Çorum, Alacahöyük

11.364 kişi okudu!

DSC_0078

Burayı ziyaret edenler, genellikle Yazılı kaya, Hattuşaş ve Alacahöyük olarak gezi planı yapıyorlar ve bence bir gün içinde bu planı yani geziyi yapmak yeterli geliyor. Burası: tarih kokan bir açık hava müzesidir. Zaten: buraya ulaştığınızda bir müze kapısından bilet alarak (giriş ücreti 5 TL.) içeri giriyorsunuz, yaklaşık 50 metre doğru ileride kapalı müze alanı ve hemen sağ yanda ise, açık kazı ve gezi alanı görülmektedir. Bölgede özellikle kral mezarlarında ele geçen buluntular öne çıkmıştır. Bu buluntular inanılmaz güzelliktedir ve her ne kadar ülkemizin sayılı müzelerinde ve özellikle Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilense de, bu eserlerin kullanıldığı ve bulunduğu mekanlar, işte burası yani Alacahöyüktür.

Burada kral mezarlarında ele geçen buluntular: yani “Güneş kursu” bir zamanlar, ülkemizin başkenti Ankara tarafından, şehir simgesi olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise, Güneş kursu, Çorum ilinin yani bulunduğu toprakların ilinin simgesi olarak kullanılmaktadır. Yine, Ankara’da Sıhhiye meydanında, her gün önünden binlerce kişinin gelip geçtiği: büyük Güneş kursu yine buraları anımsatmaktadır.

Ulaşım:

Hattuşaş-Alacahöyük arasındaki uzaklık: 32 km. dir. Sungurlu’dan ana yoldan sapıp Hattuşaş istikametine gidiliyor, sonra aynı yoldan geri dönülüp, sağa yani Alacahöyük bölümüne sapılıyor. Bu sapak yaklaşık 22 km dir ve yol güzel, herhangi bir ulaşım sorunu bulunmuyor.

Alacahöyük istikametinde ilerlerken, tabelalar sizi buraya rahatlıkla ulaştırıyor. Müze alanının hemen önündeki geniş alana aracınızı park edebilirsiniz. Hatta: yine burada bulunan ve altında “Stres atan su” yazısı ilgi çeken çeşmeden su içmeyi unutmayın.

Alacahöyük-Çorum arası 45 km, Alacahöyük-Ankara arası 160 km.dir.

DSC_0086

Genel:

Alacahöyük: Hamilton tarafından 1835 yılında keşfedilmiş ve buradaki ilk kazılar, 1907 yılında İstanbul Müzeler Müdürlüğü adına, Mc Ready tarafından yürütülmüştür.

En ilginç olanı ise, buradaki ilk kazıların, Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatlarıyla başlatılmış olmasıdır. Alacahöyük bölgesindeki ilk araştırmalar, Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendi cebinden verilen 500 TL. ile başlamıştır. Büyük dehanın öngörüsü sonucu, buluntular ortaya çıkınca, dünya da büyük ilgi çekmiştir.

DSC_0078

Tarihi Süreç:

Alacahöyük: Eski Tunç Çağı ve Hitit çağında çok önemli bir kült ve sanat merkezi olarak önem kazanmıştır.

Burada yapılan çalışmalarda: 4 uygarlık bulunmuştur.

En eski uygarlık çağı olan “Kalkolitik” çağda: MÖ 5’binde, doğal bir yükselti üzerine kurulan köy yerleşkesi: zamanla üst üste 14 yapı evresinin oluşmasıyla, yaklaşık 15 metre yükseklikte, 277 x 315 metre ölçülerinde bir tepe haline dönüşmüştür. Yapı evrelerinde genellikle kerpiç kullanıldığından: herhangi bir yangın, deprem veya savaş sonucu yıkılan yapılar, kerpiç nedeniyle tamamen dümdüz hale gelmekte ve bir sonraki evre, bunların üzerine rahatlıkla kurulabilmekteydi.

