Çorum, Boğazkale, Hattuşaş, Yazılı kaya

Share on FacebookTweet about this on TwitterEmail this to someonePrint this page


Hattuşaş, Yazılı kaya ve Alacahöyük bölgelerini, 25 Haziran 2012 tarihinde gittim, gördüm ve en son edindiğim bilgiler ışığında bu muhteşem tarih hazinesi bölgemiz hakkındaki yazıları güncelliyorum. Eğer, bu ülkede yaşıyorsanız ve  tarihi yerlere ilginiz varsa, mutlaka ve mutlaka gidip bu tarih hazinesi yerleri görmenizi öneririm.

Buralar, aynı zamanda UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası Listesi”ne dahil edilerek koruma altına alınmıştır. Daha önce de burayı ziyaret ettim ama özellikle son gidişimde, büyük bir keyifle burayı gezdim. Siz de, buraya yolunuz düşerse, bu yazının bir çıktısını alarak, buraları rahatlıkla ve eksiksiz olarak gezebilirsiniz.
ULAŞIM:
Hattuşa (Boğazkale) bölgesine ulaşım zor değil. Boğazkale-Alacahöyük arasındaki uzaklık: 35 km. Boğazkale-Çorum arasındaki uzaklık: 87 km. Boğazkale-Ankara arasındaki uzaklık: 203 km. Boğazkale:Kapadokya arasındaki uzaklık: 210 km.

Ankara yönünden gelenler için: Çorum-Samsun karayolu üzerinde: Sungurlu ilçesini 7  km. geçtikten sonra; anayoldan sağa ayrılıyorsunuz ve yaklaşık 22 km. sonra bir üç yol ağzına geliyorsunuz. Burada: Yazılı kaya bölümü 1 km ve Hattuşa bölümü ise, yine 1 km. uzaklıktadır. Önce: Yazılı kaya bölümünü gezmenizi öneriyorum.

Daha sonra, aynı yoldan geri dönerek, Hattuşa bölümünü gezebilirsiniz.

Son olarak ise: yine anakarayolundan saptığınız bölümden geri dönüyorsunuz ve yaklaşık 14 km. sonra, yine sağ yöne saparak ilerlediğinizde, bu kez “Alacahöyük” istikametine gidiyorsunuz ki, bu yol da, sapaktan sonra yaklaşık21 km. dir.

Bu arada: buralarda biryerlerde konaklamak isterseniz, uygun alanlar bulabilirsiniz. Yazılı kayanın hemen yanında üç yıldızlı bir otel var ki, telefon numarası: 03644523126 dır. Ayrıca, yine bölgedeki diğer bir otelin telefon numarası: 03644522037 dir. Bu otelin dışında, kamping alanı var.

 

 

HATTUŞA:
Bu bölge: 1986 yılında: UNESCO “Dünya Kültür Mirası” listesine alınmıştır. Boğazkale ilçesi sınırları içindedir. 1988 yılında; Milli Park statüsüne alınmıştır. Haftanın her günü: saat: 08.00-17.00 arasında gezilebilir. Bu saatler: turizm mevsimine bağlı olarak: saat: 19.00’a kadar uzatılmaktadır.

Şimdi: Hattuşaş-Boğazkale bölgesinin, tarihi süreçteki durumunu anlatmak istiyorum.

Bölgedeki ilk yerleşim izleri: Kalkolitik (Taş) çağına, yani MÖ.5000 yıllarına kadar inmektedir. Bölgenin ilk yerli halkı olan Hattiler: burada bir kent kurmuşlar ve bu kente “Hattuş” adını vermişlerdi. Bu şehir ve Hatti uygarlığı: MÖ.1700 yılında; ilk Hitit kralı Kuşşara Anitta tarafından yıkılır. Bulunan bir Hitit belgesine göre: kral Anitta; “Benden sonra gelecek kral Hattuşa’yı yeniden kurarsa, tanrının fırtınası ile vurulacaktır.” diye lanetlemiştir. Ancak: kralın ölümünden kısa bir süre sonra; yaklaşık MÖ.1700’lerde, yerleşim “Hattuşa” adı ile yeniden kurulmuş ve kral I. Hattuşili zamanında, Hititlerin başkenti olmuştur.

Tarihte: Mısır, Babil ve Mitanni gibi, Eski Doğu’nun en büyük güçlerinden biri haline gelen Hititler: MÖ.1200 yıllarına kadar, Anadolu’nun büyük kısmında ve Kuzey Suriye’de egemenlik kurmuşlardır. Ve bu büyük imparatorluk, başkent Hattuşaş’dan yönetilmiştir. Şehrin adı: Hititçe’de gümüş anlamına gelen “hattus” tan gelmektedir. Hattiler tarafından, Hattuş olarak adlandırılan şehir, Hitit egemenliğine geçtikten sonra “Hattuşa” adını almıştır.

Hattuşa’daki ilk gelişme dönemi: büyük bir yangınla sona ermiştir. Bu yangının sorumlusu: Kuşşara kralı Anitta. Belgelere göre: hemen bu tahripten sonra, yaklaşık MÖ.1700 yıllarında, yeniden yerleşime açılan Hattuşaş; 1600’larda, Hitit devletinin başkenti olmuştur. Kurucusu ise: I.Hattuşili. I.Hattuşili’nin iktidara gelmesinden sonra (MÖ.1665-1640) Hattuşa; Hitit imparatorluğunun başkenti yapılmıştır. Burası başkent olduktan sonra: şehrin gelişmesinde, anıtsal bir yapılaşma ile karşılaşılmamaktadır. 2 kilometre genişliğindeki şehir: saray, tapınak ve mahalleleriyle, MÖ.13.yüzyıldaki haline kavuşmuştur.

Ülke: krallıkla yönetilir. Kral, bir yere gittiğinde ise, kraliçe geçici bir süre veya kral gelene kadar, kralın yerini alır, kraliçe’ye “tavananna” denir.

Şehir: kuzeye doğru açık olup, kuzey kısmı dışında, diğer kısımları: surla çevrilidir. Bu surlar: yaklaşık 6 km. uzunluğunda olup, MÖ.14.ve 13.yüzyıllarda yapılmıştır.

Daha sonraki dönemlerde, bu surların önüne ikinci bir duvar örülmüştür. Böylece: şehir daha sıkı bir koruma altına alınmıştır. Bu yeni sur üzerinde bulunan: anıtsal şehir giriş kapılarının çoğu, günümüze kadar sağlam olarak kalmıştır.

Evet: şehir kalıntılarından: günümüze kadar ayakta kalabilmiş yapıların büyük bölümü: surlar gibi, MÖ.13.yüzyılda yapılmıştır.

