekliği ise 25 metre civarındadır.

15’nci yüzyılda, surlara 15 tane kule binası ilave edilmiştir. Venedik saldırılarından korunmak için, liman bölümündeki surların bütün açıklıkları zamanla kapatılmıştır.

Her ne kadar güçlü görülseler de, surların şehre yeterince koruma sağlayamadıkları bilinmektedir. Bu durum: özellikle 988 yılında Makedonların saldırısı ve 1171 yılında Venediklilerin saldırılarında kanıtlanmıştır. Bu yüzden, 1266 yılında surların güçlendirilmesi ve yükseltilmesi için kapsamlı çalışmalar yapılmıştır.

Surların günümüzdeki görüntüsü: 15-16’ncı yüzyıllarda ortaya çıkmıştır.

Son bir not: Dubrovnikliler özgürlüklerine son derece düşkün insanlardır. Bununla ilgili olarak sur duvarlarının birçok yerinde, farklı yazılar vardır. Bunların başlıcası “Dünyanın bütün altınları için bile özgürlükler feda edilemez” Söylenenlere göre, özgürlüklerinden olmamak için, uzun süre, Osmanlıya altın vermişlerdir. Hırvatistan ülkesinin birçok yeri, Osmanlı tarafından işgal edilirken, Dubrovnikliler vergi vererek özgür statülerini korumuşlardır. Özgürlük dışında, burada yaşayan insanların diğer hassas noktaları ise “sağlıkları” imiş. Şehirdeki eczane, bunun en büyük kanıtıdır. Bunun yanında: şehre gelenlerin, surlar dışındaki karantina yerlerinde 30 hatta 40 gün tutuldukları ve daha sonra şehre sokuldukları da bu düşünceyi kanıtlamaktadır.

SURLARDA BULUNAN KALE VE KULELER;

Minceta kulesi:

Burası: Dubrovnik şehrinin sembolüdür. Şehir surlarındaki 4 kuleden biridir. Minceta kulesi ismini almasının sebebi: Dubrovnikli soylu Mencetic, buranın yapılması için arazisini bağışlamıştır. Surların kuzeyindeki bu anıtsal ve yuvarlak kule, 1453-1464 yılları arasında inşa edildi. Kulenin duvarlarının yüksekliği 6 metredir. Yüksekliği ve etkileyici büyüklüğü ile şehrin kuzeybatı yönündeki surlara hakimdir. Üst kısmında, dışa doğru bir çıkıntı yapan büyük bir taç vardır. Taç, stratejik değil dekoratif amaçlı konulmuştur. Buraya çıkarsanız: şehrin muhteşem bir manzarasını, bir tarafta Srd tepesi ve diğer tarafta açık deniz manzarasını izleyebilirsiniz.

 

Kule Bokar-Starry:

Şehir surlarının batısındaki bu kule, 1461-1463 yılları arasında Floransalı mimar Michelozza Michelozzi tarafından inşa edilmiştir.

Fort St Ivan:

Bu kale, 16’ncı yüzyıla ait surların güneydoğusundadır. Dubrovnik şehri surlarının üçüncü önemli kalesi oldu. Şehir limanı, kalenin kuzey tarafındadır. Limanın güney tarafında ise “Aziz” kalesi vardır ve başlangıçta bu iki kale arasına bir zincir gerilerek limana girişler önlenmeye çalışıldı. Bu zincir çok güçlüydü ve girmeye çalışan gemilerin omurgaları kırılıyordu.

Evet, bu kale, eski şehrin liman girişini korumak için Dubrovnik şehrinin kurucusu Pasko Miliceviç tarafından yaptırılmıştır. İlk yapıldığında ismi “Mul” kalesidir. 1522 yılında kulelere bağlanmıştır. 1557 yılından beri, bugünkü görünümünü korumaktadır. Kalenin içinde, büyük bir askeri kışla vardı.

Aziz kalesi yani limanın diğer yanındaki kalenin içinde ise, günümüzde Hırvatistan Cumhuriyetinin önemli kültürel hazineleri korunuyor. Ayrıca: Denizcilik Müzesi ve Akvaryum ile Deniz ve Kıyı Enstitüsü bulunuyor.

Deniz Müzesi-Akvaryum:

Kalenin zemin kat, bir ve ikinci katında Deniz Müzesi bulunuyor. Burada: 31 akvaryum tankı içinde, birçok deniz canlısı görülebilir. Akvaryum özellikle çocukların ilgisini çekiyor.

Kale Revelin:

Bu kale, surların doğusundadır. Derin bir limanla ayrılmış, köprü ile bağlanmıştır. 1462 yılında, Osmanlı tehlikesinden bir yıl önce inşa edilmiştir. Amacı, Dubrovnik şehrini, Osmanlı saldırılarından korumaktı. Günümüzde görülen kale yapısı ise, 1551 yılı yapımıdır. Şehir girişini korumak için, şehir kapısının tam karşısına yapılmıştır, güçlü bir kaledir. Kale: 1667 yılındaki depreminden sonra Dubrovnik Cumhuriyetinin idari merkezi haline geldi, katedralin hazinesi burada saklanmaya başlandı. Burası ile ilgili bir söylenti var. Bu kale yapılırken, Dubrovnik şehrine gelen herkesin, bedeni ve fiziksel yeteneklerine uygun bir taş getirmesi isteniyordu. Günümüzde kale içinde çeşitli festivaller düzenleniyor.