Bölgenin doğu-batı yönünde, önemli bir yol üzerinde konuşlanmış olması da sürekli yerleşim görmesinin en büyük sebebidir.

Höyüğün, Kalkolitik çağda bulunan 5-6-7 ve 8’nci yapı evrelerinde: eski Tunç çağı yerleşkeleri ve mezarlar bulunmuştur.

Alacahöyük’te: köy olarak başlayan bu yerleşkeler, 4-3 ve 2’nci yapı evrelerinde, yani Hitit döneminde, MÖ 13’ncü yüzyılda: ihtişamlı sur kapıları ve düzenli büyük binalardan oluşan bir şehre dönüşmüştür.

MÖ 650 yıllarında ise, yani geç Frig döneminde: 1’nci yapı evresinde, höyüğün her tarafı iskan edilmiştir. Aynı yapı evresinde, Frig çağını takip eden dönemde, burada: Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı yerleşkeleri görülmektedir.

DSC_0079

KAZILAR VE HÖYÜKTEKİ YERLEŞİM EVRELERİ:

Höyük, 1835 yılında W. G. Hamilton tarafından keşfedilmiştir. Bu yıllardan itibaren, höyük Orta Anadolu’yu ziyaret eden bilginlerin uğrak yeri olmuştur.

Sistemli kazılara 1935 yılında Türk Tarih Kurumu adına H. Z. Koşay ve R. O. Arık tarafından başlanmıştır. 1937 yılında, höyüğün üzerinde bulunan köy istimlak edilerek, hemen yanı başında bulunan uygun boş yere nakledilmiştir.

1948 yılından 1962 yılına kadar 14 yıl süren durgunluktan sonra, 1963 yılında, Alacahöyük’te yeniden kazılara başlanmıştır. H. Z. Koşay ve M. Akok’un 1963-1967 yılları arasındaki 5 yıllık çalışmaya ilişkin kazı raporu, 1973 yılında yayınlanmıştır.

M. Akok, bu süreçte onarım çalışmalarında bulunmuş, Mabet-Saray binasının bugünkü görüntüsü, Akok’un çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştır.

1983’den 1997 yılına kadar, Alacahöyük’te bilimsel nitelikli çalışma yapılmamıştır.

Kazılar sonucunda, Alacahöyük’te 4 kültür katı ortaya çıkarılmıştır. Bunlardan: 1.Kültür katı: Demir devri, 2.Kültür katı: Hitit dönemi, 3. Kültür katı: Eski Tunç çağı ve 4. Kültür katı: Geç Kalkolitik çağa tarihlenmektedir.

Kazılarda açığa çıkarılan Mabed, şehir suru, biri ortostadlarla süslü sfenksli diğeri poternli (tünel) olmak üzere iki anıtsal kapı, Hitit imparatorluk çağına (MÖ 1400-1200) tarihlenmektedir.

1’NCİ KAT:

En üst bölümde, en yeni bu yapı evresinde: geç Frig dönemi iskanı görülür. Bu katta: döneme ait yollar, kaldırım döşemeleri ve yol boyunca sıralanmış taş evlerin temel kalıntıları vardır.

 

2’NCİ KAT:

Bu dönemde, höyükte, Hitit imparatorluk dönemine ait büyük bir kentin kalıntıları bulunmuştur. Bu kalıntılar arasında: bir mabet, büyük yapılar, özel blok evleri, sokaklar, su kanalları, şehir suru, iki anıtsal kapı vardır. Bu kapılardan;  bir tanesi kabartmalarla süslü, sfenksli kapı ve diğeri ise poternlidir. (yani tünelli) Bu dönem: büyük bir yangın sonucu yok olmuştur.

Tapınak:

Bu tapınakta: üstü açık bir avlu, avluyu çevreleyen salonlar, odalar, taş tabanları yerde bulunan çift sıralı sütünlar ve heykel tabanları vardır. Bunlar: Hitit dini yapılarının genel özelliklerini taşıyan kalıntılardır.

