Karadağ Sveti Stefan

127 kişi okudu!

Karadağ ülkesinin turizm açısından en değerli bu mekanı, gerçekten görülmeye değerdir. Uzaktan (maalesef yanına yaklaşmak mümkün değil) bütün turlar, bu güzel adanın uzaktan muhteşem güzel fotoğraflarını çekmek için kısa molalar veriyorlar. Hatta: bu molalar sırasında, otobüsten inince, yolun karşı kıyısına geçmek tam bir macera, çünkü yol çok işlek ve bu sırada karşıdan karşıya geçmek neredeyse imkansız oluyor. Neyse, sayın tur görevlileri, bu güzelliği gördüğünüzde başınız dönüyor ve sizlere hiçbir şey söylemiyorlar. Veya, bir iki kelime, bu adanın Singapurlu bir işadamı tarafından satın alındığı (hayır, kiralama) ve otele dönüştürüldüğü gibi kısa bir bilgi veriliyor. Merak edenler için, ben aşağıda ayrıntılı bilgi vereceğim.

Evet önce: buraya ismini veren Aziz Stephen’den söz etmek istiyorum. Kendisi halen Rusya dahil tüm Slavlar tarafından kullanılan kril alfabesinin yaratıcısıdır. Ayrıca Hıristiyanlıkta ilk şehit olarak kabul edilen kişidir.

      

Tarihçe:

Sveti Stefan ile ilgili ilk kayıtlar, 1442 yılında deniz kıyısında bir kale olarak görülür. Efsaneye göre: Sveti Stefan adasına 1442 yılında bir kale inşa edilir ve adanın çevresi, adada yaşayan ailelerin Osmanlı ve korsal saldırılarından korunması için duvarlarla çevrilir. Kalenin ön kapısı üzerindeki balkon “Pastrovici” mahkemesi tarafından “adalet yeri” olarak kullanıldı ve anlaşmazlıklar burada çözüldü.

4’nci Osmanlı-Venedik savaşı sırasında, adada bulunan kasaba yakılıp yıkılır. Adadaki yönetici Pastrovici, 1539 yılında Barbaros Hayrettin Paşa’nın Kotor şehrini kuşatması sırasında yine bu bölgede Jaz denen yere demirlemiş Osmanlı gemilerini yağlamamış ve yakılıp yıkılan kasabayı yeniden tahkim etmiştir.

15’nci yüzyılda, ada, korsanlar için bir sığınak olmuştur. 1800’lü yıllarda, adada 400 kişinin yaşadığı bir köy bulunduğu bilinmektedir.

Adada bulunan Praskvica Manastırı: efsaneye göre 1050 yılında kurulmuş bir Sırp Ortodoks manastırıdır. Manastırla ilgili ilk yazılı belge 1307 yılında görülür. Manastırın 4 kilisesi vardır. Bunlardan bir tanesi, II. Dünya savaşında komünistler tarafından tahrip edilmiştir ve daha sonra kumarhaneye dönüştürülmüştür. Adada halen Aziz Stephen (Novak Cokoviç’in düğünü burada yapılmıştır) kilisesi bulunmaktadır.

Adadaki köylüler ise, ana karaya taşınmıştır.

1934-1936 yılları arasında inşa edilen Villa Milocer: Sırbistan Karadorjeviç ailesinden Kraliçe Marija Karadorjeviç’in; 1900-1961 yılları arasında kullandığı yazlık evdir. Burası: 2008-2009 yılları arasında Sveti Stefan’ın tatil beldelerinin bir parçası olmuştur. Dünyanın en güzel küçük plajlarından biri olan “Queens plajı” buraya yakındır.

Zamanla: ada dünyanın yüksek profilli elitlerinin uğrak yeri olmuştur. Bunlar arasında ismi bilinenler: Elizabeth Taylor, Sophia Loren, Prenses Margaret, Orson Welles, Carlo Ponti gibi ünlüler sayılabilir. Ancak: Yugoslavya döneminde ünlenen ve Adriyatik Bahçesi olarak tanımlanan bu ada: 1990’larda Yugoslavya’nın dağılmasının ardından, cazibesini kaybetti.

Karadağ hükümeti, adanın eski cazibesini kazanması için, uluslar arası teklifler topladı. Bunlar arasında en uygun teklifi veren “Aman Resorts” ile 2007 yılında anlaşma imzalandı. 30 yıllık kiralama şartı olan tesis, yenilenerek 2009 yılında hizmete açıldı.

      

Önemi:

Ada, “Lonely Planet” tarafından, dünya çevresindeki en göz alıcı 10 yerden biri olarak seçilmiştir. Adayı, ana karaya bağlayan yoldaki köprünün kıyısında bulunan villa: “Amerikan Bilimler Akademisi” tarafından, 2006 yılında “Five Stars Elmas” ödülüne layık görüldü.

 

Güncel:

Burası: günümüzde Karadağ Budva Belediyesine bağlıdır. Budva şehrinin güneyinde 10 km uzaklıktadır. Mesafe uzun gibi görünse de buraya birçok kişi Kotor şehrinden yürüyerek gidiyormuş. Arabayla buraya ulaşmak için 15 dakika yeterlidir. Hani, niye buraya gidelim derseniz, adanın kuzeyinde halka açık bir plaj var.

Adriyatik denizi kıyısında küçük bir adacıktır ve günümüzde adada bulunan tesisler, 5 yıldızlı otel olarak kullanılmaktadır. Daha önce bir ada olan burası, şimdi dar bir geçitle ana karaya bağlıdır.

Adanın Adriyatik denizi kıyısında 2 km uzunluğunda bir sahil şeridi vardır.

Yeniden düzenlenen tesisin cazibesinin artmasındaki en büyük etken: 2014 yılında ünlü Sırp tenisçi Novak Djokoviç’in düğününün burada yapılmış olmasıdır.

Bir zamanlar küçük bir ücret karşılığı adayı ziyaret etmek mümkün iken, günümüzde böyle bir durum söz konusu değildir. Birçok turist, adanın güzel manzarasını sunan, ana yol boyunca yer alan manzara noktalarında durup fotoğraf çektirmektedir. Merak edenler için, öğrendiğime göre, adada bir gecelik konaklama ücreti 800 eurodur. Adanın kuzeyinde, Aman Resort’un bir parçası olan sahilde şezlong kirası 80 eurodur. Adanın güney plajı ise, ücretsizdir. İki şezlong ve bir güneş şemsiyesi kiralamak için 15 euro ödemeniz gerekir.

 

Karadağ Genel

164 kişi okudu!

Karadağ, diğer ismiyle “Monte Negro” Karadağ ülkesiyle ilgili ayrıntılı bilgi vermeden önce, şunu bilmeniz gerek. Karadağ ülkesi sınırı girişi çok sıkı, daha doğrusu berbat denebilir, insanları ve araçları didik arıyorlar ve sınırda saatlerce beklemek gerekiyor. Özellikle kiralık araba ile bu ülkeye gideceklere veya gireceklere duyurulur.

Sadece Türkçe’de değil, uluslar arası manada da Karadağ olarak bilinen bölgenin özelliği, güney Slavların Arnavutlarla çiftleşmesiyle oluşan halka Karadağlılar denir. Bunlar Sırpça konuşur, Ortodokstur, ama kökenleri Arnavuttur. Yani, Slavlaşan, Ortodokslaşan Arnavutlara Karadağlılar denir. Arnavutlukta akrabaları olmalarına rağmen, Slav kültürünü ve Ortodoks inancını benimsemişlerdir. Karadağ’da, Müslüman varlığı çok azdır.

Karadağlılar, yani bu küçük halk, Slavların etkisinin yoğun görüldüğü, artı olarak Arnavut karakteri, yani savaşçı, inanılmaz mücadeleci bir halk olarak tanırı.

Ülke, özellikle Yuğoslavya döneminde, Adriyatik kıyılarına açılan harika limanlarıyla değerlendirilmiştir. Günümüzde başkent olan şehrin, Yuğoslavya dönemindeki ismi “Tito şehri” dir. Yani “Titokrat” olan şehir uzun süre önemli bir merkez olmuş, Yuğoslav ekonomisinin koordine edildiği ve dünyaya açıldığı yer olmuştur. Yuğoslavya ülkesinin en büyük limanı burada kurulmuş ve tren ile doğrudan Belgrad şehrine bağlanmıştır.

Nüfusları 670 bin civarında olan bunlar çok şanslıdır. Eurozon sistemine geçmişler, Avrupa Birliğine üye olmamalarına rağmen, AB yolunda hızla ilerlemektedirler.

Sırpların savaş suçları konusunda suç ortağıdırlar. Dubrovnik şehrini bombalayan bunlardır. Hırvatistan bağımsızlığını ilan ettiğinde, Karadağlılar Sırplarla birlikte Dubrovnik şehrini bombaladılar. Çünkü Karadağlılar; Sırpların bir ileri karakolu olarak Sırplarla her zaman yakın ilişkide bulunmuşlardır.

Ama Sırplara, Hırvatlara ve Boşnaklara bakarak, görünüşleri ve yaşayışları farklıdır. İlginç bir halk, Osmanlı, onlara her zaman kara bir kabus gibi çökmüştür. O dönemlerde Karadağlılar, Kotor merkeze, Dubrovnik şehrine kaçarlar ve her zaman için kaçak bir hayat sürmüşlerdir. Osmanlı baskısı karşısında, sürekli Ortodoks dinini savunarak din savaşı, yani baskıyı bir din savaşı olarak algılamışlardır. Çünkü o dönemde, Osmanlı bir ulusallık iddiası gütmemiş, tek ölçü din olmuş, dolayısıyla haçlı ittifakları oluşmuş, Karadağlılar o konuda çok çaba sarfetmişlerdir. Yani: tarih boyunca Osmanlı ile çatışmaları, gündelik yaşamlarına da yansımıştır. 1993 yılında Hırvatistan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra, çok şiddetli savaşlar olmuştur. Sırplar, bölgedeki Karina Sırpları tehlike altında deyip, Yuğoslav halk ordusu kavramını ve güçlerini kullanarak Karadağlılarla birlikte Hırvatlara saldırmışlardır. Hatta: aynı dönemde, Sırp Lider Slovan Miloseviç, yanına aldığı Karadağ liderine “Sonuçta, Hırvatlar, tarihi anlamda Türkler gibi düşmanımız değildir” sözünü söylemiştir. Yani: “Tarihi düşmanımız Türklerdir” demiştir.

O zamandan kalma küçük bir prenslik olan Karadağ, günümüzde Rusya’nın arka bahçesi gibidir. Ama, bu durum, olumsuzluklar da yaratmıştır. İmar konusunda yöre beter olmuş, dipdibe yapılar, mahfedilen ormanlık alanlar görülür.

Emlak konusunda, ülkemizde güneydeki yazlık kültürü neyse, Ruslar için de Adriyatik denizi kıyılarında uygun fiyatlı yazlık villa alternatiflerinin başında Karadağ gelir.

Rusya ile olan yakın ilişkilerinden dolayı, AB opsiyonu açık kalmak şartıyla, nispeten diğer balkan ülkelerine göre, çok küçük nüfusundan dolayı, refah seviyesi daha yüksektir.

Evet, Adriyatik denizi kıyısındaki bu küçük ülke, Avrupa Birliğine üye olmasıyla birlikte gelecek Shangen vizesi nedeniyle, günümüzde mutlaka gidip, tüm güzelliklerinin yaşanması uygun olan bir yer olarak önem kazanıyor. Özellikle: Sveti Stefan, Budva ve Kotor gibi yerleri, zaten dünyaca ünlü turizm cenneti denebilir.