<
p>Kent: 1834 yılında: Fransız mimar Charles Texier tarafından keşfedilmiştir. 1893-1894 yılları arasında ise: Ernest Chantre: birkaç sondaj yapmış ve ilk çivi yazılı tabletleri bulmuş ve yayınlamıştır. 1906 yılında ise: Osman Hamdi Bey koordinatörlüğünde: ilk büyük çaplı kazı başlamıştır. Zamanın çivi yazısı uzmanı Assiriyolog Hugo Wincler; kazı heyetine dahil edilmiş ve buranın, Hitit başkenti Hattuşa olduğu ortaya çıkarılmıştır. Daha önce: Hititlerin merkezinin, Suriye olduğu sanılmaktaydı.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında kazılara ara verilmiş ve 1952 yılında yeniden başlanan kazılar, kesintisiz olarak, Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından sürdürülmektedir.

Ayrıca: bu bölgede: 31.519 adet çivi yazılı tablet bulunmuştur. Bunlar: Akadça ve Hititçe yazılı olup: bir devlet arşivi belgeleri olarak: kanunlar, antlaşmalar ve yazışmalar, dini ve edebi metinlerden oluşmaktadır.
Bu tabletler: İstanbul’daki Eski Şart Eserleri Müzesi ve Arkeoloji Müzesi, Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Çorum ve Boğazkale’deki Müzelerde korunmaktadır. Bunlar: 2001 yılında, UNESCO “Dünya Belleği” listesine alınmışlardır.

Hitit imparatorluğu, ekonomik sıkıntılar ve iç karışıklılıklar nedeniyle, MÖ.1190 yılında yıkılınca: Hattuşa şehri, yaklaşık 400 boyunca terk edilmiştir. Daha sonra ise, buraya Frigyalılar yerleşmiştir. Yerleşim: Pers döneminde de devam eder. Daha sonra ise: Helenistik, Galat, Roma ve Bizans dönemlerine ait yerleşme ve iskan izleri görülüyor.
Ancak: özellikle, Bizans döneminde, burası yanlızca bir köy durumundadır.


             

YAZILI KAYA-GENEL:

Hattuşa bölgesinin en etkileyici mekanı, şehrin biraz dışında bulunan, yüksek kayalıklar arasında gizlenmiş “Yazılı Kaya Tapınağı” dır. Burası bir açık hava mabedidir. Ama, şimdiye kadar bilinen Hitit kaya anıtlarının en büyüğüdür. MÖ.15.yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlandığı düşünülüyor.

Burası: Hattuşa şehrinin yani imparatorluk başkentinin en büyük ve en etkileyici kutsal mekanıdır. Aşağı şehirdeki, büyük tapınağın yaklaşık 1.5 km. kuzeydoğusundadır. Ama, unutmamak gerekir ki, Hattuşa şehrinin birçok yerinden, uzaktan, bu kayalık bölüm rahatlıkla görülebilmektedir.

Özellikle: ilkbahardaki yeni yıl kutlamaları için kullanılan bu açık hava tapınağında, ülkenin önemli tanrı ve tanrıçaları, sıra halinde kayaya kabartma olarak işlenmişlerdir. Yani, asıl kullanım amacı: yeni yıl şenliklerinde, Şenlik Evidir. Hitit dini törenlerine ait metinlerde, yeni yıl ve ilkbahar törenlerinde bir araya gelen tüm tanrılar, Fırtına Tanrısının evinde yani burada toplanırlarmış. Bu şenliklerde, şehrin diğer tüm tapınaklarında bulunan tanrı ve tanrıça heykelleri, törensel bir alay ile buraya, yani Yazılıkaya’ya taşınırlarmış.

Mabet: yani asıl kaya tapınağı: dışarıda, büyükçe bir yapı kompleksi şeklindeymiş. Bu kompleksin, günümüze ulaşan bir kalıntısı bulunmuyor. Ancak, bu kompleksin: ahşap iskeleler ile desteklenen, kerpiç duvarlı ve düz damlı olduğu tahmin edilmektedir. Evet: bu kompleksten günümüze ulaşan bölümler: A ve B odaları olarak isimlendiriliyor. Bu ana odaların üstleri hiçbir zaman kapatılmamıştır. Evet, tapınak iki ana odadan oluşmaktadır.  Tapınma alanı olarak kullanılan bu bölümlerde, tapınma alanları, yükseklikleri 12 metreye varan kayalarla çevrilidir.

Bu bölümlerde: 90’dan fazla: tanrı, tanrıça, hayvan ve hayal ürünü yaratık figürü kayalar üzerine işlenmiştir. Tanrı ve tanrıçalar dizini: imparatorluk tanrıları olan Fırtına tanrısı ve Güneş tanrıçasının maiyetini oluştururlar.

Evet: şehir merkezindeki diğer tapınaklardan farklı olarak, burada bulunan iki kült odasının üzeri açıktır.

Yazılı kaya “A” Odasında: kayaya işlenmiş kabartma figürlerin özel bir düzeni ve tertibi vardır. Burada: sol kaya yüzeyinde: ikisi dışında yalnız tanrılar, buna karşın sağ tarafta da yalnız tanrıçalar belirtilmiştir. Ana sahnede: Fırtına tanrısı ile eşi Güneş tanrıçası ve çocuklarının karşılaşmaları tasvir edilmiştir. Ana sahnenin karşısındaki
duvarda, daha büyük boyutlarda, büyük Kral IV. Tuthaliya işlenmiştir. Kral: Güneş tanrısının törensel kıyafetlerinde, elinde egemenlik sembolü olan ucu kıvrık asa tutar durumda, iki tepe üzerinde tasvir edilmiştir.

“B” Odasındaki kabartmalar: yan duvarlara, bağımsız figürler halinde işlenmiştir. Ellerinde orak biçimli kılıç taşıyan 12 tanrı ve kılıç tanrısı “Nergal”; diğer dünya ile ilişki kuran yer altı tanrılarıdır. Büyük kral IV. Tuthaliya’nın koruyucu tanrısı olan Şarruma, krala sarılmış ve ona yol gösteren bir durumda tasvir edilmiştir.

Evet, bu genel bilgileri verdikten sonra, bölgedeki gezimize başlayabiliriz.

Bölgenin hemen girişinde otopark var. Yol ayrımından yaklaşık 1 km. geldikten sonra, hemen otoparka aracınızı bırakabilirsiniz. Burada: yine yöre köylüleri tarafından işletilen tertemiz bir tuvalet var. Diğer yanda ise, birkaç tane, ahşap baraka şeklinde, yöreye ait hediyelik ürünlerin katıldığı yerler var, ama bunlar pek ilgi çekici değil, yani daha güzel düzenlenebilirdi. Zaten satıcılar da gelenler ile pek ilgilenmiyorlar. Sadece, yaşı küçük ayaklı rehberler sizi karşılıyorlar ve bir şeyler anlatmak istiyorlar. Ama dedim ya, bunlara takılmayın, bu satırlar sizin gayet güzel bir gezi yapmanız için tüm bilgileri verecektir.