 

3’NCÜ KAT:

En muhteşem kalıntılar, bu katta bulunmuştur. Bu kat: eski Tunç çağında yerleşim görmüştür. Bu döneme ait 13 kral mezarı: özel olarak ayrılmış bir alanda bulunmuştur. Biçimleri bakımından, Anadolu’nun ve hatta Ön Asya’nın eşsiz mezar örnekleri olarak gösterilir.

DSC_0087

GEZİ:

Müze kapısından içeriye girince, önce sağa dönerek höyük alanını gezmelisiniz. Burada ilk olarak “Sfenskli kapı” görülüyor.

Ancak, daha önce, hemen sol yanda, kapıdan önce bir kısım tren rayları ve vagonlar göreceksiniz.

 

Vagon-Dekovil:

Bu vagonlar, Alaca Höyük kazı çalışmalarının ilk yıllarında toprağın taşınması için kullanılmıştır. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ile Alaca Höyük kazıları için 1936 yılında Nafia Vekaletince (Bayındırlık Bakanlığınca) 30 adet hibe edilen ilk kazı araçlarındandır. O dönemde devlet bütçesinin son derece zayıf olduğu düşünülürse, Atatürk’ün 30 adet vagonu hibe etmesi kültüre ve Alaca Höyük’e verdiği önemin bir göstergesidir. Bu vagonlardan sonraki yıllarda diğer kazılara da dağıtılmıştır.

 

Evet kapı ile devam ediyoruz.

Bu kapı ve burada görülen diğer anıtsal kapı ve mimari taş temel parçaları: Hitit imparatorluk dönemine (MÖ 1450-1200) aittir. Dışı bakan yüzü girişin sağında ve solunda kabartmalı ostostatlarla süslenmiştir ve bu özelliğiyle Hattuşaş’daki Aslanlı kapı ve Kral kapısından farklıdır.

            

  

SFENKSLİ KAPI:

Sfenksli kapı: 10 metre uzunluğunda bir yol ile, büyük mabede bağlanıyor. Yani, burası büyük bir mabedin anıtsal giriş kapısı olarak yapılmıştır.

Sfenksli kapının genişliği 10 metredir.

Girişin iki yanındaki, büyük andezit söve bloklarının dış yüzleri: 2 metre yükseklikteki sfenks protomlarıyla süslüdür.

Sfenkslerin özellikle baş bölümleri dikkat çeker. Dışarı taşkın, şişkin gövdeli sfenksler: ayrık ve kısa bacaklar üstünde durur. Bu iki sfenksin ayakları altında yine güzel kabartmalar görülür. Bunlarda: akrobatların, din adamlarının, Hitit kral ve kraliçelerinin katıldığı, Fırtına tanrısına ibadet etmek için yapılan tören ve festivaller betimlenmektedir.

Doğu tarafındaki sfenksin iç yüzünde: pençelerinde tavşan taşıyan, çift başlı kartal kabartması görülür.

Girişin iki yanında: büyük blok taşların dış yüzleri: sfenks kabartma resimleriyle süslüdür. Bu kabartmalarda: bir kült/bayram kutlanışı canlandırılmaktadır.

 

Kuleler:

Sfenksli kapının doğu ve batı yanlarında, kuleler vardır. Bu kulelerin altında bulunan kabartmalarda: alçak kabartma tekniği kullanılmıştır. Kulelerin dış ve iç yüzleri: kabartmalı ortostlarla bezelidir.

 

Batı kulesi-Sol kule:

Kaide üzerinde ayakta duran boğa “Göklerin Fırtına tanrısını” temsil eder. İzleyen blokta: sunak önünde dua jestinde ilerleyen kral ve kraliçe: arkadaki bloklarda kült objeleri taşıyıcıların önünde, kurban hayvanları keçi ve koçların getirilişi, merdiven blokta; iki kişi görülür. Bunlardan birincisi küçük bir hayvanı (muhtemelen ritonu) taşımakta ve diğeri ise saz/gitar çalmaktadır. Bu kuleden köşe ortostatının içe bakan yüzünde, sembol asalarını taşıyan, 4 kişinin oluşturduğu ritüel sahne tasvir edilmiştir.

