Sinop

20.968 kişi okudu!

Sinop: ülkemizin en kuzey ucu. Güzel ve şirin bir il. Aynı zamanda: iç kalede bulunan tarihi cezaevi ile ön plana çıkıyor. Burada: Selçuklu zerafetini yansıtan Alaaddin camisini, çocuklara “Pisagor” teoreminin öğretildiği Pervane Medresesini, acıklı bir tarihe tanıklık etmiş olan Paşa Tabyasını, soluk sarı  renkli duvarlarına mistik bir hava sinmiş Balatlar Kilisesini ve Amazonların erkeklere karşı verdikleri amansız savaşlardan fırsat bulduklarında, yalnızca kadınların becerebildikleri ustalıkla süsledikleri Serapis Mabedini göreceksiniz. Amazonların, ünlü Diojen’in şehri.

Buraya birkaç gün zaman ayırıp ta giderseniz, kesinlikle güzel zaman geçirebilirsiniz. Karadeniz’ın hırçın dalgaları, bu ilin sessizlik ve sakinliğini etkilemiyor. Karadeniz bölgesinin en büyük turizm potansiyeli olan bu şirin beldeye: mutlaka gidin.

sinop.genel.3

ULAŞIM:

Hava alanı:

Sinop hava alanının kent merkezine uzaklığı: 8 km. dir. Ulaşım: dolmuş veya taksilerle yapılmaktadır. Ancak, şu an için hava alanı aktif değildir, hava ulaşımı, Samsun üzerinden yapılmaktadır.

 

Karayolu:

Otobüs terminali, kent merkezindedir. Bazı merkezlere uzaklık ise şöyledir: Sinop-Samsun arası uzaklık: 167 km. Sinop-Ankara arası uzaklık: 456 km. Sinop-İstanbul arası uzaklık: 690 km. Sinop-İzmir arası uzaklık: 1147 km. Sinop-Erzurum arası uzaklık: 894 km. dir.

sinop.sinop müzesi.1

TARİHİ:

Tarih boyunca: şehir, işlet bir ticaret ve tersane faaliyetlerine ev sahipliği yapmış. Anadolu ile Kırım Yarımadası arasında, deniz ticaretinde önemli rol oynamıştır. Kırım Yarımadası ile Sinop Yarımadası arasındaki uzaklık: açık ve uygun hava şartlarında, tam ortada bulunulduğunda, her iki tarafı da görmek mümkün olmaktadır. Denizciler: karayı kaybetmeden, karşıdan karşıya, Karadeniz’i geçebilirler. Öyle ki: Kırım-Sinop arası uzaklık: 280 km. dir.

Evet, şehir: antik çağdan bu yana, parlak ve yoğun bir ticari ve kültürel yaşantıya sahip olmuştur. Bu niteliğini: daha sonraki dönemlerde, yani: Bizans, Selçuklu, Candaroğlu ve Osmanlı yönetimlerinde de sürdürmüştür. Ayrıca: kale ve tersanesiyle, bölgenin en önemli askeri üs alanlarından biri haline gelmiştir. Ancak: bu durumunu, Ruslar tarafından, 1853 yılında yapılan baskından sonra, kaybetmeye başlamıştır.

Şehirde: tarihi süreç incelendiğinde, kısa kısa şu sonuçlar ortaya çıkıyor. MÖ.2200-2000 yılları arasında: şehrin, buraya gelen: Akalar tarafından kurulduğu sanılıyor. MÖ.1340-1200 yılları arasında: Hititliler, bölgede görülüyorlar. MÖ.676 yılında, Frigler, bölgede egemen oluyorlar.

MÖ.656-546 yılları arasında: şehir, Lidyalılar’ın, Karadeniz’deki en önemli ticaret limanlarından biri haline geliyor. MÖ.480 yılında, şehir, kendi adına para bastırıyor. Bu sikkelerde: yunus balığı üzerinde: kartal, gemi puruvası, tanrı ve tanrıça figürleri ve Roma döneminde arkaik bir Dionysos tasviri var. Bunların örneklerini: Sinop Müzesinde görebilirsiniz.

MÖ.169-120 yılları arasındaki dönemde: Pontus krallığının başkenti. MÖ.70 yılında, Romalılar, şehri ele geçiriyorlar. MS.1204 yılında, Sinop: Trabzon Rum İmparatorluğuna bağlanıyor. MS.1214 yılında ise, Selçuklular bölgede hakimiyet kurarlar.

1322-1461 yılları arasında, Candaroğulları-İsfandiyar oğulları bölgede egemenlik kurarlar. 1461 yılında ise: Osmanlılar bölgeye hakim olurlar.

1853 yılında, Osmanlı-Rus savaşlarında, şehir Rus donanması tarafından top ateşine tutularak yakılmış ve bu tarihten sonra, iyice küçülerek kale içine çekilmiştir. Rus donanmasının bu baskını: Kırım Savaşının önemli çarpışmalarından biridir. Bu baskında: Rus Karadeniz donanması; Sinop’ta, Osmanlı donanmasına, ağır bir darbe indirir. Yelkenli, ahşap gemilerin çarpıştığı son muharebe ve gülle yerine patlayıcı mermilerin kullanıldığı ilk deniz savaşı olarak, dünya deniz tarihine geçmiştir.

 

SİNOP İSMİ NEREDEN GELİYOR

Şehrin isminin kaynağı hakkında çeşitli söylentiler var. Bunlardan birkaç tanesinden söz etmek istiyorum.

1. Antik çağda, ırmak tanrısı Osopos’un kızının ismi: “Sinope” imiş. Sinope’nin, mutlu bir hayatı varmış. Ancak: bu güzeller güzeli kız, Tanrılar Tanrısı Zeus’un dikkatini çekmiş. Zeus: kızı elde etmek için her türlü yolu denemiş. Ancak: güzel kız Sinope: Zeus’a: kendisine dokunmamasını, kız oğlan kız kalmak istediğini söylemiş. Zeus: bunun üzerine, bu güzel kızı: Karadeniz’de cennet benzeri, yemyeşil kıyılara bırakmış. (Bugün Sinop ilinin bulunduğu yere)

2. Hitit yazılı kaynaklarında: Sinop ilinden, “Sinova” ismi ile sözedilmektedir.

3. MÖ.200 yıllarında bu bölgede yaşayan ünlü şair Skymnos: şiirlerinde, Sinop bölgesinde yaşayan bir Amazon kraliçesinden söz eder. Bu kraliçenin adı: Sinope’dir.

sinop.genel.4

GENEL:

Şehir: Karadeniz kıyı şeridinin, kuzeye doğru, en çok sivrilerek uzandığı Boztepe Burnu üzerinde kurulmuştur.

 

Şehrin: iki limanı vardır. Bir tanesi kuzeybatıda ve diğeri ise, güneydoğudadır. Esas liman: güneydoğudaki koydadır. Kuzeybatıdaki: Akliman ve Hamsaroz Koyu, antik dönemlerde barınak yerleri olarak kullanılmıştır.

Yağmur miktarı diğer bölge illerine göre daha azdır. Bu nedenle: Karadeniz insanı, tatil için şehri tercih eder. İlin 175 km. uzunluğundaki kumsallarının, 70 km. lik bölümündeki plajlarda: denize girmek mümkündür.

 

İl insanlarının büyük bölümü, geçimlerini balıkçılıktan sağlamaktadırlar. Çünkü: il kıyıları sığdır ve ülkemiz balık üretiminin % 5-7 si gibi bir bölümü burada yapılmaktadır. Ancak: il de; genellikle deniz balıkçılığı hakimdir. Yetiştiricilikten öte, avcılık yaygındır.

Şehirde: iklim özellikleri, birbirine yakındır. Mevsimler arası sıcaklık farkları, çok fazla değildir. Sürekli esen rüzgarlar, şehirdeki yaşamı etkiler. Egemen iklim olarak: bütün yıl nemli ve yağışlı iklim görülür. Yazın birkaç gün dışında, Karadeniz iklimi egemendir ve bol yağış görülür.

 

DİYOJEN:

Sinop şehir merkezine girerken, sol yanda kale görüldüğünde yolun ortasında beyaz bir heykel göreceksiniz. Bu heykel “Diyojen” heykelidir. Diyojen kimdir, heykeli neden buradadır gibi soruların cevapları için kısa bir anekdot: “Gölge etme, başka ihsan istemem” Evet, Sinop’lu Diyojen, bu sözlerini; zamanın en büyük komutanlarından biri olan ve o zaman bilinen dünyanın tümünü ele geçirmiş olan Makedonya Kralı Büyük İskender’e söylemiş. Evet, bu büyük filozof: MÖ.413 yılında, Sinop’ta doğmuş. Babasının sahte para bastığını ve servetini bu yoldan kazandığı öğrenildiğinde, şehirden sürülmüşler. Atina’ya gitmişlerdir. Diyojen: her türlü gösterişten uzak, yaz-kış: bir fıçı içinde yaşamış. Tüm eşyası: bir asa, bir torba ve bir çanak imiş. En büyük erdemin: “doğaya uygun yaşamak olduğunu” söyler. Böylece: insanda tutku, ölçüsüzlük, gösteriş ve kendini beğenmişliğin olmayacağını savunur. Gündüz elinde fenerle dolaştığında, ne aradığını soran diğer insanlara: “ İnsan arıyorum” şeklindeki sözü de tarihin sayfaları arasında yerini almıştır.

 

NÜKLEER ENERJİ:

Evet: Sinop il sınırları içinde: Nükleer Enerji için Termik Santral yapmak için bulunan yer: İnceburun imiş. Yani: Hamsiroz Koyu ve hemen yakınındaki Sarıkız Milli Parkı. Yakın zaman sonra: buralar, Nükleer Santralin koruma ve girilmesi yasak alanları içine alınacakmış. Bu yüzden: bu güzellikleri acele görmenizde yarar var.

sinop.atatürkün dil devrimi açılımı.1

ATATÜRK VE SİNOP:

1919 tarihinde, Samsuna gitmek üzere İstanbul’dan yola çıkan Atatürk; Sinop şehrine uğramış, ancak Samsuna karadan oluşma imkanı bulunmadığından, yine gemi ile yoluna devam ederek, Samsuna ulaşmıştır. Sinop’ta kaldığı kısa sürede şehri çok beğendiğini ifade etmiştir.

Atatürk; daha sonraki süreçte: 15 Eylül 1928 Cumartesi günü, İzmir vapuru ile, Sinop’a gelir. O gün, Yalı Mektebinin bahçesinde kurulan, kara tahtanın başına geçerek “Yeni Alfabe”nin, esaslarına ait ilk dersi verir. Atatürk ile : ders sırasında, tahtaya çağırdığı, 50 yaşlarında ve cahil, Sinop’ta herkes  tarafından tanınan Bekir Ağa ile arasında şu konuşma geçer.

Adın ne? Bekir Paşam. Ne iş yaparsın? Arabacıyım Paşam. Okuman, yazman var mı? Yok Paşam, Senden öğrenmeye geldim. Evet: bu muhteşem insan, sahip olmakla ne kadar övünsek az olan bu insan, Atatürk: İlk harf devrimi ile ilgili işareti ve dersi: Sinop’ta vermiş. Resim: Sinop Ortaokulu, zeytin ağacının altında çekilmiştir. Sinoplular için: 15 Eylül tarihi çok önemli. Çünkü: bu tarihte hem Türk Milletinin en büyük önderini misafir etmiş ve hem de Harf Devrimini ifade eden; tarih sayfalarına geçen fotoğraflarda olduğu gibi, yeni alfabenin esaslarına ait ilk dersi, bugün, kendilerine bizzat, Başöğretmenlik yapan Büyük Atatürk’ten öğrenmişlerdir.

sinop.genel.7

SİNOP ÜNİVERSİTESİ:

2007 tarihinde kurulan Sinop Üniversitesi; Sinop şehrinde, 4 fakülte, 5 meslek yüksek okulu, 2 enstitü, 1 sağlık yüksek okulu ile eğitim ve öğretimi sürdürmektedir. Diğer bir kısım Meslek Yüksek okulu ise: Boyabat, Ayancık ve Gerze ilçelerinde bulunmaktadır.

 

YEME İÇME;

Mısır çorbası:

Mısır ve barbunyadan yapılır. Soğan ve kemikli et eklenir.