Evet: yeşillikler arasında; 50 metrelik bir yoldan ilerleyerek A ve B odasının bulunduğu bölüme geliyoruz. Önce: sol bölümde,  daha açık görünen A odasını geziyoruz.

      

A ODASI:

Tapınağın merkezini sağ tarafta bulunan, büyük boyutlu “A” odası oluşturmaktadır. Bu bölümün her iki yanında: sürekli ve şeritler halinde, kireçtaşı kayaların oluşturduğu duvarlara işlenmiş Hurri tanrılarının kabartmaları işlenmiştir.

            

Bu kabartmalarda: sol yanda: tanrılar (iki figür dışında) ve sağ yanda ise: tanrıçalar betimlenmiştir. Her figürün yanında, Hiyeroglifle tanrının adı yazılmıştır. Bu figürlerin tümü: bir yöne bakıyorlar ve odanın arka duvarına doğru yani dipteki ana sahneye doğru ilerler durumdadırlar. Figürlerin birçoğu seçilebilecek güzellikte günümüze kadar ulaşmış.

            

Arka duvar:

Sağ ve sol yandaki kayalık duvarlara işlenmiş tanrı ve tanrıçalar, biraz öne söylediğim gibi, buraya bakıyorlar ve buraya doğru ilerliyorlardı. Burada, ana sahne işlenmiştir. Ana sahnede: ülkenin en önemli tanrısı olan Fırtına Tanrısı Teşup ile Güneş Tanrıçası Hepat karşılıklı durmaktadır.

         

Ana sahnenin hemen karşısındaki duvarda: odanın en büyük kabartma figür görülüyor. Tanrıçalar geçidinin sonuna işlenmiş bu figürde bir tanrı veya tanrıça değil, kral IV. Tudhaliya işlenmiştir. Çünkü: Yazılı kaya kutsal alanının, MÖ.13. yüzyılda son şeklini almasında, bu kralın büyük hizmetinin bulunduğu tahmin edilmektedir.

            

Bu tasvir: ana sahneden uzakta, ama tam ana sahnenin karşısındadır. Bu tasvirde kral, en yüksek tanrılara saygısını sunmak istercesine, ana sahneden uzakta, ama tam ana sahnenin karşısındadır. İki tepe üzerinde tasvir edilen kral: Güneş tanrısının törensel kıyafetlerini giymiş ve elinde egemenlik sembolü olan ucu kıvrık asa görülmektedir.

              

B ODASI:

A odasının hemen solunda, büyük kaya bloklarının arasındaki dar bir geçitten içeri girilerek buraya ulaşılabilir. Yani, burası bilinmediği takdirde, bulunması pek mümkün olamaz. Büyük kaya bloklarının içinde, ince bir yarıktan içeri girdiğinizde, diğerine göre daha küçük bir kutsal alan ile karşılaşıyorsunuz. Sağ yöne doğru, yaklaşık 5-6 metrelik bir bölüm ilerliyor.

  

Burası: uzun yıllar toprak dolu olarak kaldığından ve 19. yüzyılın ortalarından sonra kazılarak ortaya çıkarıldığından, diğerine göre, buradaki kaya kabartmaları daha iyi korunmuş durumdadır.

Evet, buradaki kabartmalar, diğer ana odada olduğu gibi, kuşaklar halinde değildir.

Girişin sağ yanındaki duvar:

    

Burada bir dizi yer altı tanrısı kabartması görülmektedir. Gömlek, kemer, kısa etek ve ucu yukarıya dönük ayakkabılı, birbirinin aynısı 12 tanrı figürü görülmektedir. Omuzlarında orak biçimli kılıç taşıyorlar. Boynuzlu, sivri başlıkları, onların tanrı olduklarını ifade ediyor.

Karşıdaki duvarda:

Buradaki kabartmada: Fırtına Tanrısı Teşup’un oğlu Şarumma, kral Tudhaliya’ya sarılarak, ona kılavuzluk ediyor. Öbür dünya, ahiret, cennet, kralın ismi hiyeroglif yazı ile belirtilmiştir.

           

İkinci tasvir:

Dikey duran bir kılıç görülüyor. Sapı dört aslan figürü ve en üsttü boynuzlu başlık taşıyan bir başla biten büyük bir kılıç görülüyor. Boynuzlu sivri başlık, tanrı ifadesidir. Bu yer altı tanrısı: Nergal’dir. Diğer ismi: kılıç tanrısıdır.

 

Bunların dışında, bu odada: Kral IV. Tudhaliya’nın adını ve ünvanını içeren bir kartuş; kabartma olarak görülmektedir.

Bu odayı: MÖ.13.yüzyıl sonlarında, büyük olasılıkla, Kral II. Şuppiluliuma tarafından, ölen babası kral IV. Tudhaliya anısına yaptırdığı ve buraya bir de heykelini diktirdiği düşünülüyor. Heykelin, hemen girişte, yerdeki büyük kireç taşı kaide üzerinde bulunduğu düşünülmektedir.

                  

Son olarak: yine sağ bölümde, ana kaya blok içine oyulmuş delikler-nişler var, Bunlar, sunak yani adakların konulduğu yerlerdir.

Evet: her iki bölümde ve özellikle, B odasının bulunduğu bölümde, kayalar o kadar yüksek ki, yalnızca gökyüzünü görebiliyorsunuz. Ben: özellikle, A odasındaki yan duvarlarda betimlenen ve buranın simgesi haline gelmiş, 12 tanrı ve hemen karşısındaki tanrıça figürlerini çok beğendim. Ayrıca: B odasının girişi de ilgimi çekti. Buraya girdiğimde de, buraları anlatan hiçbir kaynakta yer verilmeyen adak yerleri yani nişleri de ilgi çekici.

Burada gezerken: günümüzden binlerce yıl, burada ibadet eden, bu taş kabartmalara tapan insanları düşünmemek elde değil. Kendilerine binlerce insan tarafından, binlerce yıl tapınılan tanrı ve tanrıça kabartmalarına dokunabiliyorsunuz.

   

Gezimiz bitiyor ve bu kutsal alanlardan çıkıyoruz, hemen sol bölümde yeşillikler içindeki çeşmeye uğramayı ihmal etmeyin. Yeşillikler içinde, yazının en başında belirttiğim gibi, buranın bir kompleks olduğunu kanıtlayan bir kısım yapıya ait temel kalıntılarını görebilirsiniz. Aracınızı park ettiğiniz otopark bölümünün olduğu yerden ise, gitmeden önce Hattuşa şehrini izlemelisiniz.
   