Üst sırada ise, ok ve mızrağın kullanıldığı domuz ve geyik avı işlenmiştir.

Arkadaki blokta ise: biri küçük bir hayvan taşıyan ve diğeri saz çalan bir figür görülür.

Sonuncu blokta ise: iki tekerlek üzerinde, sağa yönlendirilmiş iri bir boğa görülür. Sırtındaki obje, onun bir kült objesi olduğunu ifade eder.

 

Doğu kulesi-Sağ kule:

Sağ kule ortostatlarında da aynı şekilde bir dini tören sahnesi tasvir edilmiştir. Frizin başında tahtında oturan tanrıçaya doğru dua jestindeki görevliler ilerlemektedir. Bu tanrıça Fırtına tanrısının eşi (Arinna Şehrinin Güneş Tanrıçası) olarak yorumlanmaktadır.

Tüm bu tasvirler gerçekte kült, libasyon, av ve eğlenceden oluşan bir bütünü yani Fırtına Tanrısı onuruna kutlanan bir dini töreni temsil etmektedir.

Sfenksli kapıdan içeri girince: tabelalar var. Bunlar: Büyük Tur ve Küçük Tur olarak geziyi düzenliyor. Gezi yapılacak yürüyüş yolu da gayet güzel düzenlenmiş ve bölge rahatlıkla gezilebiliyor ve hatta bazı yerlerde, dinlenme-oturma yerleri düzenlenmiştir.

 

SİLOLAR:

Hitit ekonomisinin en önemli öğesi, tarımdı. Üzerinde tarım yapılan Hitit arazileri, üç farklı guruba ayrılıyordu. Birinci gurup saraya ait, ikinci gurup tapınağa ya da kentlere ait, üçüncü gurup ise kral tarafından şahıslara bağışlanan topraklardı.

Bu topraklarda üretilen tahıllar arasında en önemlileri arpa ve buğdaydı. Tahıl yanı sıra bağcılık ve bahçecilik de yaygındı. Üzüm, elma, incir, zeytin ve nar yetiştirildiği gibi mercimek, nohut, bakla, burçak, kimyon, salatalık, kişniş, pırasa, soğan, sarımsak, safran, maydanoz da yetiştiriliyordu.

Güçlü bir devletin kurulabilmesi için öncelikle besin üretiminin güvence altına alınması gerekiyordu. Gerek tohumluk gerekse kışın kullanılmak için, başta tahıllar olmak üzere birçok zirai ürün depolanıyordu.

Hitit kentlerinde, açığa çıkarılan yer altı siloları sayesinde çok miktarda tahıl hava almaksızın depolanıyordu. Ele geçen çok sayıda silo, tahıl depolanmasının devletin organizasyonu altında gerçekleştiğini göstermektedir.

 

KAYBOLAN TANRI EFSANESİ:

Yine bu bölgeye ait: Hitit dönemi efsanesinden söz etmek istiyorum.

Bereket Tanrısı Telipinu, bir gün bir şeye kızmış.

Öfkesinden giysi ve ayakkabılarını bile ters giyerek, fırlamış gitmiş. O gidince, her tarafı sis kaplamış. Dağlar, ağaçlar, otlaklar, pınarlar kurumuş. Hayvanlar, insanlar sis ve susuzluktan perişan olmuş. Hayvanlar yavrulamamış. İnsanların çocukları olmamış. Şaşkına dönen tanrılar ne yapacaklarını bilememişler.