   

Lavrijenac kalesi:

Venedik Cumhuriyetine karşı direnişin bir sembolüdür. Şehrin “Cebelitarık” ı olarak bilinir. Şehrin batı tarafında, dış duvarların dışında, deniz seviyesinden 36 metre yükseklikte, kayalıklarda bulunan bir kaledir. Duvarların denize doğru kalınlığı 12 metreyi aşıyor. Kalenin şehre bakan surlarının kalınlığı ise, sadece 60 cm.dir. Çünkü, kalenin düşman eline geçmesi durumunda, diğer şehir kulelerinden buraya nüfus etmenin daha kolay olması amaçlanmıştır.

Kalenin iki köprüsü ve kapının üzerindeki taşta “Non Bene Pro Toto Libertas Vendıtur Auro” yazısının oyulduğu görülür. (anlamı: Özgürlük dünyadaki herhangi bir hazine gibi satılmamaktadır.) Bu kaleyi ziyaret ederseniz, kalede birçok top göreceksiniz. Ama bunlardan en muhteşemi, 1814 yılına kadar kalenin en yüksek yerinde duran ve Guster denen bir toptur. 1814 yılında, Avusturyalılar bu topu buradan alarak Viyana müzesine götürmek istediler, ancak kalenin iç kapısını kırmalarına rağmen topu dışarıya çıkaramadılar, topu dışarıdan aşağıya indirip tekneyle götürmeye çalışırken, topun denize düşüp kaybolduğu söyleniyor.

 

SURLARDA BULUNAN KAPILAR:

   

Pila (Kazık) Kapı:

Şehrin batı girişindedir. Şehre gelen ziyaretçi ve turist gurupları, bu kapıyı kullanarak şehre girerler. Kapı: 972 ile 1818 yılları arasında burada bulunan, eski bir kalenin üzerinde bulunmaktadır. Çünkü iç ve dış kapı arasında, bu eski kalenin kalıntıları halen görülmektedir. Dış kapı: 1573 yılında bir kemer şeklinde yapılmıştır. Kemer Gotik tarzdadır. Köprünün kemeri üzerinde, büyük bir Rönesans dönemi nişi içinde “St Blaise” heykeli vardır. Bu aziz: 316 yılı civarında, Anadolu’da Sivas civarında doğmuştur. Dubrovnik şehrinin koruyucu azizidir. Aziz heykeli: 20’nci yüzyılın en iyi Hırvat heykeltıraşlarından Mestroviç tarafından yapılmıştır. Heykelin bulunduğu niş ise, yerel usta Lujova tarafından yapılmıştır. Kapının önündeki taş köprü: 1471 yılında yapılmıştır.

Taş köprünün devamında ise, bir zamanlar belirli saatlerde yükseltilen ve banliyöde yaşayanların ve tüccarların şehre girmesi için sabahın erken saatlerinde indirilen, ahşap hareketli bir köprü vardır. Ahşap köprünün hareketi, zincirler ve karşılıklı tellerle sağlanıyordu. Pilla kapısının iç kapısı ise, şehrin ana surları üzerine inşa edilmiştir. Tehlikeli durumlarda, şehrin kapısı kilitlenir ve anahtarları “Rektör Sarayı” nın mahkeme salonunda tutulurdu.

 

Ploca Kapısı:

Kara surlarının doğu tarafında, şehre ikinci giriş kapısıdır. Bu kapı: ahşap ve asma bir köprüyle bağımsız Ravelin kalesine bağlanmıştır. Arada, koruyucu bir hendek bulunuyor. Dış kapı 1450 yılında yapılmıştır. İç kapılar ise, 19’ncu yüzyılda, Avusturya işgali sırasında Romaneks tarzda yapılmıştır. Kapı bir zamanlar “Aziz Kapısı” olarak da adlandırılmıştır.

 

Buza Kapısı:

Delik kapı olarak da bilinir. Kara surlarının kuzey bölümündedir. 1908 yılında burayı işgal eden Avusturya makamları için açılmıştır. Avusturyalı yetkililer, tarihi şehir merkezinde çeşitli tahribatlar yaptıktan sonra, sur duvarlarında, bu beşinci kapıyı açtırırlar. Bu kapının açılma sebebi: Avusturya ordusu subaylarının ihtiyacı için 7 metre yükseklikteki bir savunma duvarının rafının doldurulmasıyla oluşan tenis kortuna geçiş içindir.

 

Ribarnice kapısı-Balıkçı kapısı:

Eski şehir limanının ana giriş kapısıdır. 19’ncu yüzyılın ikinci yarısına kadar, şehir halkı bu kapıyı kullanarak balıkçılar pazarına geçiyordu. Kapı: 1381-1387 yılları arasında, Gotik tarzda inşa edilmiştir. O zamanlar, şehrin en büyük kapısıydı ve buraya “Büyük kapı” deniyordu. Kapının üstünde, gotik parçalarla dekore edilmiş masif niş içinde, Aziz Vlaha heykeli bulunur.

GEZİ ROTASI:

Eski şehir bölümünde gün boyunca ve gece cadde ve sokaklarda gezinebilirsiniz. Ancak hemen burada bir not daha iletmek istiyorum, özellikle son zamanlarda Dubrovnik şehrinde yankesicilik aşırı artmıştır. Bu yüzden: şehirde gezerken çanta, cüzdan ve özellikle pasaportlarınıza sahip olmanız önemle önerilir. Yine eski şehirde, şehrin  taş döşeli yollarında yürürken, yerlerin kayganlığını dikkate alarak lastik tabanlı ayakkabı giymeli veya dikkatli yürümelisiniz.