BOĞAZKÖY MÜZESİ:

Boğazkale ilçe merkezinde bulunmaktadır. Ancak, müzeyi bulmak zor. Ben şahsen müzeyi ararken, biraz dolaştım ve birkaç kişiye sormak zorunda kaldım. Peki, niye yetkililer müzeye gidiş yolunu belirleyen birkaç “Tabela” koymazlar?

Müze: 12 Eylül 1966 tarihinde ziyarete açılmıştır. Burada: Hattuşa kazılarında ortaya çıkarılan ve çevreden müzeye gelen eserlerin depo ve sergilemesi yapılmaktadır.

Hitit  dönemine ait eserlerin ağırlıklı olduğu müzede: Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit, Frig, Roma ve Bizans dönemlerine ait eserler de sergilenmektedir.

 

BAHÇE:

Müzenin bahçesinde: Roma ve Bizans dönemlerine ait, mezar taşları ve mezar stelleri bulunuyor. Yani, pek de fazla ilgi çekmeyen taş eserler var.

Müzeye giriş ücretsiz.

      

BİRİNCİ SALON:

Burada: kalkolitik, Eski Tunç ve Asur Ticaret kolonileri çağına ait pişmiş toprak eserlerin sergilendiği vitrinler ve bu salondan, büyük salona geçilen bölümde ise Yazılıkaya’dan getirilen Tanrıça İştar kabartması bulunmaktadır. Müzenin en önemli eseri bence budur.

               

Bunun  dışında, hemen girişte: Hattuşaş bölgesinin Sfenksli kapısından sökülerek buraya getirilen iki sfenks görülebilir. Bunlardan özellikle bir tanesi, 1901 yılından onarılmak üzere götürüldüğü Almanya’dan, geçen yıl gelmesiyle anavatanına kavuşmuş olması nedeniyle ilgi çekmektedir.

               

İKİNCİ SALON::

Burada, kronolojik olarak yapılan teşhir düzenlemesinde, Asur Ticaret kolonileri çağı ile eski Hitit dönemine ait büyük boy gaga ağızlı testiler ve bunların buluntu durumlarını gösteren fotoğraflar bulunmaktadır. Bu vitrinlerin devamındaki vitrinlerde ise Eski Hitit ve İmparatorluk dönemlerine ait pişmiş toprak ve taş eserler, Frig dönemine ait boyalı seramik kaplar, fibulalar, Roma dönemine ait pişmiş toprak ve cam eserler, Bizans dönemine tarihlenen kiliseye ait bronz malzemeler sergilenmektedir.

Ayrıca, müzede yer alan orta vitrinlerde, yine Hitit dönemine ait çivi yazılı tabletler, mühür, baskılı pişmiş toprak bullalar, silindir ve damga mühürler, bronz baltalar, iğneler, kalıplar ve kabartmalı seramik parçalar teşhir edilmektedir.

Müzede, benim ilgimi çeken birkaç eserden söz etmek istiyorum. Sağ bölümde: döküm kalıbı var. MÖ.3000’li yıllara ait olduğu yazılı bu döküm kalıbı ile, halka şeklinde heykelcikler üretiliyormuş.

Bir diğer ilgimi çeken obje: törensel kap. MÖ.1945 yılına ait olduğu yazılı bu kap; Asur ticaret kolonilerine aittir. Yangında tahrip olmuş bir binada ele geçirilmiş. Kabın en belirgin özelliği ise, içinde bulunan boru sistemiyle, ancak 180 derece döndürüldüğünde içindeki sıvının akar olmasıymış.

Evet, bunların dışında pek fazla ilgi çekici olmayan bir müze. Yani, Hattuşaş gezisinden, o muhteşem güzellikleri gördükten sonra, bu müze biraz yavan mı geliyor bilmiyorum, belki de aramış olmanın, ulaşımın güç olmasının olumsuz etkisi mi demeli, bilmiyorum. Ama, gezip görmek tercihizine kalmış.

                 

HATTUŞA:

 

GENEL:

Hattuşa: Anadolu kültür tarihi içinde, büyük bir imparatorluğun başkenti oluşu nedeniyle önem kazanmaktadır. Hitit kralı I. Hattuşili; Anadolu’da ilk kez merkezi bir krallık kurarak, geniş bir coğrafi bölgeyi: politik ve kültürel açıdan etkisi altına alabilecek büyük bir devlet kurmayı başarır. Hititler: her ne kadar savaşçı karakterleriyle tanınsalar da, birçok bölgedeki devletleri antlaşmalar yolu ile vergi vermekle yükümlü kılmışlar ve bu bağımlı krallıklar iç işlerinde belirli bir serbestlik içinde yaşayabilmişlerdir.

Yeni kurulan Hitit devletine başkent olarak seçilen Hattuşa: başlangıçta yalnızca 75 hektarlık bir alanı kapsıyordu. Hitit imparatorluk döneminde yani MÖ.14. yüzyılda ise şehir, yaklaşık olarak 6 km. lik, belirli aralıklarda yüksek kulelerle desteklenen, taş temelli, üst yapısı kerpiç tuğlalarla örülü bir surla çevrilerek koruma altına alınmıştı. Şehrin farklı bölgelerine giriş: surda açılmış, anıtsal kapılarla sağlanıyordu. Çoğu günümüze kadar sağlam olarak gelmiş olan kapılardan en ünlüleri: dış yüzünde aslan yontuları bulunan “Aslanlı kapı” ve iç yüzeyinde silahlı tanrının bulunduğu “Kral Kapı” dır.
Kentin güney ucundaki “Yer Kapı” bölgenin en ilginç kalıntılarındandır. Sur, burada 20 metre yüksekliğinde, yapay bir sırt üzerinden geçmektedir. Yapay sırtın, şehir dışına
bakan eğimli yüzünün 250  metre uzunluğundaki kesimi, kireçtaşı bloklarla kaplıdır. Kesik piramit biçimli bu oluşumun en üstünde, ortada bulunan “Sfenksli Kapı” ve bunun hemen altındaki “Poternli Tünel” görülebilir. 70 metre uzunluğunda ve 3 metre yüksekliğindeki poternden (tünelden) geçilerek sur dışına çıkılmaktadır.

Hitit kralları, ülkeyi bugün “Büyükkale” diye adlandırılan sarp bir kayalık üzerindeki saraydan yönetiyorlardı. Birçok yapıdan oluşan sarayda, direkli galerilerle çevrilmiş avlular çevresine dizilmiş büyüklü-küçüklü yapılardan oluşan kompleks, kral ve ailesinin yanı sıra saray mensuplarının ve “Altın Mızraklılar” diye bilinen nöbetçi askerlerin
barınmalarını sağlıyordu.