Güneş tanrısı, bütün tanrılara Telipinu’yu arayıp bulmalarını söylemiş. Hepsi bir tarafa dağılmış, bakmadık yer bırakmamış ama Telipinu’yu bulamamışlar. Onun üzerine bir kartal göndermişler, o da bulamamış. En sonunda görevi bir arı almış, Telipinu’yu bir korulukta uyurken bulan arı, iğnesiyle sokarak uyandırmış.

Telipunu buna daha çok kızmış ve daha farklı felaketler yapmaya başlamış. Tanrılar iyice şaşırmış. Ne yapacaklarını, onu nasıl getireceklerini düşünürken içlerinden biri, büyü yapalım demiş. Bunun üzerine büyüden etkilenen Telipunu’nun öfkesi dinmiş ve evine dönmüş. Doğa yeniden canlanmış, Hatti ülkesi bolluk ve berekete kavuşmuş.

 

KANAL SİSTEMİ:

Mabet binasına ait taş döşemeli orta avlunun sularını künklü (pişmiş toprak boru) kanal, odalardakini ise taş örülü, taş kapaklı kanallar, avlu dışındaki ana kanala bağlıyordu. Bu ana kanal da Sfenksli kapı’ya doğru gitmekte ve burada bindirme tekniği ile yapılmış büyük şehir kanalına bağlanmaktaydı.

 

MADEN ATÖLYESİ:

Günümüzde olduğu gibi, eski çağlarda da yer altı zenginlikleri, ekonomik açıdan önemli bir güç unsuruydu. Anadolu yer altı zenginlikleri bakımından epey zengindi. Özellikle gümüş ve bakır yatakları, Anadolu’da bulunuyordu. Hitit çekirdek bölgesindeki Çorum ili ve yakın çevresinde ise, bakır, demir, gümüş ve muhtemelen altın madeni bulunmaktaydı. Hititler, bu çekirdek bölgenin yanı sıra kontrol ettikleri diğer bölgelerdeki madenleri işletmiş, madenleri depolarda saklamış, Mısır, Miken ve Mezopotamya kültürleriyle yapılan maden ticaretini kontrol etmişlerdir.

Maden: Hitit devleti için önemli bir ekonomik unsurdu. Hititler, metal külçelerini: fırın, ocak, körük, üfleç, pota gibi zengin üretim malzemelerine sahip yerel atölyelerde: önce eritmişler, sonra pişmiş toprak ya da taştan yapılmış kalıplara dökerek metaller üzerinde soğuk ya da sıvı halde çalışmışlardır.

Yani: altın, gümüş ve tunç madenciliğinde çok üstün düzeyde teknolojiye sahiptiler.

Alacahöyük’te açığa çıkarılan bir maden atölyesinde, madenciliğe işaret eden külcü, cüruf kalıntıları, potalar, üfleç parçaları, kalıp, taş aletler, kemik çekiçler, gümüş ve tunç iğneler bulunmuştur. Bu maden atölyesi, yürüyüş yolunda gezerken, sağınızda kalıyor ancak günümüzde üstü plakalarla örtülerek koruma altına alınmıştır.

       

POTERN-TÜNEL KAPI:

Günümüzde bilindiği kadarıyla tüm büyük yerleşkelerde bir kent savunma sistemi vardı. Savunma sistemlerinin kapı yapılarından olan Potern: Alişar, Alacahöyük ve Hattuşa şehirlerinde, sur duvarlarının altından geçen ve yalancı tonoz tekniğiyle örülmüş tünelimsi geçitlerdi. Poternler, sadece yaya olarak geçilebiliyordu.

Alacahöyük Poternli kapı: iki burç, iki kapı ve bir girişte oluşmuştu. Kapının temelleri, iri bloklar halinde, kalker cinsinden taşlardan yapılmıştı. İç kısımları, toprakla doldurulmuş olan temeller, sandık tipindedir. Yüksekliği 2 metre olan Poternin tabanı geniş ve yassı taşlarla döşenmişti. Şehir dışına bakan kısmı ise tahrip olmuştur.