İçli tava:

Hamsi, pirinç, tuz, karabiber, şeker eklenerek yapılır. Muhteşem bir tad, mutlaka denemelisiniz.

İçi etli hamur-Kulak hamuru:

Bir çeşit mantı yemeğidir. Ama nasıl mantı, alışkanlık yapıyor, aman dikkat bir tabaktan sonra tekrar isterseniz, diğer lezzetlere yeriniz kalmaz. Ancak bunu söylerken şunu da ifade etmem şart, bu mantıyı şehir merkezinde birçok yerde 10-15 TL civarında yiyebilirsiniz, ancak şehirde bu mantıyı en iyi yaptığı söylenen yerde (ismini vermiyorum, zaten en iyi mantı nerede yenir diye sorarsanız, gösterirler.) yerseniz bir tabak mantı için 30 TL ödemeniz gerekir. Yani, diğerlerinde lezzet yok, lezzet olan yerde de fiyat pahalı, tercih sizin.

Nokul:

Bir çeşit börek.

sinop.alışveriş.gemi maketleri.2

ALIŞVERİŞ:

Evet, Sinop’tan: dünyaca ünlü hediyelik: kotra ve taka maketleri, turistik çelik bıçaklar ve keten işlemelerinden alabilirsiniz. Özellikle çok sayıda gemi modeli satılıyor. Ancak buranın turistik bir yer olduğunu unutmayınız, fiyatlar aşırı yüksek, haşlanmış bir mısır 4 veya 5 TL satılıyor.

sinop.alışveriş.gemi maketi.1

GEMİ MODELLERİ:

İl merkezinde gemi modelleri yapımcılığı yaygındır. 1950 yılındaki aftan yararlanarak cezaevinden çıkan mahkumların bir kısmı; Sinopa yerleşerek, gemi modelleri yapmışlar, yanlarında çalıştırdıkları çıkarlara, kotra yapımını öğreterek, bu sanatın il merkezinde yapılmasını sağlamışlardır. Gemi modelleri yapımında kullanılan ağaçlar: ceviz, gürgen, kavak, kiraz ve armuttur.

BIÇAKCILIK:

Sinop’ta el yapımı bıçak üretilmektedir. Bu üretim: 1890 yılından, günümüze kadar sürdürülmektedir. Bıçakların yapımında: yüksek karbonlu İsveç takım çeliği, saplarının yapımında ise manda, geyik boynuzu, gül ağacı kökü kullanılır. Korkuluk ve tepe malzemesi: kaliteli pirinçten, kınları ise: kaliteli sığır derisinden yapılır. Bıçaklar: dekoratif bıçak, mutfak bıçakları ve av bıçağı olarak üretilir.

sinop.genel.4

GEZİLECEK YERLER:

ŞEHİR MERKEZİ:

Karadeniz dalgaları ne kadar hırçın ise, Sinop il merkezi o kadar sessiz ve sakindir. Merkez, iki caddeden oluşuyor. Kendi halinde, bir çarşısı var. Çarşısı sevimli  bir yer. Küçük ama temiz lokantalarında: Sinop pidesi, ya da kulak denilen cevizli mantı yiyebilirsiniz. Ama dikkat, buranın mantısı yani kulak, bağımlılık yapabiliyor.

Bir de: sahil yolu. Bu sahil yolunda: balıkçılar, çay bahçeleri var. Sahilde bulunan iskelede gezinin, akşam saatlerinde iskele de birçok balık tutan ve gezinen Sinoplular görebilirsiniz.

Akşam saatlerinde zaten şehir iyice canlanıyor, sahil kesimi çok kalabalık oluyor.

   

Tekne yolculuğu:

Hatta, akşam saatlerinde limandan bir tekne turu yapabilirsiniz. 45 dakika süren tekne turu 10 TL dir, yolculuk sırasında bir çay veya neskafe ikramı yapılıyor, ayrıca muhteşem yüksek volümlü karadeniz müzikleri dinleyeceksiniz. Eğer üşürseniz, üst kata çıkmayın veya üst kata çıkarsanız polar isteyin çünkü soğuk oluyor. Sinop şehrinin ışıklarını, uzaktan seyretmek ilginç oluyor.

Bu arada; şehri tepeden izlemek isterseniz, kaleye çıkacaksınız.

Çarşıyı gezdikten sonra: Sinop Cezaevine çıkmanız gerek. Çünkü: gerek kuruluşu ve gerekse yapısı ve içinde bulunanlarla, özellikleri olan bir cezaevi. O kadar çok şey yaşanmış ki, burada gezerken, o günleri hayal etmek mümkün. Tüyleriniz ürperecek. “Dışarıda deli dalgalar, gelir duvarları yalar” dizelerini mırıldanırken, o dalgaların sesini duyabilir, duvarları görebilirsiniz.

Evet: ben size, Sinop il merkezinde gezilebilecek yerler hakkında, aşağıda ayrıntılı bilgiler vereceğim. Siz kendiniz için, Sinop’ta kalma sürenize ve tercihlerinize göre bir gezi planı oluşturabilirsiniz. Tabii, Sinop’ta bulunduğunuz iklim de önemli, yaz ayları dışında, yani Temmuz-Ağustos ayları dışında, deniz kıyısında, sahilde, plajları, kumsalları gezmek pek anlamlı olmaz.

sinop.müze.1

SİNOP ARKEOLOJİ MÜZESİ:

Müze, 1970 yılında, bugün bulunduğu binaya taşınmış. Karadeniz bölgesinin en büyük müzesidir. Okullar caddesindedir. Sinop ve çevresinde yapılan kazılardaki buluntular, burada sergileniyor. Özellikle: şehir çevresinden toplanmış ikonalar var. Bahçesinde: şehitlik anıtı, Aynalı kadın türbesi ve Serapis Mabedi var. 19.yüzyılda Sinop ve çevresinde bulunan kiliselerde, günümüze kaldığı tahmin edilen ikonaların müzeye ne zaman ve nereden getirildiği bilinmemektedir. Bunlar: kestane ağacından yapılmış panolara, alçı sıvanarak, bazılarında da bez alçı bir arada kullanılarak, üzerine çeşitli boya ve altın yaldızla yapılmıştır. Evet şimdi müzenin ayrıntılı, kat-kat gezi planını veriyorum.

İç teşhir salonu-Zemin kat:

Hemen girişte: Irmak tanrısı Asapos’un su perisi kızı Sinop kentinin kurucusu olduğu söylenen “Sinope” nin büstü var. Sonra: şehir merkezine, 16 km. uzaklıktaki: Demirci Köyü Kocagöz Höyük kazısında çıkan buluntular var. Bunlar: Tunç çağına ait, pişmiş topraktan yapılmış, kulplu-kulpsuz, ayaklı-ayaksız vazo, tas, kupa, tabak, testi, kolyeler, değişik formda kaplar, kemik aletler, cilalı  taştan balta, bronz iğne ve mızrak uçları var. Birinci galeri ve birinci salon arasında ise: çeşitli dönemlere ait sikkeler ve s on bölümde, Karadeniz deniz buluntuları olan amphoralar sergileniyor.

   

Birinci salon:

Hitit, Frig, Arkaik, Helenistik, Roma ve Bizans çağı eserleri sergileniyor. Bunlar: pişmiş topraktan yapılmış: testi, tabak, askı kulplu, süzgeçli kaplar, yonca ağızlı, boyalı testiler, küçük mezar buluntuları, altın, kemik, bronz ziynet eşyaları, Serapis mabedi buluntuları, silindirik mühür, bilezik, yüzük gibi ziynet eşyaları ile, Selçuklu ve Osmanlı defineleri-sikkeleri bu salonda sergileniyor. Bölümün en önemli eserleri arasında: MÖ.5. yüzyıla ait, üzerinde aslan başı, karga başı ve koç bulunan, bronz hydria. Geyiğe saldıran aslan, MÖ.5.yüzyıla tarihlenen heykel gurubu bulunuyor.

İkinci salon:

Burada, yörenin giyim-kuşam, el işleme,  dokuma örnekleri ve çeşitli ziynet eşyaları, çini porselen, ateşli ve delici silahlar, yazı  takımları, fildişi-sedef kakmalı çekmece, mutfak eşyaları sergileniyor.

Birinci kat:

Halı ve yazma eserler bölümü: 

Kula ve Gördes halı seccade örnekleri, çeşitli çatmalar, el yazma Kur’an lar, hat sanatına ait yazı çeşitleri, cilt kapakları, fildişi kakmalı nadide rahleler sergileniyor.

      

İkona seksiyonu: 

(Ağustos 2018 tarihinde müzeyi gezdiğimde, ikonaların asıllarının onarım ve bakım için  İstanbul’a gönderildiği, aynı yerde bulunan ikonaların benzerleri olduğunu öğrendim ve üzüldüm, keşke orjinalleri görebilseydim. Umarım siz ziyaret ettiğinizde orjinalleri görürsünüz.)

Evet, burada; Bizans sanat üslubunun özelliklerini taşıyan, zengin bir ikona koleksiyonu sergileniyor. İkona: Hıristiyan dininde, doğu kiliselerinde, duvar fresklerine karşılık, ahşap pano üzerine yapılan, her türlü dini resme verilen isimdir. İkonalar: kiliselerde, halk tarafından, kolayca görünecek yerlere asılıyorlardı. Bizans dönemine ait ikonaların ana konuları, sıkı bir taoloji programı ile saptanmıştı. Bunlar: İsa, Meryem’in resimleri yanında, Havari ve Aziz kişilerin resimlerinden oluşuyordu. Ya da yaşam öyküleriyle birlikte, çeşitli dinsel ve tarihi olaylar anlatılıyordu. Müzenin kendine has özelliklerinden biri: Bizans sanat üslubundaki zengin ikon koleksiyonudur. Çeşitli boy ve ebatlarda, altın yaldız ve boya ile yapılan, 27 adet ikon vardır. Bu ikon koleksiyonunun sanat tarihi bakımından büyük bir önemi vardır.

Çeşitli boy ve ebattaki: İsa, Melek, Meryem ve Azizler ile ilgili konuları içeren, bol miktarda, altın yaldız kullanılarak yapılan, özellikle yabancı ziyaretçiler tarafından ilgi ile izlenen ikonalar burada sergileniyor.

     

Bahçeye çıkıyorsunuz. Bahçe düzenlemesi de, müzenin içi kadar güzel ve zengindir. Çıktıktan sonra: sağ tarafa döndüğünüzde, yürüme yolu boyunca, duvara monte edilerek sergilenen, mozaikler, hem üstten küçük çatıcıklar yapılarak koruma altına alınmış, hem de aydınlatılması yapılarak gece de güzel bir görünüm elde edilmiştir.

Arka kısımda: denizden balıkçı ağlarına takılması sonucu çıkarılan oldukça eski çapalar ve toplar var. Bu topların arkasında, diğer park kısmında da “Deniz Şehitleri Anıtı” var. Çapaların bulunduğu yerin az ilerisinde: 1950’li yıllarda yapılan kazılarda bulunmuş olan “Serapis Mabedi” kalıntıları var.

Yine bahçe içinde: 1335 yılında, Sultan I.Murat’ın kardeşi, Süleyman Paşa’nın kızı İsmet Sultan Hatun için yaptırılmış bir türbe var. Buraya: Sultan Hatun Türbesi ya da Aynalı Kadın türbesi deniliyor. Biri kapı önünde, dışarıda ve diğeri türbe içinde ve zemin taşlarının biri üzerinde, mermerden, birer ayna resmi varmış. Halk arasında: Aynalı kadın  denilmesinin sebebi buymuş.

2006 yılında restorasyona alınan Sinop Müzesi, ülkemizdeki en modern müzelerden biri haline geldi. Yıllık ziyaretçi sayısı: 200.000 civarındadır. Yakın zaman önce: cezaevi duvarları arasında kalan eklentilerin bir kısmının yıkılması sırasında: eski devirlerde mancınıklarla kullanıldıkları tahmin edilen taş külleler bulundu. 40 civarındaki taş gülle: Sinop Arkeoloji Müzesine taşındı. Müze gezinizde, bunları da göreceksiniz.

En son da, en önemli haber: Sinop Müzesi: öğrendiğime göre: Avrupa Yılın Müzesi Ödülü “EMYA 2010” için Türkiye’den başvuran 5 müzeden biri. Avrupa Müze Formu Değerlendirme Komitesi tarafından incelemeler yapılmış. Gerekli değerlendirmeler yapıldıktan sonra, sonuçlar açıklanacakmış. Umarım güzel bir sonuç elde edilir.