Hattuşa:  Hitit imparatorluğunun hem idari başkenti, hem de ülkenin dini merkeziydi. Hitit metinlerinde, Hattuşa ülkesi “Bin Tanrılı Ülke” olarak belirtilmektedir. Bu tanrı
çokluğu, bir gelenekten kaynaklanmaktadır. Hititler, diğer ülkelerin, özellikle de yendikleri komşularının tanrılarını kızdırıp gazaplarına uğramaktansa, armağan ve dualarla, saygılarını dile getirip, onları kendi tanrıları arasına katmayı tercih ediyorlardı. Ayrıca: her şehrin, koruyucu bir tanrısı vardı.

İmparatorluğun çeşitli şehirlerinde tapınılan bu tanrılar için de, başkent Hattuşa’da, bugüne kadar 31 tapınak gün ışığına çıkarılmıştır. Aşağı şehirde, ülkenin en yüksek tanrıları olan “Fırtına Tanrısı” ve “Arinna’nın Güneş Tanrıçası” na adanmış olan “Büyük Tapınak” bulunur. Yazılı kaynaklara göre: Hitit tapınakları, yalnız tanrıların evi
değil, aynı zamanda kendi toprak ve işlikleri olan ve bunları kendi personeliyle işleten kurumlardı.

Yukarı şehirde: tapınaklar yanında, kraliyet saraylarının bulunduğu “Büyükkale” nin önünde, resmi işlere ayrılmış, bazı anıtsal yapılar bulunmaktadır. Başkentte: “Hiyeroglifli Oda” denilen mekanda, Hitit Büyük Kralı II. Şuppiluliuma’nın yaptığı işleri anlatan yazıt, türünün en iyi korunagelmiş örneklerindendir.

Evet, umarım sıkılmadan buraya kadar okumaya devam ettiniz. 1986 yılında, UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası” olarak kabul edilerek koruma altına alınan bu tarih hazinesi şehir; gerçekten ziyaretçilerine ilgi çekecek güzellikler sunuyor.

Bölgenin ilk yerli halkı: Hattiler. Bunlar: burada bir şehir kuruyorlar ve şehre “Hattuş” adını veriyorlar. İlk Hitit kralı Kuşşara Anıtta tarafından, bu şehir, yakılıp-yıkılarak ele geçiriliyor. Ancak, burayı ele geçiren Hitit kralı Anitta’nın tarihe geçmiş bir sözü var: “ Benden sonra gelecek kral Hattuşa’yı yeniden kurarsa, tanrının fırtınası ile vurulacaktır”

Ancak, yine de kralın ölümünden kısa bir süre sonra, MÖ. 1700’lerde, yani günümüzden binlerce yıl önce, Hattuşa şehri, Hitit kralları tarafından yeniden kuruluyor. Kral I. Hattuşili döneminde ise, Hitit imparatorluğunun başkenti oluyor.

Peki şehrin isminin anlamı; şehrin isminin anlamı, Hititçe’de “Gümüş” demektir.

 

GİRİŞ:

Hattuşa’nın yolları çok güzel değil. Kışın ve yağışlı havalarda buraya gelmeyi düşünenler biraz sıkıntı çekebilirler. Yolun sol tarafı tellerle çevrilmiş. Antik kalıntılara insan ve hayvanların girmeleri engellenmek istenmiş. Muhteşem bir arazide, her yanınız tarih hazineleriyle dolu olarak ilerleyeceksiniz.

Evet, burada, hemen sol yanda, yoldan ayrılarak bir cep bölümüne giriyorsunuz ve bölgeye giriş bileti satın alıyorsunuz. Müze kart geçerli, müze kartı bulunmayanlar için, giriş 5 TL.

Bölgeyi yürüyerek gezmek mümkün değil veya şöyle söylemek gerekir ki, büyük bir enerji-efor gerekir. Mümkünse, arabanız ile bölgeyi gezmenizi öneririm.

Arabanızı girişte park etmiyorsunuz ve girişte bilet işlemlerini hallettikten sonra, arabanız ile, tek yönlü olarak ilerleyen yoldan ilerlemeye devam ediyorsunuz.

Hemen sol bölümde: bir kale-sur yapısı göreceksiniz. Bu yapı: Hitit şartları, imkanları ve teknolojisi kullanılarak günümüzde yapılmıştır. Çünkü: o günün şartlarında, nasıl bir görünüm ve ne kadar sürede yapıldığı incelenmiştir.

            

KALE SURLARININ GÜNÜMÜZDE YAPILAN BENZERİ:

Hattuşa şehrinin hemen girişinde, sol yanda bir kale yapısı görülüyor. Bu yapı ilginç, yeni ama o günün şartları ve teknolojisi kullanılarak yapılmıştır.

Aşağı şehirde yer alan 65 metreuzunluğundaki bu sur, toplam uzunluğu 6.5 km. olan surların, yüzde birini oluşturmaktadır. Yani, şehirdeki surların toplam
uzunluğu 6.5 km. dir. Bu 65 metrelik surun inşası için: yaklaşık 2500 ton toprak ve kil kullanılmış ve 64 binden fazla kerpiç üretilmiştir. 45x45x10 cm. ebatlarındaki
kerpiçlerin boyutları, kazılarda bulunanlarla aynı ölçüdedir. Hesaplanan iş gücüne göre; Hitit döneminde 1000 işçinin bir yılda surların yalnızca 1 km. lik bölümünü
yapabildikleri anlaşılmaktadır. Yani, 6.5 km. lik surların, 1000 işçi tarafından, muhtemelen 7 yılda yapıldığı düşünülüyor.

Evet, burayı uzaktan gördükten sonra, yolumuza devam ediyoruz. Hemen solumuzda, karşımıza, şehrin en büyük ve en kutsal yapısı çıkıyor.

1 NOLU TAPINAK VE DEPO ALANLARI – BÜYÜK MABED:

Hemen önündeki otoparka aracınızı bırakabilirsiniz.

        

Kapıda, hemen girişte, tabela ile bilgi verilmesi güzel bir uygulama. Hemen sol yanda, aslan başlı bir sunak görülüyor. Yekpare kayaya oyulmuş, tek parça ilginç bir sunak.

Aşağı şehirde, konutların ortasında, tek olarak yükselen tapınak: Hattuşa şehrinin en büyük tapınağıdır. Bu tapınak: İmparatorluğun en önemli tanrısı olan Fırtına Tanrısı ile Arina’nın Güneş Tanrıçasına adanmıştır.

                

Tapınak alanı şehrin en büyük yapısıdır. Boyutları: 65×42 metredir. Tüm çevresini saran depo odalarıyla birlikte, 14500 m. Karelik bir alanı kapsamaktadır.