            

      DSC_0086

1935 yılında Prof Remzi Oğuz Arık ve 1936 yılından sonra Dr Hamit Zübeyr Koşay denetiminde sürdürülen kazılarda, beklenmeyen, şaşırtıcı zenginlikte, Hatti ülkesinin kral ve kraliçelerine ait 13 ayrı kral mezarı keşfedilmiştir.

3’ncü Kültür katı ile 8-5. Mimarlık seviyesine ait mezarlar: şehrin içinde ve eski Tunç çağı iskanının belli bir yerinde topluca bulunmuştur.

Üst üste, tabakalar halinde görülen mezarlar: höyüğün güney kısmında yer almaktaydı. Hattiler tarafından çeşitli harflerle adlandırılan mezarların, farklı seviyelerde bulunduğu anlaşılmıştır.

Höyüğün güneydoğusunda bulunan 13 farklı intramural (şehir içi gömme) mezardan 6 tanesi aslına uygun olarak yeniden canlandırılmıştır.

Üzerleri camla kapatıldığı için, içleri görülebilmektedir. İçlerine genellikle imitasyon objeler atılmış, orijinal buluntular ise çeşitli müzelerde sergilenmektedir.

         

Mezarların genel özellikleri;

Eski Tunç çağı mezarları, MÖ 2500-2000 yıllarına tarihlenmektedir.

Hitit kültürüne kaynaklık eden kültürlerin önde geleni olan yerli Hatti uygarlığının aydınlatılmasında çok önemli yeri olan Alacahöyük Eski Tunç Çağı “Kral mezarları” bu çağın en önemli buluntularıdır.

Mezarlar: yetişkin erkek ve kadınlara aittir. Bu mezarlara: çocuk ve bebek gömülmemiştir. Bu mezarlara Hatti ülkesinin kral ve kraliçeler, aynı zamanda rahip ve rahibeleri gömülmüştür.

Bu mezarlarda birden fazla gömüye rastlanmaz.

Hem mezarların hem de ölülerin istikametlerinde bir benzerlik vardır. Ölünün başı hep batıya doğru konmuş, yüzü de her seferinde güneye çevrilmiştir.

Mezarlar dikdörtgen biçimlidir ve oda mezar şeklinde düzenlenmiştir. Mezar çukurları düzenli değildir. Mezar çukurlarının dört kenarı, çamur harçla tutturulmuş, irili ufaklı taş dizileriyle çevrilmiştir.

Doğu-batı yönünde yerleştirilmiş mezarların boyları, yaklaşık 8-4 metre, genişlikleri ise 5-2 metre arasında değişmektedir.

Mezarların tabanları kerpiç, sıkıştırılmış toprak ya da taş döşelidir.

Mezarlar: iki uzun duvar üzerine uzatılan ağaçlarla kapatıldıktan sonra, üzeri kerpiç, kil, toprak ve çakılla örtülerek düz bir dam şekli sağlanmıştır.

Alacahöyük oda mezarları, Orta Anadolu’nun kuzeyindeki MÖ 3 binin ikinci yarısından daha eskiye tarihlenemeyecek bir ölü evi düşüncesini ortaya koymaktadır. Bu düşünce: Anadolu’da bir ilki oluşturur. Ölülerini toprağa, küplere, sandık mezarlara gömen insanlar, şimdi ilk kez oda planlamışlardır.

Oda mezarlar: yetişkin erkek ve kadınlara aittir. Çocuk veya bebeklere rastlanmamıştır.

Ölüler çoğunlukla mezar çukurunun (odasının) kuzeybatısına, başları batı, ayakları doğuya gelecek şekilde ve sağ yanlarına hoker (ayakları karna çekik) durumda yatırılmışlardır.