SERAPİS MABEDİ:

Müzenin bahçesinde kalıntıları var. 1951 yılında bölgede yapılan kazılarda ortaya çıkarılmış. Güneyinde: altarı olan dikdörtgen planlı bir mabet. Kazı sırasında: pişmiş toprak malzeme, mimari parçaları ve sırasıyla Serapis, Dionysos, Herakles, İsis ve Kore figürleri bulunmuş. Mabedin, hangi tanrı için yapıldığı bilinmiyor. Ancak, bir yazıtında, bu mabedin Serapis’a ait olduğu görülmüş.

 

   

ŞEHİTLİK VE DENİZ ŞEHİTLERİ ANITI:

Müzenin bahçesindedir. Yani, burayı ziyaret etmek isterseniz, Müzenin bahçesinden giriliyor, cadde üzerinde kendi kapısı kilitlidir. 1853 Osmanlı-Rus savaşları sırasında, Sinop limanında şehit  düşen denizcilerimiz için yaptırılmıştır. Anıtın ilk yapımına: 1857 yılında Kaptan-ı Derya Mehmet Ali Paşa tarafından başlanılmıştır. Arkasında bir abide  yapılması  düşünülmüşse de, Mutasarruf Zihni Bey’in başka bir yere tayini nedeniyle yaptırılamamıştır. Mevcut şehitlik: 1933 yılında Vali Abdulhak Savaş’ın girişimleriyle, Cumhuriyetin 10. yıl dönümünde tamamlanarak, açılmıştır.

 

   

ETNOĞRAFYA MÜZESİ: (ASLAN TORUNLAR EVİ):

Şehirdeki en güzel Osmanlı dönemi sivil mimari örnek yapılarından biri olan: 19.yüzyıl başlarında inşa edildiği tahmin edilen, bir yerde bulunuyor. Kefeli Mahallesi, Kemalettin Sami Paşa Caddesindedir. Zaten Etnoğrafya ve Arkeoloji Müzeleri birbirine çok yakındır, yine de görünmüyor, yerlerini sormak gerekiyor.

Evet: Etnoğrafya müzesine gittiğinizde, yerler halı, içeride ağır bir hava var, ama görevli çok ilgili, müzede bir görevli var, giren olursa onlarla birlikte geziniyor. Öte yandan, sakin bir müze, etnoğrafya müzeleri genelde ilgi çekmiyor. Ağustos 2018 tarihinde bu müzeyi gezerken, bizden başka içeride kimse yoktu. Evet, bina kesme taştan yapılmış, zemin kat üzerine, ahşap çatı arası ve 1 ve 2’nci katlar bindirme tekniğiyle yapılmış. Cephede: bol pencere ve geniş saçak var. 1 ve 2 nci katta bulunan: 4 oda ve 3 eyvan, ortadaki sofaya açılıyor. Odalarda: ahşap dolar, ocak gibi öğelerle bulunuyor.  En alt zemin katta: Sinop ve Boyabat evlerinin sergilendiği galeri kısmı var. Önceleri burası, atların bağlandığı ahır kısmı imiş. Burada: ülkemizin çeşitli yerlerinden elde edilmiş mutfak eşyaları sergileniyor. Ayrıca: bir köy odası var.

      

Birinci kat: Etnoğrafya Müzesi ve 2.kat ise: yaşayan konak olarak planlanarak, ziyarete açılmıştır. Birinci katta: Sinop yöresinde kullanılmış olan ziynet eşyaları, kılıçlar, dokuma tezgahı gibi eşyalar bulunuyor.

      

İkinci kat: geniş bir salon ve bunun çevresinde simetrik olarak planlanmış 4 oda ve 3 eyvan var. Bu eyvanlarda, konak yaşantısı canlandırılmış. Baş odada: konağın erkeklerinin yaşamı, oturma odasında ayrıntılı bir kına gecesi, namaz odasında evin büyüklerinin ibadetleri canlandırılmış. Ayrıca: gelin odasında, gelinin konak içindeki yaşamı ve eşyaları ayrıntılı bir şekilde sergilenmiş.

sinop.kale.4

SİNOP KALESİ:

MÖ.7. yüzyılda, şehri korumak için, yarımada üzerine yapılmış. Yalı ve Kafevi Mahallelerini kuşatır. İç ve dış limanların arasında bulunuyor.

Bazı kaynaklara göre, kalenin yapımı Hititlere kadar indiriliyorsa da, bu durum kesinlik kazanmamıştır. MÖ.72 yılında, Pontus kralı IV.Mithridates: Sinop’ta: mabet, tiyatro, gimnasium ve saray yaptırmış, şehrin çevresini de surlarla çevirmiştir. Bunları izleyen dönemlerde: Selçuklulura, İsfendiyaroğluları ve Osmanlılar tarafından da, kale, onarılmış ve eklerle genişletilmiştir. Bu dönemlere ait kitabeler, günümüzde kalede bulunmaktadır. Bu kitabelerde, surları yaptıran kumandanların isimleri yazılıdır. Selçuklular, limanı kontrol etmek için, kaleye bir iç kale eklerler. Burç ve kulelerle, kaleyi daha da güçlendirirler.

sinop.kale.5

Şehrin güneyinde, iç limana bakan kale: deniz kıyısında, birbiri içine giren, 2 bölümden meydana gelir. Kalenin 6 kapısı vardır. Bunlar: Kum kapısı, Meydan kapısı, Tersane kapısı, Yeniçeri kapısı, Dabağhane Kapısı ve Lonca kapısıdır. Bu kapıların hepsi, ikişer kanatlı demir kapılardır. Ancak: 1950 yılındaki karayolu yapımı sırasında, bu kapıların çoğu yıkılır. Günümüzde: yalnızca iki kapı kalmış. Biri: cezaevinin karşısındaki Loncakapı ve diğeri de, otogarın yakınında, kuzey kıyıda, denize düşecekmiş gibi duran ve bir burca benzeyen Kumkapı.

Sinop manzarası için: Limandaki burca çıkın. Surun bir kısmında yürüyerek, denizi seyredebileceğiniz gibi, kenti boğan yapılaşmayı da göreceksiniz.

sinop.kale.2

Dış kalenin uzunluğu, kuzeyde: 800 metre, doğuda 500 metre, güneyde 400 metre, batıda 270 metredir. Sur duvarlarının kalınlığı: 3 metreyi bulur.

Selçuklu döneminde: iç kalenin bir bölümü tersaneye dönüştürülmüş ve dönemin en güzel savaş gemileri burada yaptırılmıştır. Osmanlılar da, bunu sürdürmüş ve burada kalyonlar, kadırgalar yapılmıştır.

SAAT KULESİ:

İç kale burçlarından, doğu surları üzerindeki burcun üzerindedir. Kare planlı, düzgün kesme taştan yapılmıştır. Burcun batısından çıkan taş merdivenle kuleye varılır. Cumhuriyet dönemi yapılarından olan kule, şehirle özdeşmiştir. Ancak, ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Bunu açıklayan bir kitabe ve belgeye raslanmamıştır. Büyük olasılıkla, saat kulesinin: 1892 tarihinden sonra yapıldığı düşünülmektedir. Kule: dikdörtgen bir prizma şeklinde, üzeri mazgallı olup, dört köşesine de, birer saat kadranı yerleştirilmiştir.

 

İÇ KALE- ESKİ SİNOP CEZAEVİ-ESKİ SİNOP TERSANESİ:

Güneydedir. 9500 m.karelik bir alana yayılmıştır. Kuzeydeki iç kale ise: 16875 m. Karelik alana yayılmıştır. Kuzeydeki iç kale: Sinop’un batısındadır. Güneyi ve kuzeyi, denize karşıdır. 11 burçla desteklenen iç kalenin duvarlarında, antik çağlara ait mimari parçalar, sütunlar, sütun başlıkları bulunmaktadır. Buradaki surların yüksekliği: 18-22 metredir. Duvar kalınlıkları: 3 metreyi bulur. Ayrıca; bu bölümde, kaleyi bir uçtan, diğer uca kadar uzanan, gezinti yolu var. Selçuklular: şehri ele geçirdiklerinde, önüne uzun bir sur duvarı eklerler. Buradaki duvarlar yapılırken, şehirdeki antik çağlara ait yapıların taşlarından yararlanılmış. İç kale: esas kalenin depo ve cephaneliği niteliğinde idi. İçinde: İbrahim Bey Camisi varmış. Sonraki yıllarda, bu cami ile birlikte depolar yıktırılmış, içerisinden bir yol geçirilmiş.  Güney bölümü: diğer bölüme göre  daha alçak olduğundan, sonraki yıllarda, burası hapishane olarak kullanılmış.

sinop.cezaevi.5

İç kale adı verilen ve hapishanenin bulunduğu alan: 1214 yılında, Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus tarafından, ana kalenin kuzeyden-güneye inen, dik bir surla kesilmesiyle oluşturulmuştur. Sinop hapishanesi, bu bölümde kurulmuştur.

 

      

Hapishaneyi çevreleyen iç duvar: 11 burçla desteklenmiştir. Burçların yüksekliği: 22 metre ve surların yüksekliği ise; 18 metredir. 3 metre kalınlığında olan surların üzerinde: yollar bulunmaktadır ve bu yollarda, muhafızların gezi yollarıdır.

Evet: İç kale: Selçuklular zamanında tersane olarak kullanılmıştır. Osmanlılar döneminde de, burası tersane olarak kullanılmaya devam edilmiş ve zamanın en mükemmel harp gemileri, burada yapılmıştır. Osmanlıların, Karadeniz’de mevcut en büyük tersanesi burada kurulmuştur.

 

      

Ancak; bölge, 1887 yılından sonra tersane vasfını kaybetmiş ve cezaevi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Cezaevinden mahkumların kaçışı imkansızdı. Çünkü: dört bir tarafı, kale ile çevriliydi. Buradan: yalnızca iki kişi kaçmaya çalışmış, biri denizde boğulmuş, diğeri ise kaçmayı başarmıştır.

1939 yılında, iç kalenin kuzeyindeki bölmede: 2 katlı, 9 koğuşlu, ikinci bir taş bina yapılmıştır. 1950 yılında: cezaevi son şeklini almıştır. Bu şekliyle, cezaevinde: 11 küçük, 37 koğuş, 21 hücre ve 64 gözlem hücresi bulunmaktadır. Gözlem hücrelerinde, siyasi hükümlüler ve idamlıklar kalmaktaymış. Cezaevinin bir bölümünde de, çocuk islahevi var. 432 yıllık bir geçmişe sahip cezaevinin eski durumuyla ilgili bilgileri, o zamanlar şehirde yaşamış ve cezaevinde yatmış kişilerin anılarından öğrenmek mümkün oluyor.

   

Daha sonraki süreçte: 1997 yılında, cezaevi boşaltılmış ve bölge, 1999 yılında Kültür Bakanlığına tahsis edilmiş ve Bakanlıkça: buranın kültür kompleksi haline getirilmesi çalışmaları sürdürülmektedir. Halen Müze olarak hizmete açıktır. 2004 yılında: 45.000 kişi tarafından  ziyaret edilmiştir. Cezaevini anlatan şiirler Sebahattin Ali tarafından yazılmış olup, özellikle “Aldırma Gönül” popüler olmuştur.

sinop.şehitler çeşmesi.2

ŞEHİTLER ÇEŞMESİ:

Tersane çarşısındadır. 1853 yılındaki Osmanlı-Rus savaşında şehit düşen, Türk denizcilerin ceplerinden çıkan paralarla yaptırılmış. Yalnız burada hassas bir durum var. Şöyle ki: bu denizcilerimiz şehit edildiğinde, yani Ruslar burayı bombaladığında, henüz harp ilan edilmemiş. Yani: adice bir baskın ve şehitler.

Hacı Ömer Camisinin doğusundadır. 3.80 x 3.80 metre boyutlarında, bir alana oturtulmuştur. Üstü: tek kubbe ile örtülüdür. Üzeri: çinko ile kaplanmıştır.

sinop.balatlar kilisesi.3

BALATLAR KİLİSESİ:

Şehrin: Ada mahallesinde, Yusufoğlu aralığındadır. İlk bulunduğunda: 3062 m.karelik alanı kapsayan bu yapının: Roma döneminde yapılmış bir hamam olduğu düşünülmüş.