Tapınak kapısı: güney yönünde, yani şehre bakıyor. Hemen girişte, giriş kapısının iki yanında boşluklar var. Buranın; kule veya görevlilerin bulunduğu yer olduğu düşünülüyor. Girişte sonra ise, üstü açık bir avlu var. Bu avluda: ilahiler ve tütsü dumanları eşliğinde, kurban törenleri ve diğer tüm dini törenler burada yapılıyor. Renkli giysili büyük kalabalıklar, bayraklar, müzik ve tütsülerin doldurduğu mistik atmosferde, burada dini törenler yapıyorlardı. Avlunun çevresi, yüksek duvarlarla çevrelenmiştir. Tabanı ise, büyük yassı taşlarla döşenmiştir.

Tapınak yapısının üzerinde yükseldiği 1.5 metrelik kaide duvarları günümüze ulaşmıştır. Bu kaide duvarları: büyük kireçtaşı bloklardan oluşmaktadır. Yapının üstü ise: ahşap ve kerpiçten kapatılmıştır. Çünkü: yapının ahşap ve kerpiç üst bölümünü: taş bloklardan oluşan ana kaideye bağlayan dübel delikleri görülmektedir.

Yapının kuzeydoğu kısa kenarında: 2 kült odası bulunmaktadır. Bu kült odalarının kaidesi: koyu gri renkli mermer bloklardandır. Ancak, günümüzde yalnızca kuzeydoğu kült odası görülebilmektedir. Tapınağın en kutsal kesimi olan ve yalnızca rahiplerin, kral ve kraliçelerin girebildikleri bu kült odalarında, tanrı ve tanrıçaların
tasvirleri bulunuyordu.

             

Tapınağın çevresindeki depolarda: ayinlerde kullanılan kült araç ve gereçleri, eşyalar, çivi yazılı tabletlerin arşivi ve erzak muhafaza ediliyordu. Ancak, tapınağın çevresindeki büyük depo kanatlarındaki 82 oda kazıldığında, herhangi bir şey bulunamamıştır. Ancak: kuzeybatı bölümündeki depo odalarında, bir kısmı günümüzde de görülebilen, toprağa gömülü: büyük erzak küplerinden yüzlerce bulunmuştur. En büyükleri 2000 litrelik olabilen bu büyük küpler, öncelikle tahıl ve şarap depolamak için kullanılıyordu. Tapınağın diğer tarafındaki depo odalarında ise, binlerce çivi yazılı kil tabletin bulunduğu arşiv ortaya çıkarılmıştır. Bu tabletler, tahta raflar üzerinde
diziliyorlardı ve son olarak çıkan büyük yangında, bu kil tabletler ateşten etkilenerek tuğla haline dönüşmüşler ve günümüze kadar ulaşabilen sağlamlığa kavuşmuşlardır.

Tapınaktan çıkınca, büyük yeşil bir kaya parçası göreceksiniz. İlginç, nereden ve ne şekilde geldiği belli olmayan bu kaya parçası, yeşil görüntüsü ile, çevredeki diğer kayalardan farklılık gösteriyor ve siz de diğer ziyaretçiler gibi, bunun üzerinde resim çektirmeyi unutmayın.

Evet tapınaktan çıkıyoruz, hemen ön bölümde bulunan otoparkta aracımıza binip, yukarı  doğru gezimize devam ediyoruz.

                 

ASLANLI KAPI:

Bu kapı: yukarı şehirdedir. Güney surunun iki anıtsal kapısından biridir.

Yukarı şehrin güneybatısındaki kapı: iki kule arasındadır. Kuleler: 15×10 metre ebatlarında, dikdörtgen planlıdır. Kapının dış yüzeyinde, sol
kulenin üst bloklarındaki kaba işçilik, bu kapının tamamen bitirilmeden açıldığını göstermektedir.

Kapının dış yüzeyinde: 2 tane aslan yontusu görülüyor. Zaten kapı da ismini: bu iki aslan heykelciğinden alıyor. Büyük taş blokların oluşturduğu pervazların bulunduğu yerde, bir iç ve bir dış kapı geçidi bulunuyor. Kapı geçitlerinde, sıkça kullanılan sivri kemerler görülüyor. Bu kapı geçitlerinde bulunan: dışı bronz saçla kaplı,
büyük ahşap kapılar; kapı odasına yani içeriye doğru açılıyor.

Dış yüzeyde, kapının her iki yanındaki pervazlarda: ön kısımda, iki aslan; üç boyutlu olarak işlenmiştir. Açık ağız, içi zamanla başka bir madde ile doldurulmuş büyük gözler, koruyucu niteliklerini vurguluyordu. Solda görülen aslan orijinal değil, orjinali Ankara-Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergileniyor. Sağdaki aslan ise orjinaldir. Ama, bu aslanda ilginç bir durum var. Başının hemen solunda, öğle güneşinde fark edilebilen hiyeroglif işaretler görülebiliyor.

Evet, yukarı şehre giriş kapılarından biri olan aslanlı kapıdaki aslanları ve aşağıdaki şehir görüntüsünü hayranlıkla izleyebilirsiniz ve hatta biraz önce söylediğim gibi, orijinal olan aslanın baş bölümünde, güneşin yansımaları ile ortaya çıkan hiyeroglif işaretleri bile görebilirsiniz.

       

YER KAPI VE TÜNEL:

Burası: şehrin güney sınırını oluşturan, yüksekliği, bu kısımda yaklaşık 35 metreyi bulan toprak yığını setin, eğik dış yüzü taş döşeli olup, kesik piramit görünümündedir. Tabanı 80 metre genişliğinde, yaklaşık 250 metre uzunluğundadır. Şehrin en yüksek yerinde bulunan “Yer kapı” nın, koruma amacından çok, gösteriş amaçlı olarak yapıldığı düşünülmektedir. Çünkü: üzerindeki beyaz kireç taşları nedeniyle, uzaktan parlak ve ihtişamlı bir görüntü vermektedir. Şehre dışarıdan gelenlerin, bu parlak ve ihtişamlı görüntüyü, çok uzaklardan bile sezebildikleri ve etkilendikleri kesindir. Yani, sonuç olarak taş döşeli bu setin: şehrin, devletin ve dinin gücünü ve
büyüklüğünü vurgulayan temsili bir yapı olduğu anlaşılmıştır. Özellikle: biraz önce söylediğim gibi, güneyden şehre gelen yabancı yolcular, üzerinde kuleli bir sur bulunan ve parlayan beyaz sırtı gördüklerinde etkileniyorlardı.