Evet: Eski şehir bölgesine, “Pila Kapı” dan giriyoruz. Sonra karşımıza “Stradun” çıkıyor.

  

STRADUN (PLACA):

Şehrin en ünlü caddesidir. İki şehir kapısı arasında, doğudan batıya doğru uzanır. Yerli ve yabancı ziyaretçilerin en popüler gezinti yeridir. Şehrin yerlilerinin burası hakkında söyledikleri bir söz var “Eğer şehri hissetmek ve bize sunduklarının çoğunu tecrübe etmek için geçmeniz gereken yerdir.”

Stradun: 10 veya 11’nci yüzyılda, iki orijinal Dubrovnik yerleşimini ayıran deniz kanalı kazılarak yaratıldı. Günümüzde, uzunluğu 298 metredir. Şehrin merkezi caddesidir. Buradaki tarihi kaldırım taşlarının ilk olarak 1468 yılında yerleştirildiği söyleniyor. Ancak 1666 yılındaki depremin ardından, cadde ile ilgili en büyük değişiklik 1667 yılında yapılmıştır.

Bu deprem sonunda, şehrin tarihi çekirdeği ve Stradun un çoğu imha oldu ve günümüzde Stradun, çok düzgün Barok tasarına sahiptir. Caddenin bir ucunda “Onofrio Çeşmesi”, diğer ucunda ise “Orlando Sütunu” vardır. Caddenin ara sokaklarına girerseniz, birçok küçük dükkan görebilirsiniz. Ama burada ilginç olan:  dükkanların hiçbirinde tabela bulunmamasıdır. Tarihi dokuyu bozmamak adına, tabela takmıyorlar ve dükkan isimleri, vitrinlerdeki camlarda yazılıdır. Evet: cadde üzerinde başlıca anıtlar: çeşme, bir manastır, öbür yanında ise Sponza Sarayı ve St Blaise kilisesi, Çan kulesi ve Orlando sütünü bulunuyor.

   

Big Onofrio Çeşmesi:

Şehre girer girmez karşımıza çıkan burası: şehirli gençlerin ve turist guruplarının toplanma, buluşma yeridir. Ayrıca, buradaki güvercinlik ve hareketlilik, turistlerin ilgisini çeker. Gezginler, çeşmenin merdivenlerine oturarak yorgunluk giderir, buluşma saatini beklerler.

Gelelim çeşmeyi anlatmaya:

Napolili mimar Onofrio Della Cavi tarafından: 1438-1444 yılları arasında; şehrin su işletmesinin açılışının anısına bir anıt olarak yaptırılmıştır. Çünkü, 1438 yılında, şehrin suyu 12 km uzaklıktaki Dubrovnik nehrinden yine çeşmeyi yapan mimar tarafından buraya getirilmiştir. Başlangıçta iki katlı olan yapı, daha sonra 1666 yılındaki deprem ve 1992 yılındaki iç savaş sırasında hasar görmüş ve onarılarak günümüzdeki görüntüsüne kavuşmuştur. Çeşmenin 16 bölmesi ve her bölmenin bir rölyefi görülüyor. Çeşmenin şekli, altı köşelidir ve her köşede bir çeşme bulunur. Çeşmenin en üstünde, orjinalinden farklı olarak, açık bir kubbe vardır. Evet buradaki su sistemi ve çeşme, 1448 yılından beri faaldir. Muhteşem güzel ve soğuk suyun mutlaka tadına bakın ve hatta yanınızdaki su şişelerini doldurun.

St Savior-Firensisken Manastırı:

Manastıra giriş ücretlidir. Ücret: 8 eurodur. Fransiskenler, ilk manastırlarını şehir surlarının dışında yaptılar. Ancak savaş tehlikesi nedeniyle eski manastır binası yıkıldı. Yeni manastır, 1317 yılında Stradun ve Fort Mincet arasındaki alana inşa edildi. Yani: Minceta tepesi, rıhtım ve Pila kapısı arasında bulunan güçlü duvarlarla korunmaktadır. Dört odalı mekan, yemyeşil Akdeniz bitki örtüsünün sağladığı güzel sundurma ile çevrilidir. Ancak 1666 yılındaki depremde manastır büyük hasar görmüş, yıkılmış ve sonra yeniden yapılmıştır. İlk manastırdan günümüze ulaşan kalıntılar ise, bir dehliz ve 15’nci yüzyıldan kalma bir havuzdur. Manastırın bulunduğu alanda yani komplekste: kilise, eczane ve zengin bir kütüphane vardır. Evet, Rönesans mimari özelliklerini yansıtan manastır, şehirde en çok ziyaret edilen yerlerin başındadır.

 

Kilise:

Kilise: son derece cömertçe dekore edilmiştir. Ancak, tüm kompleks, 1667 yılındaki depremde hasar görür. O zamandan kalma “Ana Majak” heykeli ve geç dönem yapısı güney kapı korunmuştur.

Kilise daha sonra restore edilir ve günümüzde eski ihtişamında olmamasına rağmen, yine de şehrin en güzel yapılarından biridir. Kilise içinde özellikle: Celestina Medoviç tarafından yapılan “Altar” ve Ivan Gundulic’in mezarı görülebilir.