Ancak: 660 yılında, buranın Bizans döneminde yapılmış, dikdörtgen planlı bir bazilika olduğu anlaşılmış. Günümüze, yalnızca: kuzey ve güney duvarı kalmıştır. Bu duvarlarda: İsa, Meryem ve havarilerle ilgili freskler sürekli açıkta bulunduklarından tahrip olmuş ve hala da olmaya devam ediyorlar. Ayrıca: şapelin tonozla örtülü üst yapısı, sağlam kalmış. Diğer bölümlerin üstü açık. Tüm duvarlarda, dört sıra tuğla kullanılmış.

sinop.balatlar kilisesi.1

Çağının mimari özelliklerini taşıyan bu fresklere yazık, önlem alınmasını diliyorum. Giriş kısmında ve tavanlarda, boyalı grafikler var. Eskiden, bunların çok olduğu söyleniyor ama günümüzde bakımsızlıktan, bu kadarı yani az sayıda kalmış. Kilise: 2000 yılında kamulaştırılarak, halkın ziyaretine açıktır.

sinop.alaaddin camisi.2

ALAADDİN CAMİ:

Ulu cami, Büyük cami ve Alaüddin Camisi olarak da bilinir.

Selçuklu dönemi eseridir. Sinop’un en büyük camisidir. Sinop’un fethinden sonra, 1214 yılında yaptırılmıştır. Rumların şehre yaptıkları baskınlarda, büyük zarar görmüştür. 1268 yılında, Süleyman Pervane tarafından yeniden onarttırılır.

sinop.alaaddin camisi.1

Büyük bir avlunun güneyindedir. Dikdörtgen planlı olup, beş kubbelidir. Avlunun ortasında, bir şadırvan, bir köşede de, İsfendiyar oğullarının türbeleri var. Burada bir de “Seyit Bilal Türbesi” var. Seyit Bilal: savaşta kopan kafasını kapıp koşarak, Sinop’a yetiştirdiği rivayet edilir.

Çandarlıoğulları döneminde, emsalsiz işçilikte bir minber ilave edilir, ancak bu minber: büyük kubbenin 1850 yılında yıkılması sırasında harap olur ve kalan bölümleri-parçaları: Trabzon Valisi Sırrı Bey tarafından, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesine gönderilir.

Caminin arkasında: kesme taştan, yuvarlak gövdeli, tek şerefeli olan minaresi bulunur.

Caminin bahçesi: güllerin, palmiye ağaçlarının ve gölgeliklerin bol olduğu bir yer, keyifli ve genellikle kalabalık.

sinop.pervane medresesi.1

PERVANE MEDRESESİ:

Hemen Alaaddin Camisinin karşısında. 1262 tarihinde yapılmış bir yapı. Sinop’un düşman işgalinden kurtuluşunun anısına: Selçuklu veziri Süleyman Pervane tarafından yaptırılmış.

Medrese: moloz ve kesme taştan yapılmış,  dikdörtgen planlıdır. Dönemin taş işçiliğini gösteren, görkemli bir giriş kapısı var.

Giriş eyvanında, tek katlı medrese avlusunun iki tarafında:; 16 oda sıralanmıştır. Girişin karşısındaki eyvan; 1889 yılında dershaneye dönüştürülmüştür. Giriş eyvanının iki yanında, birer kapı var. Bu kapılardan, sağ taraftakinde, Muinüddin Süleyman Pervanenin torunu ve Mesut Celebinin oğlu Sinop Beyi Altınbaş ünlü deniz generali Gazi Çelebinin mezarının bulunduğu küçük bir bahçe var.

Odalarında, günümüzde: ahşap tekne maketi ve Sinop dokumaları gibi yöreye özgü el sanatlarının satış yerleri var.

sinop.paşa tabyaları.3

PAŞA TABYASI:

Yarımadasın güney ucunda, il merkezine 1 km. uzaklıkta, 19.yüzyılda, Osmanlı-Rus savaşları sırasında, denizden gelen tehlikeleri önlemek için yapılmıştır. Yarı ay şeklindedir. 11 top yatağı, cephanelik, asker koğuşu olarak kullanılan büyük mekanlar ve mahzen var. Günümüzde: burası, ziyarete açık bir yer. Yeme-içme mekanları oluşturulmuş.

sinop.paşa tabyaları.2

KORUCUK TABYALARI:

İl merkezine: 3 km. uzaklıktadır. Geniş bir alanı kapsamaktadır. Batı kısmında, toprak altında, kesme taşlardan örülmüş, tonozlu koridor ve 2 oda ile, batıdan doğuya uzanmış küçük tepeler arasında bulunan 5 adet top yuvasından oluşmaktadır. Osmanlı döneminde, savunma amacıyla yapılmış bir yapıdır. Günümüzde: özel kişinin mülküdür.

sinop.akliman.1   

AKLİMAN KOYU:

İlin batısında bulunuyor. Kent merkezine uzaklık: 9 km. Sinop’tan İnceburun’a en kısa, buradan gidilir. Sinop-Akliman-Hamsilos yolunun üstündedir.

Koyun hemen açığında: 2 ada var. Bu adalar: koyun güney ve kuzey kısımları ile birleşmiş gibidir. Koyun: kuzey yakasındaki adayı: kıyıya birleştiren bir köprü var. Bu köprü: açık denizden gelen  dalgaları da engelliyor. Ayrıca: bu adada “Akliman Feneri” bulunuyor.

Koyun güneybatı ucunda: bir küçük koy daha var. Ayrıca: ana koyun hemen güney kıyılarında, iki küçük, girinti daha var.

Kumsal gayet güzel, genişliği: 15-20 metre arasında, uzunluğu ise, bayağı var. Yani resimlerden de göreceğiniz gibi, burada denize girmek mümkün. Ayrıca: burada, Milli Parklar Müdürlüğü tarafından tanzim edilmiş, piknik alanı var. Piknik alanı: her türlü ihtiyaca cevap verebilecek düzeyde. Burada: ormanla deniz iç içe. Yani: piknik alanıyla, ormanla denizin iç içe olduğu “ria” tipi bir kıyı örneği.

Türkiye’de: oksijen yoğunluğu ile, birinci sırada bulunan ve içinde bitki örtüsü ve yaban hayatı bakımından büyük bir zenginlik olan, Akliman Mevkii, Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından, “Hamsilos Tabiat Parkı” ilan edilmiş. Zaten: 1991 yılında, birinci derece SİT alanı olarak da ilan edilmiş.

         

HAMSİLOS KOYU:

Hamsilos Koyu: aslında, jeolojik ve coğrafi bir terim olan: “Fiyord”dur. Fiyord: buzulların oluşturduğu vadilerin,  deniz suyu ile dolmasıyla oluşan, dik yar ve kayalıkların arasındaki dar deniz koycuklarına verilen bir isimdir. Dar koylar: buzullar tarafından aşındırılmış ve deniz seviyesinin çok altındaki taban,  deniz yüzeyinin bayağı altına kadar devam eden ilk duvarlar, kara tarafında ve ortada deniz tarafına göre, daha çok olan derinlik ve açık deniz ile bağlantılı fiyordların tipik özellikleridir. Dolayısı ile: Hamsilos fiyordu: son buzul çağında, Karadeniz’in tamamen donduğu dönemde, buzullar erirken oluşmuştur. Genellikle, kuzey ülkelerinde görülen bu coğrafi oluşumun, Türkiye’deki tek örneği Hamsiroz koyudur. Karadeniz’in hırçın olduğu günlerde, yörenin balıkçıları bu koya sığınıyorlarmış.  Burada: deniz, sanki bir nehir gibi karanın içine giriyor. Devecik deresi adlı küçük bir akarsuyun ağzında bulunan, 300-400 metrelik bir deniz girintisidir. Burası 1991 yılında Doğal Sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmıştır. Dünyada tek benzeri, Norveç ülkesi kıyılarında bulunmaktadır. Koyun bulunduğu körfez, çiçek ve ağaçlarla bezenmiştir.

Evet: koyun bulunduğu milli park alanı, Sinop şehir merkezine yakın olduğu için, Sinoplular burayı sık ziyaret ediyorlar. Hamsilos koyu, il merkezine: 14 km. uzaklıktadır. Ancak buraya giderken dikkat etmeniz gereken bir durum var. Yol üzerinde, hemen sağda bir süre sonra “HAMSİLOS TABİAT PARKI” diye bir tabela göreceksiniz ve bu tabelanın bulunduğu alana giriş ücretlidir. (kişi başı 4.5 TL ve araba 10 TL.dir.) Burada, deniz kıyısında piknik alanları var, ağaçların altında, denizin kıyısındaki yeşillik alanda insanlar mangal yakıyor, çocuklar top oynuyor, her yan duman, ağaçların altına çadırlar kurulmuş, hemen sağ yanda deniz kıyısında bir restoran bulunuyor ama burası Hamsilos koyu değildir. Eğer Hamsilos koyuna gitmek istiyorsanız, burayı pas geçip deniz kıyısından Akliman istikametinde ilerleyin. Yine yol üstünde, piknik yapanlar, mangal yakanlar, denize girenler göreceksiniz, ama bunlar ücret ödemeden bu işi yapanlar, yani piknik yapacaksanız, ileriye devam edin, ücret ödemeden piknik ve denize girme imkanı var. Bir süre sonra Hamsilos koyuna varılıyor. Burada: bir yerde aracınızı otoparka bırakıp yürümeye başlıyorsunuz. Ama mesafe uzun değil, bölgeye geldiğinizde, sol yanda muhteşem güzel Hamsilos koyu manzarası, sağ yanda ise, deniz görülüyor. Bu güzelliği mutlaka yaşayın, yol sorunlu değil, buraya mutlaka gidin. Ancak burada piknik yapmak, ateş yakmak mümkün değil, ahşap kamelyalarda oturup çevreyi seyredebilirsiniz.

 

sinop.mobil korucuk köyü mevkii.2

MOBİL KORUCUK KÖYÜ MEVKİLERİ:

İl merkezine, 2 km. uzaklıktadır. Sinop yarımadasını çevreleyen yol üzerindedir. Sakin bir deniz ve tertemiz kumsalı var. Ayrıca: burada, turizm belgeli  tesisler, restoranlar, kamp ve karavan yerleri var. Sinop il turizminin en yoğun olduğu yer burası. Kumunun halk arasında, romatizma ve siyatik gibi hastalıklara iyi geldiği de söyleniyor.

sinop.plajlar.1

KARAKUM:

Şehir merkezine uzaklık: 2 km. Sinop yarımadasını çevreleyen yol üzerinde. Karakum denilmesinin sebebi: sahildeki ince ve simsiyah volkanik kum bulunmasıdır. Burada: kamu kamp alanları var. Ayrıca: otel, tatil köyü, kafe, restoran, bungalow tipi evler, karavan ve çadır yerleri de bulunuyor.

 

      

İNCE BURUN:

Ülkemizin, en kuzey ucundadır. Şehir merkezinden yaklaşık 1 saat uzaklıktadır. Aklimana giderken yoldan saptığınızda, sapaktan 13 km sonra buraya ulaşılır. Ancak yol çok kötü, delik deşik, hız yapamazsınız, yavaş gidince yolculuk süresi uzuyor, bir de yol çok ıssız, pek hareketli ve keyifli bir yol değil, ama yine de, İnceburun güzel bir yer, bence gidin, bu güzelliği görün.

Burunda: gemilere geçiş kolaylığı sağlamak için, ince burun feneri var. Yüksekliği: 12 metredir.  Denizden yüksekliği ise, 26 metredir. Kuruluş tarihi; 1863 yılıdır. Duvarlarının kalınlığı ise: 75 cm. Burada: denizde, bazen çok büyük dalgalar oluşuyor. Bunların yükseklikleri: 8 ile 15 metre arasında olabiliyor. Buraya giderseniz, muhteşem bir rüzgarla karşılaşacaksınız. Ayrıca: burada küçük bir işletme var, sanırım aile işletmesi, burada tahta masalara oturup muhteşem manzara eşliğinde bir bardak çay içmeyi sakın ihmal etmeyin. (2 TL.) Hatta, muhteşem lezzetli haşlanmış mısır da yiyebilirsiniz. Evet, İnceburun o kötü yoluna rağmen güzel bir yer, yolu göze alın, yavaş yavaş gidin gelin ama bu güzelliği mutlaka görün.