               

Bu yığma setin üzerinden geçen surun orta kesiminde “Sfenksli Kapı” ve bunun hemen altında “Potern” adı verilen ve yığma setin yapımından önce inşa edilmiş, 70
metre uzunluğunda ve 3 metre yüksekliğinde bir tünel var. Hattuşa şehrinde, içinden geçilebilen tek tüneldir. Tünel: yapay toprak set yığılmadan önce, bindirme tekniğiyle yapılmıştır. Bu teknikte: uzun taş bloklar, bir alttakilerden biraz daha öne çıkarılarak, üst üste koyulmuş ve en üstte; ortaya ise, kilit taşı olarak, sivri bir blok yerleştirilmiştir.

Günümüzden 4000 yıl önce yapılan  tünel, zemini gayet düzgün ve herhangi bir tehlikeli durum yok, rahatlıkla bir ucundan girip, öbür ucundan çıkabilirsiniz.

Yığma toprağın çoğu, surun dış kesiminden çekilmiş olduğundan, dış kesim çukurlaşmıştır ve bu da sete daha anıtsal bir görünüm vermektedir.

Sete her iki uçta bulunan merdivenler ile çıkılıyor. Tünelin ağzı kapı ile örtülüyor ancak dışarıdan rahatça görülebilmekteydi.

Bu nedenle tünelin şehre saldıran düşmanı, arkadan çevirmek için yapıldığı görüşü kabul edilmez. Kült törenleri veya geçitleri için veya barış sırasında, şehir kapısı olarak kullanılmış olması daha akla yatkındır.

               

Setin ön tarafı:

Çam ve meşe ormanlarıyla kaplıdır. Tünelden geçince, bambaşka bir ortama geçiliyor. Yığma tepenin bitti yerden sola doğru gidin, taş merdivenler var, buradan yukarı çıkıp, şehir bölümüne geçebilirsiniz.

    

Merdivenlerde çıkarken: birinci bölüm 34 basamak ve ikinci bölüm 54 basamaktır. Düşünün, 4000 yıl önce yapılmış merdivenlerden çıkıyorsunuz. Merdivenler uç yani tepe noktasında daralıyor ve buradan tek tek geçmek gerekiyor. Sanırım bu durum, merdivenlerden çıkarak şehre girmeyi düşünen büyük kalabalıkların teker teker kontrol edilebilmelerini sağlamak için alınan bir önmeldir.

      

SFENKSLİ KAPI:

Yer kapıdaki yapay yığma toprak setin orta üstünde: Sfenksli kapı var.

Aslanlı kapı ve Kral kapıdan farklı olarak, bu kapı, iki kulenin arasına değil, kulelerden birinin içine yapılmıştır.

Ayrıca, kapı girişlerinin üstü, sivri kemer biçimli değil, düzdür. Yalnızca, dış geçit tahta kapılar ile örtülüyordu. Her 4 kapı pervazı sfenkslerle bezelidir. Sfenksler: aslan vicutlu, insan başlı karışık yaratıklardır. Hititler: Hitit sfenkslerinde, Mısırdakilerden aksine farklı olarak: dişi yaratıklar olarak tasvir edilmişlerdir.

Dış taraftaki sfenkslerden doğuda olanı eksiktir. Batıda olan: kısmen, hala görülmektedir. Yangında çok hasar gördüklerinden, 1901 yılında yerinden sökülerek, Almanya’ya götürülmüşler ve daha sonra geri getirilmiş olup, halen Boğazköy Müzesinde sergileniyorlar. Aslında, özellikle onarım için götürülen 2 sfenksten biri, hemen gönderilmiş olsa da, diğeri uzun yıllar Almanya’da kalmış ve Almanlar bunun geri iadesinde direnmişlerdir. Ama duyduğuma göre, bölgedeki Alman arkeologlarına, gerekli izinler verilmeyeceği söylenince, Sfenksi, aradan geçen 90 yıllık süreç sonunda, geçenlerde geri iade ettiler.

          

Evet, Sfenksli kapıdan çıktıktan sonra: hemen şehrin karşı bölümünde bulunan tapınakların kalıntılarını izleyebilirsiniz. Burada: merkezi tapınak mahallesi bulunuyor. Bu tapınakların çoğunda: Hitit mimarisinin diğerlerinde olduğu gibi kerpiç duvarlı, taş temelli, ahşap hatıllı ve dikmelerin sağlamlaştırdığı bu anıtsal yapılarda:  temel ve büyük kerpiç duvarlar ile büyük taş bloklar arasında oluşturulan büyük bir kısım vardır. Boyları ve oda dağılımları, belli bir prensibe dayanmaktadır.

Büyük ve üstü açık bir avludan sonra, bir ön odadan geçilerek esas kült odasına ulaşılırdı. En kutsal mekan olan bu kült odasında: tapınağın adandığı tanrının bir tasviri bulunmaktaydı. Yapının diğer odaları: depolar ve rahiplerin oturdukları odalardı. Bu kadar dar alanda, 28 tapınağın bulunuşu, ilk bakışta çok gibi gelebilir ama unutmamak gerekir ki, çivi yazılı tabletlerde, Hititlerin bin tanrılı oldukları yazılıdır.

     

KRAL KAPI:

Büyük sur yayının güneydoğu kesimindedir. Gayet iyi korunarak günümüze kadar ulaşmıştır, surun güneybatısındaki aslanlı kapıya benzemektedir.

İç kapının solundaki blokta: elinde balta ve kemerinde kılıç taşıyan, miğferli bir tanrı kabartması bulunmaktadır.

Bu kapıda da: iki kapı kulesi bulunmaktadır. Kapı kuleleri arasında, iki yüksek sivri kemer biçimli kapı geçidi görülüyor. Ancak, burada, kapı kabartma resmi, diğer kapılardan farklı olarak, şehre bakan iç tarafa yapılmıştır.

Buradaki kuleler, yaklaşık 10×15 metre ölçülerindedir. Sivri kemerli kapı geçitlerinin yüksekliği:5 metre kadardır.

Kapı: iki kanatlıdır, büyük ahşap kapılarla kapatılıyordu.

Ön sur duvarının yanından ilerleyerek, bu kapıya ulaşan yolun, dışa bakan yanında da kuleli bir duvar var.

Böylece, nöbetçiler hücum edecek düşmanı, her iki yandan da kıskaca alabiliyorlardı. Çünkü,  düşmanı mümkün olduğunca ana kapıdan uzak tutmayı amaçlıyorlardı. Her ne kadar ahşap kapılar kapatılsa da, kapılar koçbaşı ile kırılabiliyor veya yangın çıkarılarak imha edilebiliyorlardı.

 

Kral kapıdaki kabartma:

Kapının dışında değil, şehre bakan iç kısmına işlenmiştir. Bu figürde: bir savaşçı, silahları ile birlikte betimlenmiştir. Savaşçının
boyu, miğferinin ucundan, ayak tabanına kadar 2.25 metredir.