Ölülerin hediyeleri, yanlarına yerleştirildikten sonra mezarların üstü ağaçlarla dam biçiminde kapatılmıştır. Mezar damlarının üstüne, düzenli sıralar halinde yerleştirilen sığır başları ve ön bacakları, kurban merasimi ve ölü yemeğini belgelendiren en iyi kalıntılardır. Ölünün gömülmesinden ve mezarın kapatılmasından sonra başlayan ölü yemeği uygulamasında, sığır veya öküz başları ve ayakları, ölüye sunuluyordu, geriye kalan yenilebilir kısımları ise sağ kalanlara sunuluyordu.

Kadınlara (Kraliçelere) ait mezarlar: süs eşyalarının bolluğu, maden ve kıymetli taşlardan yapımı, teknik ve biçimleri bakımından eşsizdir. Altın diademler, taçlar, iğneler, bilezik, gerdanlık ve kolyeler, küpe, saç halkası, toka, kulak tıkaçları, gümüş tarak ve bakır ayna, mezarlara bırakılan seçkin süs eşyalarını oluşturuyordu. Altından yapılmış çeşitli elbise ve kemer süsleri, ölülerin giysili olarak gömüldüklerini gösterir. Süs eşyalarının yanında kirmen, çalpara gibi diğer şahsi eşyalar da mezarlara bırakılmıştır.

Alacahöyük mezarlarının din ve kültle ilgili ölü hediyelerinin en güzel örnekleri verilmiştir. Şüphesiz bu gurubun en önemli eserleri güneş kurslarıdır. Anadolu’ya Hatti kültürüne ait bu tarz dini semboller, kült standardı olarak da tanınırlar. Kursların çoğu bronz, azı gümüş dökümdür.

Kral mezarlarına bırakılan diğer bir gurup eseri, birer kaide üzerinde duran, döküm tekniğiyle yapılmış boğa ve geyik heykelcikleri oluşturuyordu. Hayvanlar üzerinde kakma ve kaplama elektrum süsler bulunmaktaydı. Dönemin inanç sisteminde önemli bir yer tuttukları düşünülen boğa ve geyikler, daha sonraki çağda tanrıların kutsal hayvanları olarak tekrar karşımıza çıkacaktır. Hatti sanatının özgün temsilcileri sayılan kurs ve heykelcikler, öteki dünya düşüncesine bağlı kült objeleridir.

Mezarlara bırakılan din ve kültle ilgili diğer buluntuları: idoller ve insan figürleri oluşturur. Yassı idoller altın, gümüş ve bakırdan yapılmıştır. Ellerinde kaplar taşıyan bakırdan çıplak kadın figürleri, Anadolu’nun ilk maden heykelcikleridir. Yiyecek ve içecek sunma görevi yapan bu heykelciklerin aynı zamanda ölüye öteki dünyada refakat ettikleri ve bizzat ölü kültüne de iştirak ettikleri düşünülmektedir.

Ölü hediyelerinin tiplerine bakıldığında, bu mezarlara Hatti ülkesinin bir kralı veya kraliçesi, fakat aynı zamanda ülkesinin bir rahibi veya rahibesi olan ölü gömülmüştür. Bu mezarlardaki zengin ölü hediyeleri, Kızılırmak ile Yeşilırmak arasındaki sahada yüksek bir kültürün varlığını kanıtlayan, Anadolu/Hatti yaratıcılığının ürünü, türü kendine özgü arkeolojik belgelerdir.

Güneş kursu:

Mezarlara ölü hediyeleri olarak bırakılan güneş kurslarının; dönemin kutsal hayvanı olan boğa boynuzları ile çevrili olması, bunların kültsel işlevi olduğunu gösterir. Kursların ortasında duran boğa ve geyik gibi hayvanlar tanrıyı, çevresindeki bezemelerle oluşturulmuş bölüm evreni, bazı kurslarda ise güneş ışığını sembolize eder.

Işınsız çelenk biçimli semboller: gökyüzü yuvarlağını, ortasındaki hayvanlar da birer tanrıyı canlandırır. Boğalar en büyük tanrıyı (Gök-Hava tanrısı), bazı güneş kurslarındaki küçük yuvarlak sallantılar da yıldızları temsil etmekteydi.