 

BAHÇELER MEVKİİ:

Şehir merkezinin girişindedir. İç limana bakan kısımda, ormanla kaplı bir alandır. Burada: ortalama 500 metre uzunluğunda ve 4 ile 10 metre arasında değişen genişlikte, kum sahil bandı var. Bu bölümde: halk plajı, orman kampı ve dinlenme tesisleri ile, belediye kampı ve kampın içinde motel, restoran, kamp ve çadır yerleri bulunuyor. İnce, sarı kum ile kaplı olan sahip bandında, denize giriliyor. Bandın gerisindeki ormanlık alan ise: piknik ve mesire yeri olarak kullanılıyor.

 

SARIKUM:

İl merkezine, 21 km. uzaklıktadır. Yörede: deniz, orman ve göl bir aradadır. Çeşitli balık ve yabanı hayvanların bulunduğu bölge: tabiat koruma alanı olarak ilan edilmiştir. Deniz kıyısında, ince taneli kumların oluşturduğu, geniş ve uzun bir kumsal var. Adını zaten bu kumun renginden alıyor.

sinop.genel.8

SARIKUM TABİAT KORUMA ALANI:

İl merkezinde, Abalı köyü yakınlarında, Sinop-İstanbul kara yolunun 7 km. de bulunmaktadır. Bu alanda: deniz, kıyı, kum, göl, sulak alan ve orman bir arada bulunmaktadır. Bu nedenle: çok sayıda su kuşu ve yırtıcı kuşlar ile karaca, vaşak, toy, kuğu gibi nesli tehlikeye  düşmüş türler bölgede yaşamaktadır. Ayrıca: kayın, gürgen ve meşe gibi orman ağaçları bulunur. Burada: geyikleri görebilirsiniz.

Samsun, Terme

10.504 kişi okudu!

terme.en başa.1

Karadeniz kıyısından 3 km. içeride, Karadeniz Sahil Yolunun üzerindeki, bu şirin ilçemizde: çok turistik özellikler olmasa da, Karadeniz yöresinin diğer tüm özelliklerini görebilirsiniz.

terme.genel.1

ULAŞIM:
Terme: Samsun-Ordu devlet karayolu üzerinde olup, Samsun iline 57 km uzaklıktadır. Çarşamba ilçesine ise 22 km. uzaklıktadır. Terme-Ünye arası uzaklık: 32 km. dir. Karadeniz Sahil yolu üzerinde bulunması nedeniyle, ilçede, modern dinlenme ve konaklama tesisleri var.

terme.amazon.1

TARİHİ:
İlçenin tarihi: MÖ.1000 yılına kadar gider. İsminin ise: Termisus veya Termedon’dan geldiği söylenmektedir. Yöredeki ilk yerleşimler ve egemenlikler: Hititler, Frigler, Medler, Persler ve Romalılar, Bizanslılardır.
1071 Malazgirt zaferinin ardından ise: Türkler, bölgede hakimiyeti ele geçirirler. Daha sonra, 1200’lü yılların başında, Selçuklular bölgeyi ele geçirirler. Moğolların istilasından sonra: bu bölgenin genel valiliği Eretna Bey’e verilir. Eretna Bey: bölgede kendi devletini kurar.
1381 yılında: Kadı Burhanettin, Eretna Beyliğine son verir. Bölgede: Canik Beyliği kurulur. 1398 yılında ise, Yıldırım Beyazıt: Karadeniz bölgesini ele geçirince, Canik Beyliği de, Osmanlı yönetimini kabul eder.
İlçe: I.Dünya Savaşında, 1916 yılında, Ruslar tarafından denizden bombalanır ve zarar görür. Kurtuluş Savaşı döneminde ise: Rum ve Ermeni çeteleri, Terme’yi yakıp yıkarlar. Bölgedeki bu çete faaliyetlerine karşı ayaklanan yöre halkı: bunları yok eder.

terme.genel.4
GENEL:

Orta Karadeniz bölgesindedir. Denizden başlayarak, yavaş yavaş yükselen verimli ve yeşilliklerle kaplı arazi yapısına sahiptir. En önemli akarsuyu: Terme çayıdır. Simenit ve Akgöl gölleri: doğal güzelliklere sahiptir. Bu göllerin çevresi: 1.derece doğal Sit alanı olarak ilan edilerek koruma altına alınmıştır.

Haritaya baktığınızda, her ne kadar, Terme ilçesini deniz kıyısında gibi görseniz de: ilçe aslen denizden 3 km. içeride kurulmuştur. Bu nedenle; ilçe merkezindeki konutlarda, deniz manzarası yoktur. Buna rağmen: halkın dinlenme ve gezme ihtiyaçlarını karşılayan: geniş park ve bahçeler bulunmaktadır. Sahil şeridinde bulunan eğlence ve dinlenme yerleri, Gölyazı Beldesi sınırları içinde bulunan Çobanyatağı ve Evci beldesinde bulunan Miliç çamlığı bulunuyor.

Amazon Kültür ve Sanat Festivali: Her yıl, Temmuz ayının son haftasında düzenlenmektedir.

İlçenin ekonomisi tarıma dayanır. Özellikle: fındık ve çeltik ağırlıklıdır. Mısır, soya fasulyesi de yer yer ekilir. İlçede: 11 adet pirinç fabrikası ve 10 adet fındık fabrikası var. Karadeniz Sahil Yolu kenarında: o kadar çok “Ford Transit” satışı yapılan oto galerisi göreceksiniz ki, şaşıracaksınız, bu kadar fazla aracı kim satın alır.

İlçenin havası aşırı rutubetlidir ki bildiğin ıslak denebilir . Burada bir süre yaşama durumunuz olursa: insanlarının tümünün lakaplarının bulunduğu ve bu lakapları ile anıldıklarını göreceksiniz. (örneğin bodur ali, tatar memet gibi)

Terme denilince, buraya has diğer bir özellik ise, kavak ormanlarıdır. Belki de dünyanın en büyük kavak ağacı ormanları burada bulunmaktadır.

xxxxxxxxxxxx

AMAZONLAR:
Amazonların: özellikle, Thermedon (Terme Çayı) kıyısında: Thamiskyra kentini kurdukları sanılmaktadır. Bu kentin ise: Terme ile Ordu arasında bulunduğu düşünülüyor. Evet, Amazonlar, kadınlardan oluşan bir topluluktu. Savaşmayı çok seviyorlardı. Günlük yaşamlarında: erkekleri, yanlarında işçi ve uşak olarak kullanıyorlardı. Nesillerini devam ettirebilmek için; savaşlarda esir aldıkları erkeklerle beraber oluyorlar ve daha sonra, bunları öldürüyorlardı. Töreleri gereği: bir erkekle birlikte olabilmek için, enaz 3 erkeği öldürmüş olmaları gerekiyordu. Bu tür ilişkileri sonucu doğan çocuklarından: erkek olanları öldürüyorlar, kız çocuklarını ise at sütü ve kudret helvası ile besliyorlardı. Böylece, onları güçlü olarak yetiştiriyorlardı.
Terme Ulusoy Tesislerinde: Amazon kadın heykelini görebilirsiniz.

terme.yemek
NE YENİR:
Yaz aylarında Terme’ye giderseniz, mutlaka “cevizli dondurma” yı denemelisiniz. Muhteşem bir tat. İçindeki ceviz, dondurmanın soğuğunu aldığı için, boğaz ve mide üşümesi gibi durumlar oluşmuyor, ayrıca malüm ceviz kollestrole karşı birebir.
Dondurmadan önce: yemek olarak ise: Terme pidesini mutlaka denemelisiniz.
Bunların dışında: yörenin en ünlü yemeği: keşkek. Tirid, mısır çorbası, lepsi, hamsili pilav da, yörede sıkça bulunan yemeklerdendir.

terme.pirinç
NE SATIN ALINIR:
Terme ilçesinden: fındık ve pirinç satın alabilirsiniz. Daha önce söylediğim gibi, burada özellikle iklimin nemli olması nedeniyle, çeltik üretimi çok yaygın ve elde edilen pirinç gerçekten lezzetli.

terme.genel.2
GEZİLECEK YERLER:

GÖLYAZI-AMAZON ŞEHRİ:

Tarihi süreç içinde: Amazon kadınlarından, Yunan mitolojisinde söz edilmektedir. Ancak, elbette bu durum; Amazon kadınlarının Yunanlı olduklarını kanıtlamaz. Çünkü, onlar: MÖ. 1200 yıllarında, Anadoluda yaşamışlar ve başkentleri,  Terme çayı kıyısındaki “Thamiskyra” kentidir. Uzun süre burada hüküm sürdükleri söyleniyor. Ancak, bu bölgede, günümüze kadar olan süreçte, herhangi bir resmi arkeolojik kazı çalışması yapılmamış olması, tüm bu gerçeklerin su üstüne çıkmasını geciktiriyor.

Amazon kadınları: savaş tanrısı: Ares’e  taparlardı. Cesur ve muharip bu kadın savaşçılar, daha iyi ok atabilmek için, göğüslerinden birini dağlamışlardır. Zaten, bu yüzden, bu kadınlara, tek memeli anlamında “Amazon” denilmiştir. (Mezos: meme, Amazos: memesiz demektir) Biri hükümeti ve biri de orduyu idare eden, iki kraliçeleri bulunurmuş.

Erkekleri: yanlarında, işçi ve uşak olarak bulundururlarmış. Nesillerini devam ettirebilmek için ise, savaşlarda esir aldıkları erkeklerle birlikte olurlar ve daha sonra onları öldürürlermiş. Erkek çocuk sahibi olurlarsa, bu kez çocuklarını öldürürler, kız çocuk sahibi olurlarsa, doğumdan sonra, daha iyi ok atabilmesi için sağ memesini keserler veya dağlarlarmış.

Gölyazı beldesinde: 28-30 Temmuz tarihleri arasında “Amazonlar Çevre, Kültür ve Turizm Festivali” düzenleniyor. Bu festivalde: yanlızca kadınların katıldığı: ata binme, yemek yarışmaları ve okçuluk yarışmaları düzenleniyor. Ayrıca: tiyatro, halk konserleri, halk oyunları ve panel gibi etkinlikler düzenleniyor.

Ayrıca: Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından, yakın zamanlarda, Batı park denilen yerde oluşturulan “Amazon Adası” üzerinde, 2.5 dönümlü arazide : toplam 2 milyon TL. harcanarak, Amazon köyü kurulmuştur.

Köydeki: 24 Amazon kadın heykelinin yapımında: gerçek saç, gerçek deri görünümü veren özel silikonlu maddeler ve protez gözler kullanılmıştır. Heykellerin yapımında: üç bin yıl önce yaşamış insanların kemik yapılarının esas alındığı ve Amazon kadınlarının gerçekte çok iri yapılı olmadıkları söyleniyor. Kadınların üzerindeki deri giysilerin yapımında bile: üç bin yıl önce uygulanan dikiş tekniğinin uygulandığı belirtiliyor.

Burada: Amazon kadınlarının günlük yaşamlarından kesitler ve günlük eşyalar sunulmaktadır.

Evet, Amazon kültürünü merak edenler, buralara yakın yerlerden geçenler için, mutlaka görmelerini önereceğim bir yer. Çünkü, gerçekten büyük emek verilmiş ve tamamen bizim topraklarımızdan çıkmış olan bu ilgi çeken toplumun yaşamının ifadesi açısından: güzel bir çalışma.

 

PAZAR CAMİSİ:
İlçe merkezindedir. 1840 yılında yapılmıştır. Osmanlı mimarisi özelliklerini taşımaktadır. Caminin hemen bitişiğinde, bir türbe bulunmaktadır. Türbenin dış duvarlarından, güneye bakan kısmına bir kitabe oyulmuştur. Yapı: tamamen ahşaptan yapılmıştır. Çatısı: kiremit örtülüdür.
Cami: büyük bir onarım görmüş, ancak 1939 yılında minaresi yıkılmıştır. Günümüzdeki minare: 1961 yılında yapılmıştır.

terme.avcı sultan mehmet camisi.1

AVCI SULTAN MEHMET CAMİSİ:
İlçe merkezindedir. Sultan IV. Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Ancak: 1943 yılı depreminde yıkılmış ve 1956 yılında, aynı temeller üzerine yeniden inşa edilmiştir.