 

Eczane:

Avrupa’nın en eski 3’ncü eczanesidir. Dünya çapında tanınmaktadır. 1317 yılında yapılan eczane, günümüze kadar etkinliğini sürdürmüştür, hala çalışmaktadır. Kuruluş amacı: rahiplerin ihtiyaçlarının karşılanmasıdır, ancak daha sonra halka açılmıştır. Pratik amaçlar dışında: bu eczanede: tıp ve farmakoloji alanında, çok sayıda reçete ve kitap gibi tarihi belgeler korunarak günümüze ulaşmıştır. O döneme ait orijinal ilaç şişeleri, hala eczanenin vitrinlerinde sergilenmektedir. Burada eski tariflere dayalı el kremleri ve diğer kozmetik ürünleri satın alabilirsiniz.

 

Kütüphane:

Kütüphane, manastırla birlikte paralel gelişmiştir. Yüzyıllar boyunca, çok değerli koleksiyona ev sahipliği yapmıştır. Ancak, 1666 yılındaki depremde büyük hasar görmüştür. Ancak yeniden yapılanma çalışmalarının devamında, hızla yeni bir koleksiyon oluşturma çalışmaları sürdürülmektedir. Günümüzde burada 70 binden fazla basılı kitap ve çok sayıda el yazması eser bulunduğu söyleniyor. Özellikle: 1500 el yazması yazıtın önemli olduğu belirtiliyor.

 

Müzik Arşivi:

Manastırda, 10 binden fazla müzik parçası depolanan bir arşiv vardır. Bunlar, 1800’den fazla besteciye aittir.

 

Manastır Müzesi:

Manastırda zengin bir manastır müzesi vardır. Bu müzede, eczacılık ürünleri ve bir kısmı 14’ncü yüzyıla kadar uzanan çok sayıda kitap ve dergi bulunmaktadır. Özellikle: Floransa ve Siena kökenli, çekici eski eczacı vazoları görülebilir. Ayrıca, 15’nci yüzyıldan kalma yaldızlı bir haç ve gümüş buhurdanlık ilgi çeker.

Worcester-Dubrovnik Katedrali:

Dubrovnik şehrinin bütün resimlerinde bu katedral yapısı görülür. Eski şehir meydanının güneyinde bulunan bu güzel bina, Dubrovnik tarihine tanıklık etmiştir. 2000 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır. Günümüzde görülen Barok katedral: 1666 yılındaki büyük depremin ardından 1672-1713 yılları arasında yapılmıştır. Yeni katedralin inşaatında, İtalyan mimar ve sanatçılar görev almıştır.

Ancak, burada daha önce başka bir dini yapı vardı. 3’ncü Haçlı seferi sırasında buradan geçen İngiliz kral Aslan yürekli Richard: ordusu ile birlikte buradan geçerken fırtınaya yakalanır ve çok zor kurtulur. Bu ölümcül olayı takiben, güvenli bir yerden geçtiği ilk kasabaya büyük bir kilise yaptırmaya söz verir. Burası Dubrovniktir ve buraya para bağışı yaparak büyük bir kilise yaptırır. Ancak bu kilise, 1667 yılındaki depremde tamamen yıkılır. 1673 yılında ise, Romalı mimar Andrea Buffalini tarafından tasarlanan yeni bir kilise yapılır. Günümüzde görülen yapı budur. Yapı: Barok tarzdadır. Dışarıdan bir kaleye benzer, ama içi bir sanat müzesi gibidir. Bir mücevher gibi işlenmiş taç kapısı, yapının hazinesidir. 1979 yılındaki depremden sonra yapılan çalışmalarda, katedralin altındaki kanalizasyon kazısı sırasında, yukarıda sözünü ettiğim Romanesk katedral kalıntıları ortaya çıkarılmıştır. Kazı çalışmaları arttırıldığında ise, daha alttan 6’ncı yüzyıla yani Bizans dönemine kadar tarihlenen başka bir kilisenin varlığı tespit edilmiştir. Buna dayanarak Dubrovnik şehrinin kuruluşu bilinenden daha da eskilere gitmiştir.

 

Katedral hazinesi:

Katedral hazinesinde: çoğu eski Dubrovnikli kuyumcuların üstün yetenekle yaptıkları, 11-18’nci yüzyıllar arasında yapılan 161 nesne bulunmaktadır. İlginç olan, hazine, antik çağlardan bu yana, üç anahtarla kilitlenmiş ve anahtarlar: Prens, Piskopos ve Cumhuriyet Sekreterinde bulunmuştur. Yani, Dubrovnikliler, hazinenin güvenli muhafazasını istemişler, en yüksek fonksiyonlara sahip itibarlı kişiler olmalarına rağmen, anahtar tek kişiye teslim edilmemiştir. Hazine kapısı, üç anahtar aynı anda çevrilerek açılabilirdi.

   

Aziz Kilisesi Ignatius ve Cizvit Kolleji:

Kilise: ünlü bir Hırvat bilim adamı olan Boskovic sahasında yer almaktadır. Ancak, bu meydan, Roma şehrindeki İspanyol merdivenlerine benzer büyük bir merdivene çıkar. Kilise: St Ignatius Loyala’ya adanmıştır. Kurucusu: Cizvitlerdir. 1699 yılında inşa edilmiş ve 1725 yılında açılmıştır. 1729 yılında Cizvit ressam ve mimarlar tarafından dizayn edilmiştir. Muhteşem freskler ilgi çeker. Boyama işleri ise, İspanyol kökenli Sicilyalı bir usta Garzia tarafından yapılmıştır. Kilisenin ilginç detaylarından biri: Our Lady of Lourdes’e adanmış olan mağaradır. 1885 yılında inşa edilmiş bu mağara, Avrupa’da ilk kilise cüruf mağaralarından biridir. Bugünkü formu, 1966 yılında almıştır.

 

Aziz Kilisesi-Dubrovnik Kaplıcaları:

Küçük kardeşlerin Fransisken Manastırı ile Pila kapısı arasındadır. 1520 yılında şehir, büyük bir deprem geçirir ve birçok bina ağır hasar görür, bazı şehir sakinleri ölür. Depremden sonra, Senato üyeleri, St Francis şükran gününde, kilise yapmaya karar verirler. 1528 yılında Rönesans tarzı kilise inşa edilir. Ancak, 139 yıl sonra, 1667 yılında yine büyük bir deprem yaşanır. Tarihi merkezde birçok bina yıkılır. Ancak “Aziz kilisesi” kaplıcaları nedeniyle hasar görmeden kalır. Bunun sebebi olarak düşünülen, yapının 1520 yılındaki depremin ardından yapılması ve daha dayanıklı yapılmasıdır.

 

Küçük Onorfio çeşmesi:

Büyük çeşme anıtsal olmamasına rağmen, bu çeşme daha uyumludur. Şehrin, tarihi merkezindeki en işlek yerlerden birindedir. Sıcak günlerde, şehri ziyaret eden turistlerin ilgisini çeker. Rönesans çeşmesinde, sekizgen havuz ve havuza su akıtan taraklı yunuslar ve maskotlar vardır.

   

Sponza Sarayı:

Divona olarak da bilinir. Çan kulesinin batısındadır. Şehrin en güzel sarayıdır. Giriş ücretlidir. Gotik Rönesans stilindeki sarayın inşasına 1516 yılında başlanmış ve 1520 yılında tamamlanmıştır. Ancak, en büyük özelliği, 1666 yılındaki büyük depremde zarar görmemiş olmasıdır. İlk olarak çok amaçlı bir tesis olarak planlanmıştır. Ancak sonraları: sikke ve silah deposu, gümrük ofisi ve depo olarak kullanılmıştır. Daha sonraları ise, çeşitli okullara ev sahipliği yapmıştır. Binanın çok güzel bir kapısı ve Venedik tarzı pencereleri vardır. Dam kısmında ise: “beyaz bir gülle” görülür. Bunu: Osmanlıya şükran anısı olarak dikmişlerdir. Bu minnetin sebebi: Osmanlının, Ragusa krallığı ile Venedik arasındaki savaşta, Ragusa krallığının yanında yer almasıdır. Günümüzde ise, Dubrovnik Devlet Arşivleri, burada muhafaza edilmektedir. Arşiv, Avrupa’nın en değerli arşiv koleksiyonlarından biridir. Arşivdeki belgeler: 11’nci yüzyıldan günümüze kadar olan süreçteki birçok belgeyi kapsamaktadır. Evet, en üst kat arşivler için ve alt katlar ise çeşitli sergiler için kullanılır. Şehirde kutlanan “Yaz Festivalleri” burada düzenlenir. Ayrıca yine buranın salonlarında, 1991-1995 yılları arasındaki iç savaş sırasında hayatını kaybeden Dubrovnikli vatandaşların anasına hazırlanan kalıcı bir sergi bulunuyor.

St Blaise-Little Brothers Kilisesi:

Şehrin koruyucu azizine adanmıştır. Şehrin en sevilen kilisesidir. Kilise: 1705-1717 yılları arasında yapılmıştır. Barok tarzdadır. Kilisenin içinde: şehrin koruyucu azizinin gümüş bir heykeli vardır. Kilisenin güzel görünümlü vitray pencereleri ise 1970 yılında eklenmiştir. Her yıl, 3 Şubat tarihinde düzenlenen “Saint Blaise” günü kutlamaları, buradan başlar.

   

Saat ve Çan kulesi-City Bell Tower:

Hemen girişte, Luza meydanındadır. Şehrin her yerinden görülebilir. Dubrovnik çan kulesi, 1463 yılında yapılmıştır. Yüksekliği 31 metredir. Kulenin en üstünde, 4 çan ve bronz heykeller vardır. Bu çanlar: şehir tehlike altında iken haber-alarm verme amaçlı olarak kullanılıyormuş. Ancak çanlar 1952 yılında yenilenmiştir. Çan kulesine: 14’ncü yüzyılda, ünlü bilim adamı Ruder Boskoviç’in önerisiyle bir saat takılmıştır. Sonraki dönemde, depremlerde çan kulesi hasar görür ve 1929 yılında yenilenir. Eski çan kulesinin orijinal detayları, iki bronz figür, Sponza Sarayında görülebilir. Çan kulesinde, Venedik ve Bern şehirlerinde olduğu gibi iki mekanik figür vardır, Dubrovnik halkının yüreğinde özel bir yer tutmuş bu figürlere Maro ve Baro takma isimleri verilmiştir. Saat kulesinin üstündeki rakamlar: sol tarafta roma rakamları, sağ tarafta ise arap rakamları vardır. İlginç olan: soldaki roma rakamı olan saat 4 gösterirken, sağdaki arap rakamlarıyla gösterilen saat 50 rakamını gösterir ve dolayısıyla o anda saat 4.50 dir ve her iki saat bu anlık saati birlikte gösterirler. Yani, aslında bu saatler bir digital saat gibi çalışırlar. Saat kulesinin çanları, her saat başını 3 dakika geçe çalıyor. Çünkü insanların sadece 3 dakikalık gecikme hakları olduğuna inanılıyor. Saat kulesinin dibindeki kemerli kapıdan yürümeye devam ederseniz, şehrin limanına ulaşırsınız.