Karadağ, günümüzde Türk yatırımcılar için de çekici olmuş ve Türk yatırımcılar burada inanılmaz yatırımlar yapmışlardır. Dubrovnik marinası, Doğuş gurubu tarafından işletilmektedir. Kotor şehrinin tam karşısındaki antrepolar, yine bir Türk yatırımcı tarafından satın alınmış ve beş yıldızlı otel yapılmaktadır. Ayrıca, Karadağ ülkesinde Türkler: esnaf (halıcı, derici, kuyumcu gibi) olarak da karşımıza çıkarlar.

Makedonya Ohri

111 kişi okudu!

Ohrid güzel bir şehir, çünkü Ohrid gölü, buraya bambaşka bir güzellik katmış. Zaten Balkanlar Turunun en güzel yerlerinden birisi olarak kabul ediliyor. Balkan turu değil, birçok turist, doğrudan buraya gelen uçak seferleriyle doğrudan buraya geliyorlar ve tatil yapıyorlar. İstanbul’dan bir özel havayolu şirketi, doğrudan buraya seferler yapıyor. Buraya gelirseniz, kalma konusunda birkaç örnek verebilirim. Örnek: Pansiyon, kahvaltı dahil. Günlük kişi başı 12 euro civarındadır. Ama, burada elbette 5 yıldızlı son derece lüks otellerde var.

Önce şehrin isminden söz etmek istiyorum. Şehrin ismi: Makedonca ve Slav dillerinde Ohrid, Arnavutçada Oher, Osmanlı döneminde ise Ohri’dir.

Ohri şehri hakkında yazılı bilgilerin bir kısmı, 1670 yılında şehri ziyaret eden Evliya Çelebi tarafından verilmiştir.

Ohri gölü kıyısında bir şehirdir. Büyük bir tarihi mirasa sahip şehir, 1980 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Arkeolojik buluntulara göre: Ohri bölgesi, Avrupa’nın en eski yerleşimlerinden biridir. Ohri gölü, yaklaşık 3 milyon yaşındadır. Ohri şehrinden tarihi süreçte ilk olarak; MÖ 353 yılında, Yunan belgelerinde rastlanır. O zamanlar, Lychnidos yani Işık şehri olarak geçer. Ancak, MS 879 yılında, şehir Ohrid ismini alır. Bu isim “vo hridi” kelimesinden türemiştir. Yani kabaca uçurumun içinde anlamına gelir. Çünkü: şehir, tepenin göl kenarındaki küçük bir alana yerleşmiştir. Bu aslında büyük bir uçurumdur ve göl kıyısında yükselir.

570’li yıllarda, burada büyük bir deprem olur ve burada kurulu Roma şehri yok olur. Hemen karşıda gölün arkasında görülen “Galeta” dağları oluşur, Ohri gölü ikiye bölünür, bu dağların arkasında bir göl daha kalır, günümüzde bu gölün ismi “Prespa” gölüdür.

Şehir: 1385 ile 1912 yılları arasındaki 527 yıllık süreçte Osmanlı hakimiyetinde kalmıştır. Bu yüzden, halen yani günümüzde de Türk örf ve Osmanlı yaşam şekli geçerliliğini sürdürmektedir. Osmanlı etkisi: şehirdeki sivil mimaride, Osmanlı sivil mimarisinin esintilerinin hissedilmesiyle de görülür. Evler, Safranbolu evlerini anımsatır. Osmanlı döneminde şehirde bulunan 20 camiden, daha sonraki dönemde 10 tanesi kiliseye dönüştürülmüş, yani günümüzde şehirde 10 tane cami ve 1 tekke bulunuyor. Tekke, 1720 yılında Zeynel Abidin Paşa döneminde yapılmıştır.

Günümüzde görülen Ohrid şehrinin büyük bölümü: 7 ile 19’ncu yüzyıllar arasında inşa edilmiştir. Bizans döneminde, şehir, Ortodoks kilisesinin piskoposluk merkezi olarak kullanılmış, St Kliment tarafından yönetilen Slav Üniversitesinin önemli bir kültürel ve ekonomik merkezi olmuştur.

Şehir, Makedonya ülkesinin 8’nci büyük şehridir. Şehirde bir zamanlar, 365 tane şapel varmış. Bu özelliği nedeniyle, Balkanların “Kudüs” ü olarak anılıyormuş. Bu not: ünlü gezgin Evliya Çelebi tarafından tutulmuştur. Ancak günümüzde bu sayı daha küçüktür.

1980’li yıllarda buraya yıllık 200 bin civarında turist gelirken, 2001 yılındaki etnik çatışmalar sonrasında turizm çökmüştür. Ancak geçtiğimiz yıllarda turizm yeniden canlanmıştır. Etnik çatışmalardan söz etmişken: biraz önce söz ettiğim gibi, burası Slavlar ve özellikle Ortodokslar için son derece önemli bir merkezdir. Şehir, Arnavutluk sınırından olması nedeniyle, en sıcak bölgededir.

 

Ulaşım:

Üsküp-Ohrid arasındaki otobüs yolculuğu yaklaşık 1.5 saat sürer. Ohrid şehrinde demiryolu ulaşımı yoktur. Ancak bu yol çok kötü, özellikle araba kiralayarak balkan turu yapmak isteyenlere bunu hatırlatmakta yarar var. Üsküp-Ohrid arasındaki yol çok virajlı ve dar. Yolculuk sırasında göreceksiniz, bir Çin firması buraya bir otoyol yapıyormuş, söylenenlere göre birkaç yıl içinde bu otoyol bitecekmiş, ama şu an için yol rezalet, dikkatli olmanızı öneririm.

 

Hava alanı:

Ohri “Aziz Paul Havari” Uluslar arası Havaalanı: şehir merkezine yaklaşık 7 km uzaklıktadır. Çok küçük bir havaalanıdır ve günde sadece birkaç uçuş olur.

İnci:

Ohrid incisinin özelliği: gökkuşağı renklerini yansıtmasıdır. İnci işi, asırlarca aile sırrı gibi saklanmaktadır. Hatta, Filevi ailesinin bu geleneksel inci yapma metodunu, nesilden nesile 80 yıldır aktardığıdır. İnciler: göldeki bir tür balığın pullarının, toz haline getirilip sonra yeniden şekillendirilmesiyle elde ediliyor. Bu balık türüne “plasica” deniyor. Bu balık yaklaşık 7-10 kilo ağırlıktadır. Restoranlarda yenmesi için pazarlanan bu balıkların pulları ve kemiği çıkarılıp, inci atölyelerine veriliyor, burada pullar ve kemikleri toz haline getiriliyor ve özel boyalar kullanılarak inci ürünler ve teşbihler yapılıyormuş. Yani, şehirde, bir tür taklit inci (yapay, insan yapımı) çok meşhurdur. Ancak, bunların gerçek inci olmadığını bilmelisiniz.

Evet, şehirde inci işi yapan 3 aile varmış. Bunların dışındaki inci satıcıları al-satçılarmış. Üreticiden almak daha avantajlı diye düşünebilirsiniz. Hatta tur görevlileri, bu üç ailenin satış yerleri dışındaki yerlerde satılan incilerin bijuteri olduğunu iddia ederler. Yine söylenenlere göre, bu ailelerin Ohri dışında kendi inci üretim tesisleri varmış, bu tesislere yabancı kimseyi sokmazlarmış, hatta, kız çocuklarına dahi, evlendiklerinde, inci yapımının sırlarını başka ailelere taşımamaları için, kız çocuklarına bile bu inci yapım işinin püf noktalarını öğretmezlermiş.

Ancak: elbette tur görevlisi tarafından götürüldüğünüz bu inci mağazalarındaki ürünlerin çok pahalı olduğunu göreceksiniz. Bu inci ürünleri fiyatları, 10 eurodan başlıyor ve 300-500 euroya kadar çıkıyor. Burada bir şey dikkatimi çekti, yine bu ailelerden birinin inci dükkanına gittiğimizde, dükkanın sahibi bayana, bu incinin kaç yılda kararacağını sordum, bir 10 dakika sonra cevap geldi, kararma süresi, 5 ile 7 yıl kadarmış, tabii bekleme süresi, cevabın inandırıcılığını bitirdi.

Böylece: bu inci dükkanında, sadece birer bardak, ince belli çay içtik ve alışveriş yapmadan ayrıldık. Sizlere de alışveriş yapmanızı önermiyorum. Çünkü: şehirde birçok inci satış yeri-dükkanı göreceksiniz ve inanın bunların fiyatları, bu orijinal olduğu söylenen dükkanlardaki incilerin fiyatlarının üçte biri kadardır. Hani, denilebilir, iyi de onlar sahte veya orijinal değil. Yani, sonuçta, orijinal diye satılan incilerin de orijinal olduğuna pek inanmıyorum. Bizim gurupta, bazı bayanlar, çok küçük inci objeler, uygun fiyatlarla, değişik dükkanlardan satın aldılar. Yoksa bir bardak çay uğruna, büyük ve saçma sapan paralar vererek, daha uygun fiyata alabileceğiniz inci objeleri, satın almayın. Gezin, ara sokaklardaki inci satıcılarından alabilirsiniz.

 

Para birimi:

Makedon dinarı kullanılıyor. (MKD) Euro en çok kabul edilen ikinci para birimidir.

1 Amerikan Doları: 55 MKD dir.

 

Ne yenir-Ne içilir:

Buraya yolunuz düşerse, her öğünde yenen bir tür meze ve garnitür olan “Sopska salatası” deneyin. Bunun içinde: domates, salatalık, soğan, çiğ veya kavrulmuş biber, sirene (beyaz salamura) ve maydanoz vardır. Sos olarak: sirke ve Ayçiçek yağı kullanılıyor.

Ayrıca: süt ürünleri, şaraplar ve rakija denen alkollü içki düşünülebilir. Makedonya’nın ulusal içkisi: “Mastika” ve ulusal yemeği ise “Tavce Gravce” dir. Bu yemek: taze fasulye ile hazırlanır. Geleneksel toprak kaplarda servis edilir.

Çoğu restoranlarda “Ribna Çorba” denen bir tür balık çorbası bulabilirsiniz. Osmanlı döneminden kalan ve bizlere yabancı olmayan “burek” bir tür katmanlı hamur işidir. Et, peynir veya ıspanaklı türleri yapılır. Ama buranın bence en lezzetli yemeği kebap olarak isimlendirilen köftedir. Bir porsiyon isteyin, oldukça fazla köfte var, iki parça pide arasında, ince kıyılmış kuru soğan ve bir adet közlenmiş yeşilbiberle servis yapıyorlar. Oldukça lezzetli ve doyurucudur.

Şehirdeki en ünlü içki türü, bir tür bira olan “Skopsko” dur. 1 şişesi 2 euro. Ayrıca: Kavadarka ve Smederevka denen Makedon şarapları da denenebilir.

 

Plajlar:

Şehirde, göl kıyısında çeşitli plajlar var. Labino, Ljubanista ve Gorica Hotel plajlarında, insanlar göle giriyorlar, güneşleniyorlar. Ancak, bu plajlar genellikle çok kalabalık oluyor. Yine de göle girmek isterseniz, Ohrid şehri gezisinde yanınızda mayo ve havlu bulundurmayı unutmayın. Şezlong kiralamak mümkündür. Yaz aylarında göl suyunun sıcaklığı kıyıya yakın yerlerde 26 dereceye kadar çıkmaktadır.

 

Ohrid Yaz Festivali:

Makedonya’nın en büyük ve en önemli müzik ve tiyatro festivalidir. İlk konser, 1961 yılında, olağanüstü akustiği olan Ayasofya kilisesinde yapılmıştır. Festival her yıl 12 Temmuz ile 20 Ağustos tarihleri arasında yapılmaktadır.

Ayrıca, yine şehirde, ana meydanda benim bulunduğum tarihte (Ağustos 2018) İstanbul Büyükçekmece Belediyesi tarafından düzenlenen bir etkinlik vardı. Bu etkinlikte, kurulan sahnede müzik ve hemen yan bölümde kurulan stantlarda ise, çeşitli el sanatı ürünleri satılıyordu. Gündüz başlayan etkinlik, akşam saatlerinde de sürdü, hareketliydi, bence güzel bir düşünce.

          

OHRİD GÖLÜ:

Ohrid gölü, 1979 yılında, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır. Çünkü dünya çapında 200 civarında endemik türün bulunduğu su ekosistemi vardır.

Ohrid gölü: güneybatı Makedonya ve doğu Arnavutluk arasındaki dağlık bölgededir.

Avrupa’nın en derin ve eski göllerindendir.

Tektonik bir göldür. Sateska nehri ve Biljana su kaynakları tarafından beslenmektedir. Büyüklüğü yaklaşık 2600 metre karedir. Gölün en uzun yeri: 36 km ve en geniş yeri ise 17 km dir. Ortalama derinlik 155 metredir. En derin yeri ise, 300 metredir. Balkanların en derin gölüdür. Gölün kıyı uzunluğu 88 km dir. Göl, doğu kıyısındaki yer altı kaynaklarından beslenmektedir. Ayrıca direkt yağışlar ve nehirler de gölü beslemektedir. Hatta, göl suyunun bir bölümü, rakım olarak buradan 150 metre daha yüksekte olan Prespa gölünden gelmektedir. Bu sular: iki göl arasındaki Galiçiça dağında batar ve Aziz Naum kaynaklarına yakın yerde yüzeye çıkar. (Aziz Naum manastırına gittiğinizde bu su kaynaklarını görebilirsiniz.) Güneşli günlerde, gölün 20 metre derinliğine kadar dibi görünmektedir.

Göl kıyısında: Makedonya bölümünde Ohri ve Struga şehirleri, Arnavutluk bölümünde ise Pogradec şehri vardır.

Gölde 17 balık türü bulunuyor. Bunlardan: ticari değeri olan ve en lezzetlileri belvica ve letnica’dır. Ayrıca, Ohrid incisinin yapımında kullanılan plasica türü bir balık da bulunuyor.

Ünlü gezgin Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde, bu gölde, özellikle yılan balığının güzel kokusundan söz etmiştir. Ayrıca, yine başka yerlerde bulunmayan balıkların sadece bu gölde yaşadığını yazar.

Son bir not: gölün başlıca özelliklerinden birisi de her 75-80 günde, kendini sirküle etmesidir. Teorik olarak, göle atılan bir şişenin, 3 ay sonra, Adriyatik denizini geçerek İtalya’nın Bari şehri kıyılarına varması mümkündür. Dolayısıyla göl suları, buz gibi ve içimi mümkün, zaten Balkanlarda nerede olursanız olun muslukların suyu içilebiliyor.

  

Gölde katamaran (tekne) gezisi:

Son bir not: gölde tekne gezileri yapılıyor. Bence mutlaka deneyin, 45 dakikalık bu tekne gezileri oldukça keyifli, ancak tekneye binmeden önce, yine buralı bir şahıs, tur görevlisinin ısrarı sonucu sizlerin fotoğrafını çekiyor ve tur sırasında resimleri hazırlıyor, siz tekneden indiğinizde ise, bu resimleri size 10 TL karşılığı pazarlıyor, ilginizi çekerse düşünebilirsiniz. Ayrıca, yine en fazla 10 yolcu alan bu teknelerin kaptanları, zaman zaman misafirleri de tekne dümenine geçiriyorlar, ilginç bir gezi oluyor. Tur programında yoksa, bence tekne gezisini ihmal etmeyin.

 

GEZİLECEK YERLER:

Şehir meydanında bir havuz var, bu meydana açılan bir de Türk çarşısı var. Bu meydana açılan ana yol: ülkemizin en tanınmış turistik yerlerinden olan Side’ye benzer, sağlı sollu dükkanlar ve aşırı kalabalık.

Havuzlu meydanın hemen üstünde: bir de ülkemizde oldukça meşhur bir tekstil firmasının büyükçe mağazası görülüyor. Havuzlu meydanda bir de çınar ağacı görülüyor. Yine bu meydanda Ramstor denen büyük bir alışveriş merkezi var, fiyatlar uygun, uğramanızı tavsiye ederim.

Yine havuzlu meydanda, hemen göle doğru birkaç heykel göreceksiniz. Bunlar: günümüzde Rusya’ya kadar yayılan kril alfabesinin kurucuları Aziz Kril ve bunların öğrencisi, kril alfabesinin kullanımını gerçekleştiren iki kardeşin heykelleridir.

Yine burada bir genç heykeli daha görülüyor. Her yıl Ocak ayında, Ortodoks inancına göre, İsa’nın vaftiz edildiği tarihte, denize bir haç atılıyor ve gençler, bu haçı denizin dibinde çıkarmak için yarışıyorlar. Bu heykeli olan genç, bu haçı birkaç kez denizden çıkarmayı başarmış ve buraya heykeli dikilmiş. Zaten, elinde bir haç tuttuğu görülüyor.

Evet, Eski şehir merkezinde küçük bir yürüyüş turu yapabilirsiniz. Burası, özellikle Osmanlı dönemi mimarisi evleriyle ünlüdür. Bu ara sokakta ilerlerken: camlı bölümün altında bir yol taşlarını göreceksiniz. Roma döneminde, burası ipek yolu üzerinde bulunan önemli bir yerleşim yeridir. Bu ticaret yolunun o dönemden kalan birkaç taşı, hemen yolun altında görülebiliyor.

Burada: Ohri kalesinin üç kapısından biri bulunuyor. Kale Bulgar İmparatoru Çar Samur tarafından yapıldığı için aynı isimle tanınmaktadır. Birinci kapıdan sonra, ikinci ve üçüncü kapı, kalenin tepesindedir.

Birinci kapının hemen karşısında, iki tane kilise görülüyor. Bunlar aynı zamanda hastane işlevi görmüşlerdir. 1333-1336 yıllarında, hastalıkların şehre girmesinin önlenmesi için, şehre gelen yabancılar 21 gün süreyle bu kiliselerde, karantina da tutuluyorlarmış, hastalık belirtisi göstermezlerse şehre sokuluyorlarmış.

Devam ediyoruz, ancak bu eski şehirdeki kale yolu trafiği oldukça yoğun, gezerken sıkça gelen arabalara dikkat etmenizi öneririm.

Televizyonlarda bir dönem dizi olarak gösterilen “Elveda Rumeli” dizininin bir bölümü, buradaki evlerde çekilmiştir. Bu diziyi hatırlayanlar için; Kaymakam’ın evi burada görülmektedir.

Şehrin eski bölümünde gezerken, hemen yanda, göl kıyısında güneşlenen ve göle girenleri, yüzenleri görebilirsiniz.

Bu yürüyüşte, sağ yanınızda kalacak Gutenberg kağıt yapım atölyesini mutlaka görün. Hatta, oradan duvarınıza asmak için küçük çerçeveli baskılardan satın alabilirsiniz.

Daha sonra yola devam ettiğinizde, solda Ayasofya kilisesi görülüyor.

 

Ali Paşa Camisi:

Çarşı içinde, ünlü çınar ağacı yanındadır. Bu çınar ağacı: yaklaşık 800-900 yaşındadır. Ağaç gövdesinin uzunluğu 20 metredir. Geçmiş dönemlerde, ağacın içindeki boşlukta, kahve dükkanı ve berber bulunduğu söylenmektedir. Anlaşılan Osmanlı hakimiyet kurduğu her yerde olduğu gibi burada da çınar ağacı dikmiş.

Çok sayıda dükkan arasında kalmıştır. 1573 yılında Süleyman Paşa tarafından yaptırılmıştır. 1823 yılında ise, Belgrad veziri Ali Paşa tarafından onarılmıştır ve ismi “Ali Paşa Camisi” olmuştur. Maalesef caminin minaresi, 20’nci yüzyılda, yıktırılmıştır. Dışarıdan bakıldığında sadece kubbesi görülmektedir. Ancak öğrendiğime göre, ülkemizdeki büyük bir firma tarafından, camiye yeni bir minare yaptırılmaktadır ve Eylül 2018 ayı sonunda açılacaktır.

 

Saat kulesi:

1726 yılında İşkodralı Süleyman Ağa tarafından yaptırılmıştır. 1912 yılına kadar işlevini sürdürmüştür. Şehre bakan yüzünde, kadranlı saat görülür.

    

Gutenberg-El yapımı kağıt atölyesi:

Çar Samoli ulusal müzesi yakınındadır. Burada bir genç bayan bulunuyor ve guruplara kağıt yapımını göstererek anlatıyor.

Burada geleneksel usüllerle, odun hamurundan kağıt yapılıyor. Buradaki kağıt yapım tekniği, MÖ 2’nci yüzyılda Çin’de kullanılan teknikle aynıdır. Şehir yakınlarındaki St Naum Manastırında da 16’ncı yüzyılda, yine aynı teknikle kağıt üretiliyormuş. Evet: kağıt yapımında tahta ve su kullanılıyor. Tahtanın kabukları çıkarılıyor, 3.5 ile 4 hafta kadar su bekletildikten sonra belli bir kıvama geliyor, ayrışma oluyor ve herhangi bir kimyasal etki olmadan oluşan sıvı, kullanılan tahtanın yani ahşabın rengine göre kağıt üretiminde kullanılıyor. Bazen renk kazandırmak için, çeşitli çiçekler kullanılıyor. Bu özel sıvı, kağıt kalıbında suyu süzülüyor, daha sonra elde edilen ham kağıtlar arasına katlar halinde pamuklar konuluyor, böylece suyu emdiriliyor, sonra kağıtlar presleniyor, havaya bağlı olarak 2 veya 3 gün içinde kullanılır kağıt haline geliyor. Ürün tam düz değilse yeniden presleniyor ve tam düz olması bekleniyor. Burada göreceğiniz her şey yani satışa sunulan ürünler, bu metotla üretilen kağıtlar üzerine baskı metoduyla yapılmıştır. Burada bir de matbaanın mucidi Gutenberg tarafından kullanılan baskı makinasının, dünyada 3 tane bulunan bire bir örneklerinden bir tanesi bulunuyor. Burada baskı makinasıyla birlikte kalıplar vardır. Baskı kalıpları üzerine mürekkep konularak baskılar yapılıyor. Evet, bu teknikle üretilen kağıtlara yapılan çizimler yani orijinal minik tablolar ilginizi çekebilir, satın alabilirsiniz.

        

Ayasofya Kilisesi:

Şehrin eski şehir bölümündedir.

Evet, buraya ulaştığınızda, girişte hemen bir solda sütun göreceksiniz, büyük bölümü yerin altında bulunan bu sütun, bir zamanlar burada bulunan Roma şehrinin Roma banyosuna ait bir sütun imiş. Bu sütünün üstünde küçük bir boşluk var ve ziyaretçiler, buraya para atıyorlar, eğer attığınız para sütunun üstündeki boşluğa düşerse, dileğiniz tutacak diye inanılıyor, tabii atılan paraların büyük çoğunluğu sütunun üstündeki bu boşluğa değil, yerlere düşmüş görülüyor.

Burası: Makedonya ülkesinin en önemli anıtlarından birisi olan bu dini yapı: ortaçağdan kalma konut mimarisini yansıtmaktadır.

Ohri Başpiskoposluğunun katedral kilisesinin yapımı, ilk olarak 9’ncu yüzyıla dayanmaktadır. Günümüzde görülen kilise: 1035-1056 yılları arasında inşa edilmiştir. Kuleler ve açık ön cephe, 1317 yılında yapılmıştır. Yapı, İstanbul Ayasofya kilisesinin aynısıdır. Kapalı pencerelerle karanlıkta açılan giriş, daha sonra aydınlığa yani doğuya doğru gider.

Ancak, Osmanlı döneminde camiye çevrilmiş ve 520-540 sene boyunca “Fetih camisi” diye anılmıştır. Bugün yapının üstünde bir haç görülüyor, o haçın yanında cami döneminde bir de minare varmış. Ancak Osmanlı hakimiyetinin bitmesiyle o minare yıkılmış.

Evet, Osmanlı döneminde, buraya yan sundurma eklenmiştir. İç mekan korunmuştur. Böylece, 11’nci yüzyılda yapılan freskler günümüze kadar gelmiştir. Bunlar önemli bir koleksiyon oluşturur.

Ana sunakta: eski Ahitten sahneler ve Meryem Ana’ya doğru uzanan melekler tasviri vardır. Yapı: günümüzde çeşitli kültürel performanslar yani konserler için kullanılıyor. Ayrıca, Makedon parasının üzerinde (1000 banknot) kiliseden bir detay tasvir edilmiştir.

Bu arada: kilisenin ismi olan “Ayasofya” dan söz etmek istiyorum. Aya: kutsal, Sofya ise “bilgelik” demektir. Hıristiyan inancında bir kiliseye Ayasofya isminin verilebilmesi için, o şehirde 364 tane yani her gün için bir kilise olması gerekir ki 365’nci kilise, Ayasofya olsun. Osmanlının bölgedeki hakimiyetinin bitmesiyle, Hıristiyanlar inadına veya inancına uygun olarak her güne bir kilise yaptırırlar. Bu yüzden, burası Hırıstiyan aleminde “Kudus” olarak tanınır.

Kilisenin içini gezmek isterseniz, giriş ücretlidir, 2 euro ödemeniz gerekiyor. Kilise halen müze olarak kullanılıyor. Ama girmenizi önermem, pencereler gayet uygun içeriye bakın, bir özellik yok, bir süre önce, ülkemiz adına ünlü bir müzisyen Fazıl Say, burada piyano resitali vermiş. Yani, burası günümüzde konserler gibi çeşitli etkinlikler için kullanılıyormuş.

 

Robevi Evi:

Robeviler, Ohridli bir tüccar ailedir.

İlk Robevi evi, 15 Nisan 1827 yılında tamamlanmış, mermerden yapılmış taş levha üzerindeki yazıda da görüldüğü üzere, geleneksel bir Osmanlı Türk mimarisini yansıtıyordu. Ancak Robevi ailesinin 35 yıl yaşadığı bu ev, 1861 yılında yakılmıştır.

Günümüzde görülen ev ise, 1863-1864 yılları arasında Todor Petkov tarafından yeniden inşa edilmiştir. Bir kültür anıtı olarak koruma altına alınmıştır. Ev iki bölüme ayrılmıştır. Aile 1900 yılında Bitola şehrine taşınmalarına rağmen, bu evi yazlık olarak kullanmayı sürdürmüştür. Balkan savaşları sırasında, 1913-1919 yılları arasında ev, Sırp askerlere ev sahipliği yapmış ve bu dönemde bazı hasarlar olmuştur, hatta bazı süslemeler Niş şehrine kaçırılmıştır. Yapının son restorasyonu, 1990 yılında yapılmıştır. Evin zemin bölümünde, bazı antik objeler sergileniyor. Özellikle MÖ 2’nci yüzyıla ait olduğu söylenen Tanrıça İsis gövdesi ilgi çekiyor.

 

OHRİD YAKINLARINDA GEZİLECEK YERLER:

ST NAUM MANASTIRI:

Burayı gezmek için 1.5 saat zaman ayırın, bunun yaklaşık 30 dakikası sandal turu ile geçiyor.

Ohrid şehrinin ana limanından, her gün St Naum manastırına tekne turları düzenleniyor. Karayolu ile de ulaşım mümkündür. Ohrid şehrine 29 km uzaklıktadır. Ancak, bu yol biraz sıkıntılı, dar ve virajlı bir yoldur. Kara yolu ile ulaşım 30-35 dakika sürüyor. İşin  daha da ilginç olanı, buradan çıktıktan 3 dakika sonra Arnavutluk ülkesinin bulunmasıdır.

Buraya otobüsle ulaştıktan sonra: büyükçe bir kapıdan içeri giriyorsunuz, hemen solda bazı dükkanlar ve sağda Ohrid gölü görülüyor.

Yaklaşık 200 metre yürüdükten sonra sağ yanda tuvalet var. Gayet güzel ve temiz bir tuvalet, 20 dinar para atılarak giriliyor.

Yine biraz ileride, sol yanda, göl kıyısında, bir kafeterya var, kafeteryanın bitiminde, kıyıda ağaçların altında sandalcılar var, sola doğru hafif bir rampadan çıkarak manastırın bulunduğu bölüme ulaşılıyor.

Burada: bir kapı var, kapının üstünde, manastırın bölümü otel olarak düzenlenmiş, ön bölümde ise otelin restoranı bulunuyor.

      

Kapıdan girince, hemen sağda Aziz Naum un gömülü bulunduğu mezar odası ve solda ise manastır bulunuyor. Aziz Naum’un Manastırı: Slav dünyasının çok önem verdiği yerlerden biridir. Kutsal mekan olarak, bu bölge, tarih öncesi çağlardan beri önem kazanmaktadır. (Buraya gelirken, hemen sağda, tarih öncesi çağlara ait bir yerleşimin izleri bulunmaktadır.)  Bu yüzden, günümüzde ise, özellikle komşu ülkeler Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Rusya’da ziyaretçiler çekiyor.

Manastır: Kiril alfabesini formüle eden St Naum’a aittir. Kendisi de burada gömülüdür. Aziz Naum: kril alfabesini bir metoda dönüştüren ve Ruslara bile kabul ettiren bir kişi olarak tanınıyor ve kendisi Güneyli Slavlar için o kadar kutsal sayılıyor ki, adına kentler kurulmuş, Ohri şehrinin koruyucusu aziz olarak kabul edilmiştir.

Manastır: harika, antik duvarlı bir kale gibi görünüyor. 910 yılında St Naum tarafından kurulmuştur. Ancak günümüzde görülen kilise, 16’ncı yüzyıl yapımıdır. Orijinal kiliseden, sadece St Naum mezarı ve yan şapel günümüze ulaşmıştır. Manastır, halen dini işlevini sürdürmektedir.

Ortadaki kilisenin içinde bir mezar odası var. Ancak buraya girmek için 2 euro ücret ödemek gerekiyor. Kapıda bir papaz var, 2 euro verdiğinizde biletinizi veriyor ve içeriye girebiliyorsunuz.

Şapel’de: orijinal freskler 1806 yılı yapımıdır. Bunlar: St Naum’un yaşamı ve mucizelerini gösterir. Kilisenin ilk odasında: St Cyril ve yan şapel freskleri ve St Klement ve St Naum öğrencileri bulunuyor.

16’ncı yüzyıldan bu yana, burada bir Rum okulu varmış. Bu okulun yurtlarının bir kısmı, günümüzde otel olarak kullanılıyor.

Manastırın hemen yanında ise, muhteşem göl manzarası izlenen bir teras var, burayı zaten hemen göreceksiniz, fotoğraf çektirmeyi unutmayın.

Bu arada, ortalıkta ve hatta çatılarda dolaşan nadir bir albino türü olan tavus kuşlarını göreceksiniz, söylenenlere göre bunlar uzun yıllardır burada yaşamaktadır ve kutsal olarak kabul edilmektedirler.

Birde hemen seyir terasının önünde, ayazma suyu var. Kilise ve su, altar ve sunak ve su diyalektiği birliktedir. Her altarın, her sunağın yanında bir su kaynağı vardır. Çünkü: insanlık tarihinin en eski ritüeli, tanrılara kurban adamaktır. Kurban adamanın sembolik göstergesi, kurbanın kanının akmasıdır. Kan altara, yani sunağa akıtılır. Dolayısıyla altarın çok basit şekilde yıkanması, temizlenmesi gerekir. Sunağın yanındaki su, bu yüzden tesadüf değildir, altarın yıkanması için kullanılır.

Manastırın hemen önünde hoş bir kumsal var. İnsanlar burada göle giriyorlar.

          

Su kaynakları sandal gezisi:

Manastırın hemen arkasında, küçük bir göl bölümü var. Burada, Ohri gölünü besleyen su kaynakları görülüyor. Bu kaynaklardan kaynayan sular, Ohri gölüne akıyor.

Burada, kıyıdan kürek çekilerek yürütülen 8 kişilik sandallara binerek (kişi başı 3.5 veya 2.5 istiyorlar, normal fiyat 2.5 eurodur veya kişi başı 150 dinar verebilirsiniz.) su kaynakları gezilebilir. Kesinlikle bu geziyi yapın, muhteşem güzellikler göreceksiniz, suyun derinliği yer yer birkaç metre ve o kadar temiz ki, sandalı kullanan sandalcılar, sürahiyle gölden su alıp misafirlere içmeleri için ikram ediyorlar.

Hemen yan taraf ise muhteşem yeşillik, yani burayı tanımlamak gerekirse, cennet denilebilir. Burada kaynayan sular, manastırın hemen girişinde, bir nehir gibi göle akıyor.

Bu su kaynakları oldukça güzel, mutlaka sandalla gezin. Ancak yine burada başımıza gelen bir olaydan söz etmek istiyorum. Tur görevlisi, hemen kıyıda, sol yanda bir sandalcıyla anlaştığını kişi başına 2.5 euro ya gezi yapılacağını söyler, manastır gezisinden sonra su kaynaklarını da gezmemizi ister. Yalnız, burada birkaç sandalcı var, turdan bazı kişiler, diğer sandalcılarla konuşmaya giderler. Çünkü, niye 2.5 euro, diğerlerinden 2 euro ücret karşılığı bunu yapacaklar elbette olacaklardır, çünkü hepsi boş beklemektedir. Bunu gören, tur görevlisinin anlaştığını söylediği sandalcı, guruba gerek el hareketi ve gerekse sözlü küfürler eder, inanın turdaki bazı kişileri sakinleştirmek bayağı zor oldu. Sonuç olarak: kafeteryanın içindeki sandalcıları tercih edin, aynı fiyata yani 2.5 euroya gezdiriyorlar, ama daha terbiyeliler ve kafeterya da hem internet var, hem de ücretsiz tuvalet var. Ama bu su kaynakları sandal gezisini mutlaka yapın, gerçekten bu dünyada cenneti göreceksiniz.10