MİLİÇ ÇAMLIĞI:
Terme’nin Yalı Mahallesinden Akçay’a kadar uzanır. Burada: temiz deniz ve kumsalı olan doğal bir plaj bulunuyor. Yani: mavi deniz ve çamların yeşili, burada buluşuyor.

ÇOBAN YATAĞI:
Karadeniz kıyısında, Terme’nin doğal plajlarından biridir.

KUMCAĞIZ SAHİLLERİ:
Karadeniz kıyısında, doğal plajı ile öne çıkıyor.

GÖLLER BÖLGESİ:
Karadeniz ile Terme arasındaki bölgede bulunan ve doğal kanallarla birbirine bağlanan: Akgöl, Simenit ve Silindir gölleri: çevredeki türlü kuş çeşitlerini bünyesinde barındıran sulak alanlar olarak öne çıkıyor. Milli Parklar Genel Müdürlüğünce, “Yaban Hayatı Koruma Sahası” olarak belirlenmiştir.

terme.simenit gölleri.1

SİMENİT GÖLÜ:
Terye’ye uzaklığı: 25 km.dir. Alanı: 80 hektar olup, derinliği: 1-1.5 metre civarındadır. Kış aylarında ise, 2 metreyi bulmaktadır. Gölde: kefal, ilarya, turna, havuz, kadife balıkları bulunmaktadır.

ULUSOY TERME AMAZON TESİSLERİ:
Karadeniz turuna çıkanların, genelde uğradıkları bir yer. Ortamı çok hoştur. Yemyeşil doğa, kuş sesleri, suyun üzerinde tahtadan yapılan yerlerde yemek yiyebiliyorsunuz. Pide’si çok meşhur, özellikle pide yemenizi önereceğim. Bunun dışında: sıcak yemeklerini de rahatlıkla tadabilirsiniz. Özellikle: pırasa kavurması, lahana dolması. Yorgunluk atmak için ideal bir yer. Mutlaka küçük bir mola verin.

terme.yukarı sögütlü camisi.1

YUKARI SÖĞÜTLÜ CAMİSİ:
Yukarı söğütlü köyündedir. Büyük bir mezarlık içindedir. Tek katlı ve ahşap malzemeden kapılmıştır. Oldukça basık, kırma çatılı ve çatısı kiremitle örtülüdür. Giriş kapısı: oyma tekniğiyle, geometrik süslemelidir. Caminin yapım tarihi olarak: 1716 yılı tahmin edilmektedir.

CÜNEYD-İ BAĞDATİ TÜRBESİ:
Dibekli köyündedir. Yapı olarak basittir, sanatsal bir değeri yoktur. Türbe ile ilgili söylentiler şöyledir: Cüneyd isimli şahıs: İslam ordularıyla birlikte, Samsun önlerine kadar gelir. Düzlükte savaşırken, kolunu kaybeder. Sonunda, savaşa savaşa, bir tepede ölür. Kolunun ve bedeninin düştüğü yerlere, birer türbe yaptırılır. Daha sonra ise, kol, gövdenin yanına gömülür ama ertesi gün, kolun eski yerine döndüğü görülür.
Bunun üzerine: bu bölgede iki türbe yapılır. (Günümüzde de, iki türbe görülüyor)
Evet, bu şahsın kesin olarak kimliği konusunda yapılan araştırma sonuçlarında elde edilen bilgilere göre: bu şahsın Canik Emiri Cüneyd Bey olduğudur. Cüneyd Bey: Selçuklu soyunda olup, Kubadoğlu sülalesindendir. Osmanlı Şehzadesi Çelebi Mehmet: önceleri Cüneyd Bey’in bölgede serbest kalmasına izin verir. Fakat, daha sonra, Amasya Valisi Hamza Bey’i üzerine gönderir ve büyük savaşlar yaşanır. Cüneyd Bey; sığındığı Terme Dağlarında öldürülür ve oraya gömülür. Türbede: 9 metre uzunluğunda bir sanduka bulunuyor.
Türbe: günümüzde bir adak yeri olarak öne çıkmıştır. İnanışa göre, dileği olanların, bir kez daha türbeyi ziyaret etmeleri gerekmektedir.
Burası: her ne kadar yol üzerinden geçenler ve gezginler için pek dikkati çekmese de, Terme yerlileri için, özellikle hafta sonları ve tatil günlerinde ziyaret edilen, ören yerlerinden biridir.

İzmir, Dikili

27.938 kişi okudu!

Gerek denizi, gerek mavi bayraklı plajları, gerek yeşil doğası ve gerekse jeotermal kaynakları, kaplıcaları ve gerekse tarihi değerleriyle öne çıkan, İzmir’e yakın bir gizli cennet. Özellikle: İzmirliler için, buradaki plajları mutlaka öneririm.

ULAŞIM:

Dikili-İzmir arası uzaklık: 118 km. Dikili-İstanbul arası uzaklık: 605 km. Dikili-Ankara arası uzaklık: 580 km. Dikili-Ayvacık arasındaki uzaklık: 42 km. Dikili-Altınova arasındaki uzaklık: 25 km. Dikili-Bergama arasındaki uzaklık: 24 km. Dikili-Kınık arasındaki uzaklık: 42 km. Dikili-Midilli arasındaki uzaklık ise: 18 mil.

TARİHİ:

Tarihte, bu bölge: Mysia adı ile bilinmektedir. Bölgede: ilk yerleşimcilerin, Luwiler ile Helenlerin Leleg ve Peselag adını verdikleri kavimlerdir. Daha sonraki dönemde ise: Lidyalılar, Persler, Frigyalılar, Romalılar ve Bergamalılar, bölgede egemenlik kurmuşlardır. Antik çağlarda ise, Dikili çevresinde, farklı uygarlıklara ait birçok kent kurulmuştur. Bu kentlerin en gelişmişi: bir dönem, Aristoteles’in de yaşadığı “Atameus” şehridir.

Ortaçağda ise: bölgede, Bizanslılar, Cenovalılar, Selçuklular ve Osmanlılar görülür. 1850 yılından sonra ise, Kabakum ve Adalardan gelen Yunan halkı da, Dikili’ye yerleşmiş ve 1925 yılındaki mübadeleye kadar, bölgede yaşamışlardır.

Evet, Dikili’nin tarihini değerlendirirken, daha yakın dönemlere geldiğimizde, günümüzde: Beylik Zeytinliği olarak isimlendirilen bölgede, Bergama valisi Karaosmanoğlu, bir çiftlik kurduğu ve çevresine de zeytin ağaçları diktiği görülür.

Bu zeytin ağaçlarının dikildiği yere “Dikmelik” ismi verilir. Günümüzdeki, Dikili sözcüğünün buradan türediğine inanılmaktadır. Ancak, bu sözü edilen yer, günümüzdeki Dikili yerleşim yerinden uzakta bulunuyor. Yine de, Dikili sözcüğünün, zeytinlerin dikili olduğu veya dikili çiftlik denmesinden geldiği kesindir.

Yukarıda sözünü ettiğim gibi: 1839 yılında, buraları iyi bilen ve ticaretle uğraşan, Sakız adalı bir Rum olan Aleko Pandazoplu, Dikili’de kurulu Karaosmanoğulları çiftliğini satın alır. Sakız, Midilli ve Limni adalarından getirdiği Rumları, bu çiftlik çevresine yerleştirir ve işlerinde çalıştırmaya başlar. Böylece: yöredeki Rum nüfusu yükselir.

Bölge: 1923 yılında, Belediyelik olmuştur. 1928 yılında ise, Bergama’dan ayrılarak, İzmir ilinin bir ilçesi olmuştur.

GENEL:

Konum olarak: Ege denizi kıyısında ve Midilli Adasının karşısındadır. Yüzölçümü: 541 km.karedir. Rakımı: 2 metre. Yörede: tipik Akdeniz-Ege iklimi hüküm sürer. Ege bölgesine özgü imbat rüzgarı: Dikili’de genellikle hissedilir.

Deniz kıyısında, 40 km.lik sahil şeridi vardır. Halkın, % 85’i tarımla uğraşır. Denize kıyısı olan köylerde ise, balıkçılık öne çıkmaktadır.

Dikili Limanı: 2000 yılında bitirilmiştir. 135 metre boyunda ve 8.5 metre genişliğindedir. Yükleme-boşaltma ve yolcu gemilerine hizmet verilmektedir.

Biraz sonra ayrıntılı olarak söz edeceğim gibi, bölgede jeotermal kaynakların bulunması ve bunlarla ısıtılabilme imkanı, Dikili’de, seracılığın ileri düzeyde gelişmesine neden olmuş. Avrupa’nın üçüncü ve Türkiye’nin en büyük seraları, Dikili’dedir. Jeotermal kaynaklardan elde edilen termal su; sulama ve ısıtmada kullanılıyor. Buralarda üretilen tonlarca California Wonder çeşidi biber, domates ve salatalık ise, dünyaya dağıtılıyor.

Gün batımında, sahildeki çay bahçelerinden birinde, çayınızı yudumlarken, bir yandan da güneşin batışını izleyebilir ve gerçekten denizin tam üzerinde batan güneş’in bu batış şölenine hayran kalabilirsiniz. Çünkü; güneş, Dikili’de bir başka batar.

KARATEPE-MERDİVENLİ KİLİMLERİ:

Bu kilimler; İlçe merkezine 14 km. uzaklıktaki, Merdivenli köyünde geçmiş dönemlerde uzun süre üretilmiş.

Kökboya kullanılarak yapılan bu kilimleri, günümüzde dokuyan kalmamış. Ama, sanırım geleneksel kültür mirası olarak günümüze kadar ulaşan bu kültürün, devamının sağlanması gerek. Yani; kamu yetkililerince, alınacak önlemler ile, Merdivenli kilimlerinin tanıtımı ve kilimlerin dokunmasının sağlanması için elverişli şartların yaratılmasının gerekliliğine inanıyorum.

DİKİLİ KAPLICALARI:

NEBİLER ILICASI:

Dikiliden, Ayvalık yönünde 12 km. gittikten sonra, sağa dönülerek, 4 km. daha gitmek gerekiyor. Ilıca, çınar ağaçlarının gölgesinde, kubbeli hamamı ve dinlenme kabinleriyle, oldukça sakin bir yer olarak öne çıkıyor. Hamam bölümünde, sıcaklık: 57 derece, açık kaynakta ise: 53 derecedir. Suyunda: hidroasenat bulunan ılıca, ağrı dindirici, kısmi felç, böbrek taşı, kum, romatizma, kadın hastalıkları, cilt hastalıkları ve damar tıkanıklıklarında, tedavi edici özelliği bulunmaktadır.

DOĞAL KOCA OBA ILICASI:

Dikiliden çıkılıp, Bergama istikametinde, anayola girilir girilmez, sola dönülerek, buraya ulaşmak mümkün. Ilıcanın su sıcaklığı: 45-50 derece civarındadır.

BADEMLİ DENİZ ILICASI:

Bademli’den, Denizköy’e giderken, 3 km ilerledikten sonra, asfalt yoldan sağa dönüp, toprak yoldan denize inilir. Yaş-kış, burada hem denize, hem de ılıcaya girmek mümkün. Bademli ılıcasının kaynak sıcaklığı: 65 derece. Hidroasenat ve arsenik bulunan su: ağrı, sızı, romatizma, böbrek taşı ve cilt hastalıklarına iyi geliyor.

ÇAMURLU ILICASI:

İlçe merkezinden, Bergama yönünde, 4 km. ilerledikten sonra dönülen, toprak yoldan 2 km. daha ilerleyerek varılıyor. Çamurlu suyu ile ünlenmiştir. Jeotermal kaynakların, 3000 yıldır ürettiği çamur ile yapılan kür: termal tedavileri destekler. Bunun yanında: çamur, içerdiği bitki hormonları sayesinde, kırışıklıkların giderilmesi ve selülit tedavisinde önerilmektedir. Suyun sıcaklığı: 47 derece. Kaynaktan çıkış sıcaklığı ise; 72 derece. İçinde: erimiş silisyum ve çeşitli mineraller bulunuyor. Ağrı, sızı, romatizma ve cilt hastalıklarının tedavisinde kullanılıyor.

DİKİLİ PLAJLARI:

Dikili’nin 40 km.lik kumsalı ve mavi bayraklı plajları var. Mavi bayrak: Türkiye Çevre Eğitim Vakfının belirlediği standartları taşıyan, nitelikli plajlara verilen uluslar arası bir çevre ödülü. Temiz, bakımlı, donanımlı, güvenli ve dolayısıyla uygar, sürdürülebilir bir çevrenin sembolü. Sadece, plajlar için, 27 ana maddeden oluşan bir kriterler listesi var. Her yıl, bu kriterlere sahip olanlar belirleniyor ve “Mavi Bayrak” veriliyor.

DİKİLİ BELEDİYE HALK PLAJI:

20 km.lik sahil şeridi var. Genişliği yer yer 100 metre. Kumu: çok ince, denizi: tertemiz. Plajın her noktasında: yiyecek-içecek olanaklarını bulmak mümkün. Otel ve pansiyonlar ise, plaja oldukça yakın. Türkiye’de, güneşin plaja en uzun baktığı yer olarak tanınıyor.

KAYRA PLAJI:

350 metrelik sahil hattı var. Ancak, bu sahil hattında, ince kum değil, çakıl taşları var. Bu çakıl taşlarının sıkıntısı, denize girene kadar sizi etkiliyor, ancak denize girdikten sonra: muhteşem temiz ve dibi tamamen kum olan deniz, bu sıkıntıyı unutturuyor. Zeytin ağaçlarıyla çevrilmiş Kayra koyunda, dalış yapmak ta mümkün. Birçok sportif aktiviteler yapılabiliyor. 2010 yılında, burası da, Mavi Bayrak almaya hak kazanmış olmasıyla öne çıkıyor.

KALEM ADASI PLAJI:

2010 yılında, Mavi Bayraklı, en iyi “10” plaj arasında seçilmiş olması ile öne çıkıyor. Kalem adası bölümünde, ayrıntılı olarak konudan söz edeceğim.

DİKİLİ JEOTERMAL:

İlçede, jeotermal alanı olarak bilinen “Kaynarca Mevkiinde”: sıcak su debisi bulunmaktadır. Bu bölgede açılan jeotermal kuyulardan elde edilen enerjiyle: kaplıca turizmi, sağlık turizmi, seracılık, bağcılık, kurutma, soğutma ve ısıtma yapılıyor. Ayrıca, yeni teknolojilerle, elektrik enerjisi de elde ediliyor. Özellikle, bu enerji, seracılığın bölgede gelişimine neden olmuş. Bunun dışında, jeotermal enerjinin, bölgede, ısıtmada kullanılması düşünülmektedir.

DİKİLİ HALICILIK:

Dikili’nin diğer bir önemli gelir kaynağı: halıcılıktır. Burada, dünyaca ünlü “Yağcı Bedir Halıları” dokunmaktadır. Bu halılar: çeşitli renk ve özelliklerinin yanında, öyküleriyle de ilgi çeker. Özellikle:”Kız Bergama” denilen halıları dokuyan Yağcı Bedir Aşiretinin bir öyküsü, bir halının içine sığdırılmıştır. Öyküye göre: “Yağcı Bedir Aşireti: Bergama Küçükkaya’da konakladığı dönemde, aşiretin oğlu ile obanın güzel kızı, birbirlerine aşık olurlar. Aşiretin Beyi, kızı babasından ister. Fakat, kızın babası inat eder ve kızı vermez. Bu durum, onur konusu yapılınca, kanlı bir kavgaya dönüşür. İki tarafın gençleri savaşır ve Beyin oğlu, bu kavgada ölür. Aşiret, ikiye ayrılır. Oğlan tarafı, göç ederek, Sındırgı yöresinde, yeni üç köy oluşturarak, oraya yerleşir. Yağcı Bedir Aşiretinin kız tarafı: günümüzde sekiz köy olan Bergama-Dikili arasına yerleşir.

Kız ise, üzüntüyle eve kapanır ve halı dokur. Dokuduğu halıya, şekillerle ve renklerle, tüm duygularını yansıtır. Örneğin: kırmızı: ayrılığı, siyah: üzüntüyü, beyaz: umudu, mavi: tükenmeyen umudu, dört nokta: aşkı engelleyen aile bireylerini, Süleyman yıldızı: Beyin oğlunu, burgular: gönül kilitlenmesini çapalar: engelleme araçlarını kırmızıdan-pembeye geçiş: evlenme isteğini dile getirir. Bu desen ve renklerde dokunan halılara: “Kız Bergama” halısı deniliyor.

Halılarda: kök boya kullanılıyor. Böylece: renginin atması engelleniyor ve daima parlak kalması sağlanıyor. Ayrıca, halıların ev tezgahlarında yapılmış olması da, ayrı bir özellik taşımaktadır.

GRANİT TAŞI:

Dünyanın en büyük ve kaliteli granit kaynakları, Dikili’dedir. Ayrıca; Dikili sahillerinde göreceğiniz gibi, dünyaca ünlü 8 heykeltraşın, 8 eseri Dikili sahillerini süslemektedir.

Dikili ilçesinde, beş tane, granit işletmesi var. Özellikle: Kozak bölgesinde çıkarılan granit taşları, renk ve çeşitleriyle, iç ve dış piyasalarda aranılan taş özelliğini korumaktadır. ABD, İsrail ve çeşitli Avrupa ülkelerine, Dikili Limanından granit taşları ihraç edilmektedir. Blok taş olarak çıkarılan granitten: önem sırasına göre: anıt, abide ve mezar taşları yapımında, binalarda temel blokları sütun ve basamak taşı olarak, yollarda kaldırım ve döşeme taşı olarak kullanılmaktadır. Granit kırıkları ise, suni mermer yapımında kullanılıyor. Avrupa’nın büyük kentlerinin yolları: granit taşlı olup, estetik ve sanatsal değer taşıyan bir çok heykel de, granit taşından yapılmaktadır.

NE YENİR.NE İÇİLİR:

Dikili yöresinde: zengin deniz ürünleri ve Anadolu yemek kültürünün geleneksel kebap çeşitlerini bulabilirsiniz. Bunun yanında: zeytin, Dikili’nin sembol ürünüdür. Zeytinyağından üretilen lezzetler, yörede o kadar muhteşem tatlar yaratıyor ki, bunları mutlaka tatmalısınız. Özellikle: zeytinyağlı yiyecekleri mutlaka tadın.

xxxxxxxxx

NE SATIN ALINIR:

Dikili’den zeytin ürünleri ve zeytinyağı satın alabilirsiniz.

xxxxxxx

GEZİLECEK YERLER:

ATATÜRK BOTANİK BAHÇESİ:

Doğa aşığı, merhum Macit Ersoy tarafından; Dikili Belediyesinin gösterdiği, 30 hektarlık alanda oluşturulmuştur. Ersoy, gezdiği tüm ülkelerden getirdiği bitki tohumlarını yetiştirerek, Türkiye’nin halka açık ilk botanik bahçesini oluşturmuştur. Evet, burası, ülkemizin en yetkin ve uluslar arası nitelikteki tek botanik bahçesidir. Arbeterum’da, yüzlerce ağaç ve çalı türü yetiştirilmektedir. Ayrıca, kurutulmuş bitki türlerinin örneklerinin korunduğu ve üzerinde bilimsel araştırmalar yapılan bir Herbaryum Merkezi de bulunuyor.

Burada, yaklaşık 3000 civarında bitki çeşidi var. Tropik bölgelerden, Alp dağlarına kadar, çok geniş bir bölgeye ait pek çok bitki türü bulunuyor. Evet, bu kadar zengin çeşit barındırılması sonucu, burası, dünya literatürüne girmiş. Bitkilerle “ATA” kelimesi, ay-yıldız şekli verilmek suretiyle çevre düzenlemesi yapılan bahçe, Dikili’nin her tarafından görülebilmektedir.

ATERNEUS:

Antik bir kent. Kuruluşunun, MÖ.2000 yıllarına kadar gittiği düşünülüyor. Buranın en büyük özelliği ise: bu büyük ve zengin kentin, bulunduğu yıllarda, Bergama krallığından daha büyük olması. Kent ismini: dönemin kahramanlarından biri olan “Atarneus”tan almıştır.

Burada: Persler ve Yunanlılar arasında yapılan büyük bir savaş, aynı Troya savaşı gibi, 8 yıl sürmüş. Persler, 8 yıl süresince, kenti kuşatmışlar. MÖ.341 yılında, Persler şehri ele geçirir ve kral Hermias öldürülür.

Günümüzde, burada yapılan arkeolojik çalışmalarda: çanak, çömlek, kap-kacak parçaları bulunmuş. Bu objeler: bölgesel olarak değerlendirildiğinde ise, o dönemde, bunların dünyanın en lüks ve pahalı ürünleri olduğunu ortaya koyuyormuş. Bunun dışında: antik şehirde bir kalıntı kalmamış. Ancak: şehrin ismini aldığı kahraman olan, Atarneus adına yapılan büyük bir tapınak ve Hermias’ın sarayının bulunduğu yerlerin izleri var. Bunun dışında, başkaca kalıntı bulunmamasının en büyük nedeni olarak: kalıntıların toprağın çok altında kaldığı söylentileri var. Bunların zarar görmeden ortaya çıkarılmasının zaman alacağı söyleniyor. Çünkü: Bergama krallığından daha büyük ve lüks bir kent; hiçbir kalıntı bulunmaması mümkün değil. Zaten, burada Bergama’daki anfi tiyatrodan daha büyük bir anfi tiyatro bulunduğu tespit edilmiş. Ancak, söylediğim gibi, toprak altında.

Evet, şehrin hikayesini anlatmaya devam edelim. Hermias: Persliler tarafından, çarmıha gerilerek vahşice öldürülür. Aristo, bunu duyunca, dostunun anısına bir kaside yazar ve çok sevdiği kral Hermias’ı ilahileştirir. Çünkü: kral Hermidas, Aristonun hem Akademiden öğrencisi, hem de karısının abisidir. Evet, Aristo, uzun süre bu şehirde yaşamış ve kendisiyle birlikte yaşayan filozoflarla, şehrin kültürel hayatını etkilemiştir. Devam ediyorum. Aristonun, Hermias’ı tanrılaştırmasından sonra, Aristo hakkında, dine saygısızlık nedeniyle, dava açılması gündeme gelir. Daha eskilere dönelim. Söylentilere göre: Aristo: Aterneus şehrinin eteklerinde ve sunak taşının bulunduğu alanda, kral Hermias ve Büyük İskender’e dersler verirmiş. Çünkü: burada, altı  düz olan bir taş alan ve çevresinde oturma yerleri, günümüzde bile görünebiliyor. Bu bölgede, daha önce sözünü ettiğim gibi, Bergama’da bulunan anfi tiyatrodan daha büyük bir anfi tiyatro bulunduğu düşünülüyor.

Evet, takip eden tarihi süreçte: kral Hermias ölünce, şehirde yaşayanlar, kıyıdaki küçük bir limandan: zeytinyağı ve şarap ticareti yapmışlardır. MÖ.2.yüzyıldan sonra ise, şehir hızla fakirleşmiş ve eski gücünü kaybetmiş. MÖ.1.yüzyılda ise, tamamen terk edilmiş. Bundan sonra ise: bölge hızla bataklık haline gelmiş, sivrisinekler ve buna bağlı olarak bulaşıcı hastalıklar artmıştır. Bu dönemden sonra ise, bölgede, Bergama krallığı ivme kazanmış ve uzun süre varlığını sürdürmüştür. Sanırım şehrin önem kaybetmesinin en büyük nedeni, ünlü kral Herminas’ın öldürülmesidir. Kralsız kalan halk bu toprakları terk etmiş, topraklar bereketini kaybedip bataklık haline gelmiş ve sonuçta bu muhteşem ve lüks şehir, tarih sahnesinden silinmiş.

KANAİ:

Burası bir antik kent. Bademli köyü yakınlarında, Kanai isimli yarımadadadır. Burada: Lelegler ve Klikyalılar yaşamış ve büyük bir kent kurmuşlar. O dönemde, dünyanın en büyük deniz savaşı: bu bölgede, yani Klik koyunda yapılmış. Killik koyu: akvaryum gibi temiz ve güzel bir denize sahip. Hemen karşıda: Midilli adası ve arkada ise, antik Kane dağı (Karadağ) bulunuyor.