   

Orlando Sütünü:

Loggia meydanında, çan kulesinin önündedir. Dubrovnik şehrinin özgürlük ve bağımsızlığını simgeler. Şehrin favori anıtlarının başında gelir. Şehir yerlileri ve turistlerin buluşma yeridir. Orlando: özgürlükleri temsil eden bir şövalyedir. Efsanevi bir isim ve kişiliktir. Karel Velik’in ordusunun şövalyesi, Roland tasvir edilmiştir. Bu konuda anlatılan bir öyküye göre: korsanlar, 8’nci yüzyılın sonunda Dubrovnik şehrine saldırırlar ve şehir, Roland tarafından savunulur. Burada bulunan heykel: 1418 yılında, Antun Dubrovcanin tarafından yapılmış olup, sadece özgürlüğü temsil etmesi yanında, tarihi süreç içinde, aynı zamanda, Hırvatlar için, bir ölçü birimi olarak kullanılmıştır. Yine bir hikayeye göre: “Dubrovnik dirseği” denen uzunluk ölçüsü birimi (51.2 cm) Orland heykelinin ön koluna ve heykelinin ayak uzunluğuna göre belirleniyormuş. Günümüzde kullanılmıyor. Heykelin önünde bir arma var. Bu arma: şehrin bir serbest ticaret şehri olmasının armasıdır.

Şehrin yüzyıllar boyunca gördüğü işgaller sırasında, şehir halkının psikolojisi için büyük önem taşımıştır. Çünkü burada mitingler düzenlenmiş ve kamu adına verilen cezalar uygulanmıştır. Devletin duyuruları da, bu sütunun üzerinde yapılmıştır. Önemli törenler, günümüzde de burada düzenleniyor. Şehirde yapılan yaz festivalleri, 1950 yılından bu yana, buraya çekilen bir bayrak ile açılır. Bu anıtın hemen önünden, arkadaki bir binanın çatısına dikkatle bakın, çatıda bir işaret göreceksiniz. Bir “Osmanlı kavuğu” dur. Bunun anlamı: buranın hamisinin Osmanlı olduğudur. Yani: Osmanlı, şehre düşmanlık yapanların, Osmanlıya da düşmanlık yapmış sayılacağını şekille ifade etmiştir. Şehrin, Osmanlı korumasında bulunduğunu belirtmiştir.

      

Dvorom-Rektörler Sarayı:

Temelde: Onofrio çeşmesini yapan Onofrio Della Kava tarafından tasarlanmıştır. Gotik Rönesans yapısıdır. Sponzo Sarayından farklı olarak, geç Gotik ve Rönesans ile birlikte, Barok unsurlar da dikkat çeker. Çalkantılı bir geçmişi bulunmaktadır. Orijinal binasının büyük kısmı: 1435 yılında, bir barut patlaması sonucu tamamen yıkılmıştır. 1463 yılında ise, ikinci bir patlama sonucu, yapı, tamamen tahrip olmuştur. 1667 yılında ise, deprem, yapının tümüyle hasara uğramasına sebep olmuştur. Daha sonra yapılan restorasyonlar sonucu, saray günümüzdeki görüntüsüne kavuşmuştur. Sarayın tasviri, Hırvatistan para birimi olan “Kuna” nın 50’lik banknotunun bir yüzünde görülür. İnce oymalı cephesi ve süslü merdivenleri görülmeye değerdir. Yapıya: güzel bir avludan giriliyor ve avluda bir zamanlar, şehirdeki yoksullar için büyük para yardımı yapan, zengin gemici Miha Pracata’nın büstü görülüyor. Alt katlarda ise: siyasi mahkumlar için yapılmış koğuşlar vardır. Merdivenlerden yukarı çıkıldığında ise, çeşitli eserlerin sergilendiği bir müze vardır. Binanın mimarisi sık sık değişmesine rağmen, işlevi yüzyıllar boyunca aynı veya benzer şekilde sürmüştür. Bir zamanlar, bu sarayda şehri yöneten kişi otururmuş. Yani, burası Dubrovnik Cumhuriyetinin ana idari merkezi olmuştur. Buradaki yöneticiler, belli süreler için seçilir ve burada ikamet ederlermiş. Küçük konsey ve Senato burada görev yapmıştır. Bu durum yani Sarayın kamusal işlevi, Sarayın kapısında yazılı şu yazıdan anlaşılmaktadır. “OBLIT PRİVATORUM-KAMU CURATE” Yani: Dubrovnik şehrinin Ortaçağdan bu yana, ilim ve bilim ile ticaretteki başarısının ana sebebi, bunları birleştirmiş olmasıdır. Günümüzde müze olarak kullanılmaktadır. Sarayın atriumunda ilginç bir anıt vardır. Mihu Pracat isimli bu anıt, sıradan bir vatandaş tarafından yaptırılan ve kamu alanına konulan bir anıt olarak dikkat çeker. Bu anıt, denizci ve hayırsever bir vatandaş tarafından yaptırılmıştır.

            

   

Dubrovnik Şehir Limanı:

Surların doğu kesiminin dibinde, eski şehir limanı vardır. Liman 15-16’ncı yüzyıl yapısıdır. Dalgakıran bölümü: gerek düşman gemileri ve gerekse şehri dalgalardan korumak için yapılmıştır. Bugün, bu dalgakıran, 500 yıldan uzun süredir bu işlevlerini yerine getirmeye devam etmektedir. 1327 yılında, limanın batı girişinde 51 metre uzunluğunda iskele yapılmıştır. 1873 yılında ise, sağ duvar inşa edilmiştir. Ravelin ve St Ivan kaleleri, limanı korumak ve deniz trafiğini gözetlemek için yapılmıştır. Şehir limanının doğu kısmında, başka ilginç bir yer var. “Lazareti” olarak bilinen bu mekan, eskiden karantina olarak kullanılmış, günümüzde ise müzikal performanslar düzenlenen bir yer olarak kullanılmaktadır.

Lazareti:

Gelişmiş ticaret ile şehirler arasında veba ve benzeri salgın hastalıklar yapılmıştır. Bunu önlemek için basit çözüm bulunmuştur. Başka bölgelerden buraya gelenler için, 30 gün hatta daha sonraları 40 gün karantina uygulanmış ve insanlar bu karantina yerlerinde kalmak zorunda bırakılmıştır. Karantina uygulaması esasları: Dubrovnik Cumhuriyeti Büyük Konseyi tarafından, 1377 yılında yayınlanan “Liber viridis” yani “Yeşil Kitap” ile yayınlanmıştır. Ardından, birkaç karantina yani Lazareti binası inşa edilmiştir. Günümüzde Ploce denen yerdeki bina, bunların en ünlüsüdür ve bu Lazaretiler, 1590 dan 1642 yılına kadar kullanılmıştır. Lazareti: 5 iç avlu ve 10 odadan oluşur. Büyük ve etkileyici bir komplekstir. Günümüzde bu yapı, çeşitli müzik performansları ve eğlenceler için Lazareti Kulübü olarak hizmet vermektedir.

 

ŞEHİR ÇEVRESİNDE GEZİLECEK YERLER:

DUBROVNİK PLAJLARI:

Burada öncelikle bilmeniz gereken husus şudur: deniz tabanı ve kıyı çakıllıdır. Denizin içindeki ve kıyıdaki taşlar, ayak kesecek ölçüde rahatsızlık vericidir. Zaten şehir içinde doğru dürüst kumsal yok, hep taşlı sahiller veya sahil olmadan doğruca denize inen iskeleler var. Deniz suyu ise oldukça temizdir. Ayrıca, deniz suyu çok sıcaktır. Zaten öncelikle bu özelliği tercih ediliyor. Ayrıca, yosun sevmeyenler de denize girmesin, çünkü deniz yosunlu, ayaklarınız için deniz ayakkabısı kullanmanız önerilir. Ayrıca: şnolker kullanmanız da önerilir, çünkü deniz çok berrak ve denizin dibi izlenebiliyor.

 

Banje plajı:

Bu plaj: Dubrovnik şehrinin banliyösü olan Ploce doğru, Ploce Gate denen kapıdan çıktıktan sonra yaklaşık 100 metre ileridedir. Şehrin halk plajı olarak bilinir. Çakıl taşlı ve kumlu bir plajdır. Her zaman canlıdır. Şehir içinde, sıcak günlerde serinlemek isteyenler tarafından yoğun tercih edilir. Manzarası muhteşem güzeldir. Plajda “East-West Beach Club” çok meşhurdur.

 

Lapad Plajları:

Şehir merkezine 3.5 km uzaklıktaki burada birkaç güzel plaj vardır. Bu plajlar, şehrin dış surlarını tutan yarımadadaki bir koyda Sumratin (Uvala Lapad) körfezindedir. Lapad körfezi, sıcak yaz günlerinde, uzun bir bulvara sahiptir. Bu bulvarın sonunda ise plajlar vardır. Sahildeki ilk plaja: Uvala Lapad veya Uvala denir. Burası kumlu bir plajdır. Sadece oturmak ve manzaranın tadını çıkarmak isteyenler için, plaj restoranı ve kahve barları vardır. Sonraki sahil, Adriyatik sahilidir. Plaj kum ve çakıl taşı sevmeyenler için uygundur, çünkü betondan yapılmıştır. Romantik ve küçük bir plajdır. Beach Vis: Adriyatik sahilinin hemen yanındaki plajdır. Çakıl taşlıdır. Vis plajının yanında: Splendid plajı vardır. Burası, çok küçük ve çekici, çakıl taşlı bir plajdır. Ayrıca: kayalık ve çakıllı bir kısmı daha vardır.

 

Copacabana plajı:

Şehrin Babin Kuk denen bir bölümünde, Lapad yarımadasında bulunan güzel bir plajdır. Hotel Minceta ya çok yakındır. Muhteşem Dubrovnik köprüsü, Elaphite adalarının bir parçası olan Daksa adası manzarasına sahiptir. Sahil çakıl taşı ve betondur. Buraya yolu düşenlere kano kiralamalarını öneririm.

MOUNT SRD:

412 metre yükseklikteki bu tepenin üstünde bir haç bulunuyor. Dolambaçlı yollardan yürüyerek buraya çıkmak mümkündür ve yaklaşık 90 dakikalık bir yürüyüş yapmak gerekiyor. Ancak, yol oldukça kayalıktır ve spor ayakkabısı ile çıkılabilir. Yürüyerek çıkması düşünmez iseniz, buraya teleferikle çıkabilirsiniz. Tepenin üstünde bir de müze vardır. Müzede: iç savaş sırasında, Hırvat kurtuluş savaşçılarının silahları, görüntüleri ve şehir haritaları sergileniyor. Tepedeki haç, Başpiskopos District tarafından hediye edilmiştir. Bu tepeden, şehrin muhteşem güzel panaromik manzarası izleniyor.

DUBROVNİK CABLE CAR-TELEFERİK:

1969 yılında hizmete giren orijinal teleferik, 1991 yılındaki iç savaş sırasında bombalanarak imha edilmiştir. Günümüzde kullanılan teleferik ise, 2010 yılında hizmete girmiştir. Biniş ücreti 20 eurodur. Ancak, teleferiğe binmek isteyenler, uzun sıraları beklemek zorunda kalıyorlar.

Teleferik yaklaşık 3.5 dakikada yukarı çıkıyor ve yine 3.5 dakikada aşağıya iniyor. Teleferik hat uzunluğu 778 metredir. İki kabinde 30 yolcu alır. Üst istasyonda panaromik manzara görülebilir. Ayrıca, hediyelik eşya satılan dükkanlar ve restoranlar bulunuyor. Ayrıca 120 seyirci kapasiteli bir amfi tiyatro vardır. Evet, teleferikle, özellikle Old Town üzerinde, muhteşem bir yolculuk yapılıyor. Ancak teleferik biniş noktası bulmak hayli zor oluyor. Şöyleki: Zagrebacka sokağı bulun ve oradan itfaiyeye doğru tırmanarak yürüyün ve itfaiyeye varınca, Petra Kresimira sokaktan sağa dönün ve düz yukarı devam ettiğinizde, birkaç dakika sonra, sağ yanda teleferik istasyonunu göreceksiniz. Unutmayın, Dubrovnik şehrinin meşhur bütün fotoğrafları bu teleferik seyahatinde çekilmektedir.

      

ARBORETUM TRSTENO:

Burası şehrin en eski ve ilgi çeken bahçesidir. Burada: Akdeniz bölgesi bitkileri ve ayrıca bazı  egzotik bitkiler toplanmıştır. Bahçe ilk olarak 1498 yılında kurulmuştur. Bu yüzden, bahçe mimarisi bir anıt gibi korunuyor. Toplam kapladığı alan 28 d önümdür. Park içinde: çok sayıda ağaç türü görülüyor. Bunlar arasında öne çıkanlar: okaliptüs, defne, kaktüs ve diğer bazı tür egzotik ağaçlardır. Ayrıca, denizciler tarafından şehir dışından getirilen bitkiler de bulunuyor. Burada bir de havuz vardır. 1736 yılında yapılan havuz; tanrı Neptün adına ithaf edilmiştir.

 

 

ADALAR:

Dubrovnik şehrinde, adalara gitmek isterseniz tekne kiralamanız gerekir. Tekne kiralamak için mutlaka pazarlık yapmanız önerilir. 50 eurodan başlayan fiyatlar, 35-40 euroya kadar inebiliyor. Tur organizatörleri ise, böyle bir tekne gezisi için, 60 euro ekstra ücreti istiyorlar. Old Town limanında bulunan teknelerle adalara gitmek mümkündür. Ancak, bu deniz yolculuğu sırasında, yani şehir merkeziyle adalar arasındaki tekne yolculuğunda, zaman zaman muhteşem büyük dalgalarla karşılaşabilirsiniz. Yani bu konuda korkusu olanların, bu yolculuğu yapmaması uygundur. Veya büyük tekneler seçilerek, dalgalardan daha az etkilenmek mümkün olabilir. Son bir not: tekne kiralarken, adalarda birkaç saat kalınacağı konusunda anlaşılmasına rağmen genellikle her adada en fazla 1 saat kalınmaktadır.

 

Elaphiti Adaları:

Şehrin güneyinde, Adriyatik kıyılarındaki adalar içinde, özellikle: Korluca, Peljesac ve Mljet adaları güzeldir.

 

Lokrum Adası:

“3 adalar” ın bir adasıdır. Şehir merkezindeki limana en yakın adadır ve yolculuk yaklaşık 15 dakika sürer. Feribot ile ulaşılıyor. Dubrovnik koyundaki bu ada: 72 hektarlık ormanlık alandan oluşmaktadır. Bu ada hakkında bir efsane anlatılmaktadır: “Haçlı ordusu komutanı İngiliz Aslan Yürekli Richard, 1192 yılında bu adaya geldiğinde, burada bir kale, botanik bahçesi, manastır yaptırır” Bu manastır günümüzde de görülebiliyor. Ayrıca, limandan 10 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılabilen, bir de doğa parkı bulunuyor. Bu park içinde bir göl vardır.

 

Lopud Adası:

“3 adalar” ın sonuncusudur. Burada: suni bir kumsal bulunuyor. Yani, doğal sahil yoktur. Ayrıca, bu suni kumsal aşırı kalabalık oluyor. Bazen rüzgar ters yönde estiğinde ortaya çıkan dalgalar nedeniyle, sahilde deniz çok kirli oluyor. Denize genellikle kayalıklardan giriliyor. Belediye buraya merdivenler yapmış ve kayalar üzerinden, merdivenlerle inilerek denize giriliyor. Ama bu arada, kıyıda çok miktarda denizkestanesi olduğunu unutmayın. Ancak, denize girip, biraz açıldığınızda, denizin tüm güzelliklerini hissedebiliyorsunuz, tamamen berrak ve muhteşem bir deniz.

Adaya çıkıp, golf arabası benzeri araçlarda, 20 kuna karşılığında gezi yapılabiliyor. Ancak bu gezi yaklaşık 100 metre sürüyor, çünkü ada oldukça küçüktür.

 

26