Dini törenlerde, geçit alayının en önünde, bir sapa takılarak taşınan bu kurslar, ses çıkartmak amacıyla kullanılıyordu. Güneş kursunun bezemeleri Hatti sanatının özelliklerini taşımaktadır. Tanrıları ve evreni temsil eden güneş kursları, mezarlara da dinsel bir inanış sonucu bırakılmıştır.

KÜÇÜK MABED-SARAY:

Bu büyük Hitit yapısının temel kalıntıları, Sfenksli kapıdan içeri girip, giriş bölümünü geçtikten sonra sağ yanda bulunmaktadır.

Küçük mabedin temeli, blokajlı bir alan üzerine, kalker taşlarla yapılmıştır. Basit bir temel sırasından sonra, duvarların yüzlerine ostostad mahiyetinde açık ve koyu renkli kesme taşlar yerleştirilmiştir. Bu taşların köşelere rastlayanları mahmuz yapacak şekilde çıkıntılı olarak yerleştirilmiştir. Planı iyi korunmuş olan yapının kuzey kısmında bir giriş bulunmaktadır. 11 odadan oluşan yapının odalarından bazıları kare, bazıları dikdörtgen planlıdır.

Evet, ören yerindeki gezimiz bittikten sonra: hemen girişteki Müze’yi de geziyoruz.

          

      DSC_0070 DSC_0073

ALACAHÖYÜK MÜZESİ:

Güzel ve temiz bir müze, iyi dizayn edilmiş, fakat çok çok özel bir eser görmek mümkün değildir.

Burada, girişte hemen karşımıza “Atatürk Salonu” çıkıyor. Çünkü, daha önce de sözünü ettiğim gibi, yörede ilk kazıların yapılmasını, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk emretmiştir. Bölgede kazı yapan diğer araştırmacıların isimleri de, müzenin diğer salonlarına verilmiştir.

Ancak 2 katlı müzenin ilk salonu: Atatürk Salonu olarak düzenlenmiştir. Müze: 2 katlıdır. Giriş katı ve girişin altındaki zemin katı gezilebiliyor. Ancak: müzede, pek fazla orijinal obje görmek mümkün değil. Normal Hitit dönemi objeleri var. Özellikle: sepet kulplu çaydanlık dikkat çekiyor. MÖ.3 binli yıllardan kalma bu kalıntı ilgi çekiyor.

Alt katta: seramikler sergileniyor.

 

BARAJ:

Dünyanın en eski ve faal barajıdır.

Tanrıça Hepat adına, Kral IV. Tudhaliye tarafından, MÖ.1240 yılında yaptırılmıştır.

Hitit tabletlerine göre: 1200 yıllarında, Anadolu’da büyük bir kuraklık ve bunun sonucunda kıtlık olur. Kral ülkesini kuraklık ve kıtlıktan korumak için, Mısır’dan buğday getirtir. Daha sonra ise, Anadolu’nun ortasında, ekinlerin sulanması için, birçok baraj yapılmasını emreder. Bu birçok barajdan günümüze gelebilen tek baraj: Alacahöyük’teki bu barajdır.

Çünkü, su kaynakları, barajın havzası içinde bulunmaktadır ve hiç değişmemiş

Son bir not: Alacahöyük yöresine yolunuz  düşerse ve giderseniz, Müze yani ören yerinin hemen giriş kapısının bulunduğu yerde: mutlaka gözleme yemeli ve ayran içmelisiniz. Burada. bir kısım, yöreye özgü hediyelik eşya satan dükkanlar bulunurken, bir kısım gözleme ve ayran satılan yerler de var. Gerek Müze tarafından işletilen kafeterya ve gerekse ören yeri kapısı  dışındaki gözleme yapan yerlerde küçük bir mola vermenizi öneriyorum.

 

“Çorum, Alacahöyük” üzerine 2 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.