Kanai kelimesinin anlamı: “kutsal ananın yurdu”. Tarihi kayıtlarda, şehrin adı şu şekilde geçiyor: Roma donanması, 191-190 yıllarının kış dönemini, Seleukos’lar devletine karşı yürütülen savaş sırasında, Bergama krallığının ülkesi kapsamındaki bu kentte yani Kilik kumsalında konaklamış.

Ünlü coğrafyacı yazar Strabon, Kanai şehri hakkında şöyle yazar: “Kanai, Kynos’tan gelen Lokrislere ait, küçük bir kasabadır.”

Evet, kıyı kentlerinin başında gelen olağan kader, Kanai kentinin de başına gelir ve tarihi süreç içinde, zamanla, kentten geriye hiçbir şey kalmaz. Sadece: burunda görülen duvar kalıntıları, dikdörtgen prizması taşlar. Ancak, burada kapsamlı bir arkeolojik kazı çalışması yapılmamıştır.

HATİPLER KALESİ:

Katıralan köyünün yakınlarındadır. Helenistik dönemden kalma, düzenli konmuş kesme taşlardan yapılmıştır. Örme duvarları hayranlık uyandıracak güzelliktedir. Bölgede: MÖ.2000’li yıllardan kaldığı düşünülen: çanak-çömlek parçaları bulunmuştur. Evet, kale, muhteşem güzel bir manzaraya sahip ve dağın eteklerinde bulunan yerleşim kalıntıları çok düzenli. Antik dönemde, bu kalıntıları görülen kentin çok güzel bir yere kurulduğu anlaşılıyor. Ancak, bu kent hiçbir resmi kayıt ve kaynakta geçmiyor.

KALEM ADASI:

Deniz ortasındadır. Eski bir Rum köyü olan, Bademli köyü’nün açıklarındadır. Sahile 400 metre uzaklıkta. Bitki örtüsü, doğası ve tarihi dokusuyla öne çıkmaktadır. Ancak: ada, özel mülkiyette. Zaten ada üzerinde, adanın sahibi olan işadamına ait, özel bir resort bulunuyor.

Zengin su altı dünyası ve türkuaz renkli deniziyle, ziyaretçilerine bambaşka bir dünya sunuyor. Adada: bir özel işletme tarafından; hizmet sunuluyor. Mavi bayraklı denizi, güneş ve kum ile, yemyeşil doğanın verdiği huzur, lezzetli yemekler, lüks odalar, masaj, jakuzu gibi konforları bulunca, şaşırmamak elde değil. Bu otelden rezervasyon yaptırdığınızda: kara yolu ile giderseniz, Bademli köyünden tekne ile, özel olarak adaya ulaştırılıyorsunuz.

Bunların yanında: adanın bulunduğu bölgenin, tarihsel önemi de var. Şöyleki: MÖ.406 yılında, Atina ile Sparta arasında yapılan ve 270 geminin katıldığı, dönemin en büyük  deniz savaşı, bu bölgede yapılmış.

NEBİLER ŞELALESİ:

İlçe merkezinden, çok kısa bir yolculukla ulaşılıyor. Burası tam bir doğa hazinesi. Burada: şelale, yaşlı ağaçlar ve bir mağara bulunuyor. Görülmeye değer doğal güzelliklerin başında geliyor.

KEMENTE YAYLASI:

Nebiler’den yola çıkarak, Çukuralan köyü aşılır ve sonra eşsiz doğal güzellikteki Kemente yaylasına varılır. Tracking ve jeep safari için elverişli alanlar var. Antik Karina şehrine, taş sütunların arasından geçerek ulaşabilirsiniz.

KARAGÖL:

Merdivenli köyünden başlayıp, Şehitler Mezarlığıyla devam eden yol üzerinden, Karadağ’ın yemyeşil tepeleri arasında bulunmaktadır. Volkanik bir göldür. Ekolojik turizm tutkunları için muhteşem güzellikler sunar.

ÇANDARLI:

İzmir il merkezine, 84 km. uzaklıktadır. İzmir-Bergama yol çatısından 11 m, Çandarlı-Dikili arası: 19 km. Çandarlı-Bergama arası: 34  km. uzaklıktadır.

Bir yarımada şeklinde, üç yandan denizlerle çevrilidir. Körfezin genişliği 20 km. ve uzunluğu ise 25 km. Çandarlı koyunun genişliği 800 metre ve derinliği 20 metre.

Burada, yaklaşık 5000 yerleşik nüfus yaşıyor. Yazın elbette, yazlıkçıların gelmesiyle, bu nüfus hızla artıyor ve yaklaşık 80 bine çıkıyor.

Çandarlı ismi: Sultan II.Murat’ın ünlü sadrazamı, Çandarlı Halil Paşa, devlet geleneği görmüş olan soylu bir aileden geliyordu. 24 yıllık sadrazamlık görevi süresince, denizciliğe, donanmaya ve dolayısıyla kıyı yerleşim yerlerine ilgi göstermiştir. Çandarlı Halil Paşa, Cenevizlilerden kalma, köhne kaleyi yeni baştan ele alıp inşa ettirir. Böylece: 5 burçlu ve 16 metre yüksekliğindeki surlarla çevrili bu kaleye, Türkler yerleşirler. Bunun üzerine: buraya yerleşenler, Pitane adını bırakırlar ve yöreye “Çandarlı” ismini verirler. Yani: Çandarlı adının anlamı, Halil Paşa’nın sanı denilebilir. Öte yandan, tabii akla gelen ilk şey, Çandarlı ailesinin buralı olması. Hayır. Çandarlı Paşa ailesi, aslında, Ankara’nın Nallıhan ilçesine bağlı Cendere köyündendir.

Çandarlı’nın daha önceki dönemlerdeki ismi ise: Elaitikos Kolpos.

Çandarlı hakkında burayı ifade edecek bir kelime söylemek gerekirse “rüzgar” denilebilir. İmbat, yaz günleri için ferahlık vericidir. Gündüz-gece arasında yön değiştiren meltem rüzgarları, iyot dolu deniz esintileri saçar. Standartlara göre az rutubetli bir havası var. Ama, yazın bile, bazen çok sert esen bu rüzgar, ziyaretçilerin keyfini kaçırmaya yetiyor. Zaten bu yüzden Çandarlı’nın arka bölümünde bulunan tepelere, rüzgar enerjisi elde etmek için tirübünler yerleştirilmiş. Rüzgar her ne kadar olumsuz düşünülse de, olumlu yanı, Çandarlılıların, sıcak yaz günlerinde, asla bunalmamaları. Doğal klima serinliğine alışmışlar. Körfezin batısı: açık deniz olduğun için rüzgarlı havalarda güvenli değil. Deniz trafiği, büyük dalgalar nedeniyle engelleniyor.

Çandarlı denilince, belki çoğu kimsenin dikkatini çekmeyecek bir şey daha var: beş musluk çeşmesi. Bu çeşmenin suyu kaliteli ve aynı zamanda şifalı. Böbreklerde ve idrar yollarındaki taşları düşürüyormuş. Yani: bu yönde sıkıntısı olanlar, Çandarlı yöresinde, beş musluk çeşmesinin suyunu mutlaka içmeliler. Zaten, insanlar çeşmenin önünde kuyruk oluşturuyorlar, yanlarındaki çeşit çeşit su kabını dolduruyorlar.

Peki, Çandarlı’nın yerel lezzetleri nedir? Çandarlı mutfağında, tüm Ege bölgesinde olduğu gibi, zeytinyağlılar öne çıkıyor. Sarmasından, dolmasına, tüm zeytinyağlılar burada ayrı bir lezzet sunuyor. Kızartılmış patlıcan ve biberi, tavada yağda hazırlanmış domates sosunun ilave edilmesiyle servis ediliyor. Tüm deniz ürünleri, balık lezzetlerinin yanında ise, buraya has “Çandarlı Kebabı”nı mutlaka tatmalısınız. Tırnaklı pide üzerine:  et, mantar, mısır ile hazırlanıyor. Üzerine ise, tavada kızartılmış tereyağı dökülüyor.

ÇANDARLI KALESİ:

Osmanlı döneminde, Sultan II.Mahmut’un ünlü sadrazamı Çandarlı Halil Paşa tarafından yaptırılmıştır. Kalede kullanılan taşların çoğu, antik dönemlerin taşlarıdır ve MÖ.2.yüzyıldan kalmadır. Çandarlı Halil Paşa: kaleyi yaptırırken: bu taşları, Foça’dan kölelere taşıtarak getirtmiştir. Söylenenlere göre: en çok taş taşıyan köle “azad” edilecek denilerek, işin çabuk yapılması sağlanmıştır.

Aslını isterseniz, kalenin ilk olarak:  13-14.yüzyıl dönemlerinde, Cenevizliler tarafından yapılmış. Osmanlıların yaptığı, mevcut kalenin yenilenmesi. Çandarlı kalesi: bugün beş kulesi, mazgalları, kapısı ve duvarları ile tüm görkemiyle ziyaretçilerini karşılıyor. 1955 yılında ise, aslına sadık kalınarak, restore edilmiş. Kalede: sık sık konserler düzenlenir. Ama, bunların dışında kapalı. Burayı ziyaret etmek isteyenler, sadece kalenin çevresinde dolaşarak yetiniyorlar. Yıllardır da açılmamış. Nedeni mi? Ben öğrenemedin, bilen varsa, söylesin. Kalenin içine girilmesi, gezilmesi neden engelleniyor, gerçekten buna mantıklı bir sözle cevap vermek isteyen olduğunda, lütfen yorum bıraksın. Yoksa, yetkililer, bu kaleyi ziyarete açsınlar.

KIZ KULESİ (CORCİ-CORCİO ADASI):

Denizköy denilen yerde. Adanın tepesindedir. Kapısı yok. Söylentilere göre: bir dehlizle denize bağlanıyormuş. Bazılarına göre ise: bir gözetleme kulesidir. Nemrut körfezinin ucundaki, antik Kyme kentine: ışık veya dumanla haber vermek için yapılmış. Kimine göre ise: Cenevizliler, haberleşmek ve belli zamanlarda sığınmak için, burayı kullanmışlar. Kulenin, hemen yanında Denizköy var.

ÇANDARLI PLAJI:

22 km. lik sahil şeridi var. Ancak, bu plajın en büyük özelliği: rüzgar karadan esiyor ve deniz bu yüzden durgun. Ama: deniz suyu genelde soğuktur. Ege denizinin bu bölgesinde genelde olduğu gibi, deniz çivi gibi soğuk. Bu denize girmek için alışkın olmak şart. Bu plajın diğer bir özelliği de: Çandarlı’da, plaja en uzak mesafedeki evin, uzaklığının 400 metreyi geçmiyor olması, yani plajın evlere yakın olması büyük avantaj.

PITANE:

Bu isim: Yunan kökenli olmaması ile öne çıkıyor. Anadolu kökenlidir. Böyle olunca da, bölgenin: Helenistik dönem olan, MÖ.6-5.yüzyıllardan daha gerilere gidilmekte, MÖ.2000 başlarına tarihlenmektedir. Pitane sözcüğünün kelime anlamına gelince “kadın kenti, ana kenti, kraliçe kenti, Amazon kenti” anlamları ortaya çıkmaktadır. Amazonlar: ok atmalarını engellediği için, sağ memelerini dağlayarak ya da keserek yok eden, kadın savaşçılar.

Pitane adlı ana kraliçenin; Çandarlı’yı, Kyme’yi ve Priene şehirlerini kurduğu, ama yanlızca, Çandarlı’ya adını verdiği düşünülüyor.

Kentin ne zaman kurulduğu, yine de tam olarak bilinmiyor. Ancak, biraz önce de sözünü ettiğim gibi, Helenistik dönem öncesi olduğu kesin.

Tarihi süreç içinde, kentin ismi ilk kez: MÖ.88 yılında, Romalılarla savaşarak, Batı Anadolu’yu ele geçiren, Pontus kralı VI.Mithridates zamanında duyulur. Mithridates: Sulla’nın komutasındaki Roma ordusuna yenilerek, Pergamon bölgesini boşaltır ve Pitane şehrine sığınır. Orası da kuşatılınca, deniz yoluyla kaçmayı başarır. Daha sonra, şehir hakkında herhangi bir bilgi bulunmuyor. Günümüzde, şehirle ilgili mimari bir kalıntı da yok. MÖ.6.yüzyıla tarihlenen bir erkek heykeli, günümüzde Bergama Müzesinde sergileniyor.