Savaşçı yalnızca zengin bezemeli, kısa bir etek giyiyor. Geniş kemerinde, kabzası hilal biçimli, ucu yukarıya dönük ve ense kısmında, diken gibi bir çıkıntı var. Savaşçının başında, büyük yanaklı ve sorguçlu bir miğfer var. Uzun saçları, omuz üzerinden aşağıya dökülüyor. Miğferin ucundan başlayan şerit, dirseğe kadar iniyor. Miğferin önünde, kıvrık boynuz var. Miğferdeki boynuzlar, tanrı göstergesidir. Bu nedenle, kabartmanın bir tanrıyı betimlediği düşünülüyor.

Hava tanrısı Teşub ile Güneş tanrıçası Hebat’ın oğlu: aynı zamanda kral IV. Tadhaliya’nın koruyucu tanrısı Şarrumma olabilir. Kral IV. Tadhaliya, burada kendi koruyucu tanrısı adına, bir anıt diktirmiş olmalıdır.

2 NOLU HİYEROGLİFLİ ODA:

Yukarı şehirde; güney kale yakınlarında, büyük kalker bloklarından inşa edilen, iki taş oda bulunmuştur.

Bunlardan, özellikle 2. Nolu odada günümüze kadar mükemmel olarak korunagelmiş kabartmalar görülmektedir.

Arka duvar:

Burada güneş tanrısı tasvir edilmiştir. Uzun mantolu, ucu sivri ve yukarı kalkık ayakkabılı, sol elinde güç sembolü olan kıvrık değneği var. Başı üzerinde: kanatlı güneş kursu bulunuyor. Bu nedenle: Güneş Tanrısı olduğuna inanılıyor. Sağ elinde, biraz değiştirilmiş, Mısır hayat sembolü olan “Ankh” tutan tanrı, hayat verici özelliktedir.

 

Girişin sol bölümündeki kabartma:

Buradaki kabartmada: Hattuşa şehrinin bilinen en son kralı ve odayı inşa ettiren kral II. Şupiluliuma görülmektedir. Kral, burada, kısa etekli, kemerinde kılıcı, sağ elinde mızrağı, sol omuzu üzerinde yayı ile, bir savaşçı olarak gösteriliyor. Ayağının ucu sivri ve yukarı kıvrık ayakkabıları, başında tanrıların tipik başlığı ( önde üç boynuzu bulunan sivri külah) var.

Boynuzların önünde: Luvi hiyeroglifleriyle kralın ünvanı ve ismi yazılıdır. Burada: kralın kendisinin tanrılaştırılarak tasvir edildiği görülüyor. Halbuki: kral, karşı duvardaki yazıttan anlaşıldığı kadarı ile, hala hayatta ve aktiftir.

   

NİŞANTAŞ:

Hemen hiyeroglifli odanın karşısındadır.

Burada, üzerinde büyük bir yapı bulunan kaya bloğu görülüyor. Kaya bloğunun üzerinde: kayaya işlenmiş, temel yataklarından ve günümüze ulaşan tek-tük taş bloktan, yapının duvarlarının doğrultusu görülebilmektedir. Kaya bloğu üstündeki bu yapının işlevi bilinmiyor.

Burada bir yazıt var. Kayalık adını: Luvi hiyerogliflerinde yazılmış bu yazıttan alıyor. Yazıt: 8.5 metre uzunluğunda ve 11 satırdan oluşmaktadır. Yazıt: kaya yüzeye işlenmiş, ancak açıkta kaldığından, günümüze kadar olan süreçte, oldukça aşınmıştır. Bu yüzden, yazıtın içeriği tam olarak anlaşılamıyor. Bilinen tek şey: yazıtın Hattuşanın bilinen son kralı II. Şappiluliuma’ya ait olduğudur.

Evet, aynı yol üzerinde ilerlemeye devam ettiğimizde karşımıza çıkan yapılar şunlardır:

Nişantaşın kuzeyinde, Büyük kale-kral sarayının hemen önündeki alanda: bazı resmi binalara ait olduğu sanılan kalıntılar görülüyor.

Asfalt yolun batısındaki alanda:

Batı yapısı bulunuyor. Batı yapısının, yalnızca bodrum katına ait birkaç duvar günümüze ulaşmıştır. Bu bodrum odalarında: 3000’den fazla bulla adı verilen, Hitit büyük krallarına ve memurlarına ait, kil üzerine mühür baskısı bulunmuştur. Bullalar: belge ya da malların resmileştirilmesini sağlıyordu. İp ya da deri ile bağlanıyor ve buraya konan kil topağı üzerine mühür basılıyordu. Yangın sonucu, her şey yanıp kül olmuştu. Ancak, ateşte pişerek sertleşen bullalar, günümüze kadar korunmuşlardır.

BÜYÜK KALE:

Şehrin asıl merkezi burasıdır.

Kalenin dört tarafı: sarp kayalıklarla ve surlarla çevrilidir. Burada: kraliyet ailesi yapıları bulunuyor. Direkli galerilerle çevrili avlular, konutlar, depo binaları ve büyük bir kabul salonu olan büyük bir saray kalıntısı ortaya çıkarılmıştır.

Büyük kalenin asıl önemi: Hitit ve Anadolu tarihini aydınlatan, 30 binden fazla çivi yazılı kil tabletlerin burada bulunmuş olmasıdır.

 

Evet, son durağımız burası idi. Yani, içinde kral saraylarının da bulunduğu büyük kaleyi gördükten sonra, giriş yaptığımız kapıdan çıkarak, bölgeden ayrılıyoruz. Tuvalet kullanmak isterseniz, bölgenin tek tuvaleti, bilet satın aldığınız gişenin arkasında ve gayet temizdir.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

 

 

“Çorum, Boğazkale, Hattuşaş, Yazılı kaya” için 6 yorum

  1. Emeğine Sağlık Kardeşim Ben Çorum’a Yaklaşık 5-6 Sene Önce Gitmiştim Mükemmel Görüntüler Vardı Hala Daha Kazılar Devam Ediyordu Daha Neler Ortaya Çıkmıştır Acaba Baştan Sona Tekrar Okudum Bi Daha Gitmiş Gibi Oldum 🙂

  2. muhteşem bir iş çıkarmışsınız aradığım herşeyi buldum çok teşekkürler…

  3. hattusasi zıyaret edeck oların daha derın bılgı ve gizemli tarıhının bılınmeyen yonlerını ve yerlerını görmek istoyoranız 40yıllık taksicisi sayın sıddık özelin bolge hakkında bılınmeyen yerlerınden istifade etmenızı temennı ederım mmükemmel bi tarıh yanı basımızda çok sey kaçırıyosunuzz

  4. Toprak kitabını okuduktan sonra, tekrar yazınızı okudum ve hititler hakkın daha fazla bilgiye sahip oldum . Emeğinize sağlık.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir