Aydın, Didim, Akbük
- Cumartesi, Temmuz 4, 2009, 1:24
- 2.374 okunmuştur.
- Henüz Yorum Yok
ULAŞIM:
Didim merkezi: Aydın’a 103 km. (1.5 saat) uzaklıktadır. Aydın’dan çıkınca, İzmir otobanında ilerlerken Germencik’te, Söke sapağına girmeniz gerekiyor. Otobandan çıkınca: Söke için 27 km. daha ilerleyeceksiniz. Söke’den sonra ise, yine rahat bir yoldan, sol yanınızda Bafa Gölü kalarak ilerleyeceksiniz ve Akköy’ü geçtikten sonra, 13 km. daha gidiyorsunuz ve Didim’e ulaşıyorsunuz. Didim-İzmir ulaşımı: 173 km. (2 saat) ve Didim-Ankara arası ise; toplam, 700 km. dir.
GENEL:
Didim’de: toplam 60 km. kıyı bandı var. Bu kıyı bandında: 13 plaj bulunmakta. Bunların yanında: kıyılarda, irili-ufaklı, sayısız koylar bulunuyor.
Deniz berrak ve plajın kumsalı ise: altın sarısı, incecik kum. Bunlar: gerçekten, Didim ve çevresindeki bu koylara: tarifsiz bir güzellik katıyor.
Didim’in bu güzellikleri yanında: antik çağda kurulan İon kentlerinden en önemlilerinin yakın çevresinde olması, buraya, tarihi anlamda önem kazandırıyor. Şöyle ki: Milet, Priene ve günümüzün Bafa Gölü; antik çağlarda, bölgeye büyük önem katan unsurlardır. Çünkü: günümüzden 2000 yıl kadar önce, Söke ovası, tamamen bir deniz, Bafa Gölü ise, bir koy şeklinde idi. Bu deniz kenarlarında, antik çağın en güzel, büyük ve zengin kentleri olan: Milet ve Priene bulunmaktaydı. Didim, daha önce de söylediğim gibi, Milet şehrinin, kutsal alanı olarak tanzim edilmişti. Ancak, Büyük Menderes Irmağı (Maiandros) zamanla taşıdığı alüvyonlar ile, ilk önce Priene şehri önündeki denizi ve daha sonra ise Milet ve Lade Adasını da içine alan bölgeyi tamamen doldurur. Aynı dönemde, Efes şehri de deniz kenarında iken, zamanla ön tarafı dolarak, günümüzdeki halini alır. Evet: Didim bölgesine geldiğinizde; birbirine yakın olan bu antik kent kalıntılarını mutlaka gezmelisiniz. Tarihe ilgi ve merakınız varsa; Apollon Tapınağı, Milet, Priene kenti kalıntılarını, kesinlikle hoşunuza gidecektir. Buraları, kısa yolculuklar yaparak görebilirsiniz.
Evet: Didim ve çevresinin, son yıllarda öne çıkan dikkate değer diğer bir özelliği ise; çok miktarda İngiliz ve İrlanda vatandaşının; buradan konut alarak, yerleşmesi. Hatta: öyle ki, bazı yerleşim yerleri yani siteler, tamamen bunlar tarafından kullanılıyor ve sitenin bazı yerlerine ülke bayraklarını dikecek kadar işi ileri götürüyorlar. Burada: her ne kadar deniz ve güneş etkin olsa da, özellikle havanın nemli olmaması, büyük avantaj. Çünkü: nemin az olması nedeniyle, Akdeniz kıyısındaki yerleşimlere göre, burada yaşam daha kolay ve özellikle yaz sıcaklarında daha rahat. Gece uykuları daha konforlu. Sanırım yabancıların burayı tercih etmelerinin en büyük nedenleri bu, yani nem olmaması. Siz de; gerek tarihi geçmişte, çok büyük medeniyet kalıntılarını görebileceğiniz ve ince kumunda güneşlenip, güzel denizine girebilecek bir yer arıyorsanız ki, aynı zamanda, aşırı terlemeyi sağlayan nem istemiyorsanız; Didim ve çevresini yani Akbük bölgesini, güzel bir tatil geçirmek için tercih edebilirsiniz.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
AKBÜK:
Didim’den 20 km. uzaklıktadır. Aydın il merkezine uzaklık ise: 106 km. Buraya: Söke-Milas karayolundan ulaşabilirsiniz. Didim üzerinden de ulaşmak mümkün. Ayrıca: Milas-Bodrum yolundan, Kıyıkışlacık yönüne sapıldığında, Akbük’e ulaşan bir orman yolu olduğu söyleniyor. Bu yol ile, Bodrum havaalanına ulaşımın daha kolay olduğu da söylenmekte. Ama, işin aslı, bu yolu kullanmadım, bilmiyorum.
Evet, Akbük: güzel sahili ile dikkat çeker. Tüm belde, 11 km. lik bir sahil şeridine sahip. 1 adet mavi bayraklı plajı var. Bu plajda: deniz derin ve tamamen dalgasız. Çünkü: doğal liman özelliğine sahip. Civarlarda ise, yat turizmi yapılıyor.
Akbük körfezi: aynı zamanda bir balıkçılık cenneti. Burada: bol miktarda balık çiftlikleri, yani denizin içinde bol miktarda balık kafesi görmek mümkün. Bunlar, elbette denizi ve doğayı kirletiyorlar. Çünkü: balıklar, suni yem ile besleniyorlar. Bu balık çiftlikleri, günümüzden on yıl önce kurulmuş. Bugün, sayıları 130 civarında. Yani: bölgedeki 50 koydan, 40 tanesi bitmiş durumda. Çünkü: aşırı kirlilik ve çiftliklerin koy ağızlarını kapatması nedeniyle, buralarda denize girilmiyor. Pislik yuvasına dönen koylar: çiftliklerin eski kafesleri, ağları, bidonlar ve katı atıklarıyla dolu.
Yeşil ve ağaçlıklı alanlar var. Özellikle: buraya ilk gittiğimde (yaklaşık 7-8 yıl önce) konutların çeşmelerinden, tuzlu su akmasını unutamam. Gerçekten; mevcut su kaynaklarının tuzlu olması nedeniyle, konut çeşmelerinden tuzlu su akıyordu. Yani: büyük bir su sorunu vardı. Daha sonra Belediyenin çalışmaları sonucu, uzak bir yerden su getirilerek, su problemi büyük ölçüde çözülmüş. Şimdi yazlık konutların çeşmelerinden tuzlu su akmıyor. Ama: yine de, her ne kadar güzel bir deniz ve kumsalı olsa da, Akbük denilince, aklıma, bir yamaca kurulmuş, binlerce konut geliyor. Ve hatta, bu konutların bir kısmının bitmemiş yani tuğlaları ile bırakılmış olmas görüntüyü de elbette olumsuz etkiliyor. Hem bu konutlar o kadar yoğun yapılmış ki, sanırım bir çok konut deniz manzarasından öte, yalnızca önündeki konutun duvarlarını görmekte.
Evet: Didim yöresi, nispeten ağaçtan ve yeşilden yoksun olmasına rağmen, Akbük: daha bir yeşil ve ağaçlıklı. Didim’den Akbük’e gelirken: karşınıza, önce otellerin bulunduğu bölge çıkıyor. Burada, özellikle, bir zamanlar bu bölgenin en muhteşem otellerinden birini göreceksiniz. Bu muhteşem otel, günümüzde haremlik-selamlık olmuş. Daha sonra, birkaç disko görülüyor. Derken, pansiyonlar başlıyor. Yani: bütçenize uygun her türlü tatil mekanı bulmanız mümkün. Akbük merkezine kadar olan kısımda ilerlerken, sağ tarafınızda deniz, sol tarafınızda ise siteler size eşlik edecek. Akbük merkezde ise: yine sahil ve eğlence yerleri var. Burada: 1920 li yıllara kadar Rumlar yaşamış, bunların gitmesi üzerine, Doğu illerimizden gelen vatandaşlarımız buralara yerleşmiş. Rumlardan kalan tarihi kilise, hala sağlam durumda ve her yıl yüzlerce turist tarafından geziliyor. Zaten; Belediye tarafından restore edilmiş ve 2007 yılından bu yana, bir kültür merkezi ve kütüphane olarak kullanılıyor.
Akbük’de bir miktar da, kökeni belli olmayan tarih var. Şöyle ki: Akbük koyunun, kıyılarından başlayarak, hafif bir eğimle yükselen ve Akdeniz’in kendisine özgü bitki örtüsüyle kaplı tepelerinde; bugüne dek, kimsenin sırrını çözemediği, mermer parçalarından oluşan yığınlar var. Bunlar; yüzlerce metre boyunca uzanıp gidiyorlar. Bu mermer yığınlarının, yanaşık düzen mezarlar olduğu sanılıyor. Bu uzun mermer yığınlardan başka; fundalıklar arasına gizlenmiş durumda, koni biçimli, pek çok küçük tepecik var. Beyaz mermer parçalarının yığılmasıyla oluşturulmuş bu tepeciklerin, yine anıt mezar olabileceği sanılıyor. Bugüne kadar, herhangi bir arkeolojik kazı çalışması yapılmadığından, bu ilginç mezarlar hakkında kesin ve net bilgiler yok. Niye yazdım. Belki, bunlarla karşılaşabilirsiniz.
SAPLI ADA:
Akbük koyunun tam ortasında, denize doğru uzanan bir kaşık gibi. Onun hemen yanı başında: kömür adası var. Paçalarınızı dizlerinize kadar sıvayın ve deniz içinde yürüyerek, her iki adaya da gidebilirsiniz. Kıyıdan yaklaşık 100 m. kadar açıkta. Bu adaların toprakları ise: ayrı bir sırrı gizliyor. Deniz sularının minik minik aşındırdığı bu topraklarda gizlenen sırlar, birer birer ortaya çıkıyor. Şöyle ki: MÖ.1500 yıllarında kadar uzanan tarihi geçmişin ev sahipliğini yapan bu adalarda: zaman zaman seramik parçaları da görülebilmekte. Ancak, bu kadar eski seramik parçaları kadar ilginç olan diğer özellik: her iki adada, toprağın 50 cm. kadar altında, 3-5 cm. lik bir “ kül tabakası” nın bulunması. Adaların kıyılarında: bu kül tabakası kolayca görülüyor. Bu kül tabakası: MÖ.1500 yılında, Ege Deniz’inin arkasındaki “Santorini Adası”nda meydana gelen, çok büyük bir volkan patlamasının ardından savrulan küllerin birikimi. Santorini Adasındaki volkanın patlaması sonucu savrulan küller; her yana dağılmış ve Ege kıyılarında ve Ege adalarında birikmiş. Santorini Adasında 3-4 metreyi bulan bu kül katmanları, Rodos Adasında 20 cm. ve İstanköy Adasında ise 10 cm. lik birikime neden olmuş. Bugün: bu volkanın küllerinin izlerini, halen Saplı Ada ile Kömür Adasında, kıyı kesitlerinde görmek mümkün.
Evet: Sonuçta, buradan güneşin batışını izlemek bir başka güzel. Didim’de olduğu gibi, burada da aşırı nem yok. Yani: yaz aylarının aşırı sıcak günleri ve geceleri, burada daha rahat geçiyor. Deniz; birden derinleşiyor, dibinin yosun ve otlu olması nedeniyle, çoğu zaman bu yosun ve otlar, deniz yüzeyini kaplıyor. Ancak: asla ve asla dalga yok. Bu güzel. Burada: kumsal yani kum derseniz, öyle çok muhteşem bir kumsal bulmak pek mümkün değil. Yıllar önce yapımına başlanan yazlık konutlar, ekonomik olması nedeniyle, özellikle Ankara’lı lar tarafından tercih edilmiş ve bu nedenle, buradaki büyük kooperatifler tarafından, büyük yerleşim alanları oluşturulmuş ve Akbük ortaya çıkmış.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
TARİHÇE:
Didim’in; ilk adı: “Didyma” olarak geçer. Aslında: bu sözcük, Yunanca’da her ne kadar “İkizler” anlamına gelse de, sözcüğün kaynağı Anadolu dilleridir. İkizler kelimesinin temelinde ise: Apollon ve ikiz kız kardeşi Artemis’in bulunduğu düşünülmektedir.
Evet: Didyma, hiçbir zaman bir kent niteliği taşımamıştır. Çünkü: tarihi süreç içinde, bu bölgede kurulan 12 İon kentinden en büyük kent olan “Milet” kentinin, “kutsal alanı” yani “tapınağı” olarak tarih sahnesinde yerini almış. Tapınak ve onun yönetimindeki rahipler: “Milet” kentinin, önde gelen resmi görevlileri arasında yer almışlardır.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
APOLLON TAPINAĞI:
Didim’in hemen girişindedir. Arkeolojik olarak, Batı Anadolu’nun: en etkileyici ve bağımsız anıtı olarak kabul edilir.
Çünkü: tapınağın anıtsal boyutları ve çeşitli yönlerden sıra dışı ve hatta benzersiz planı bulunmaktadır. Ayrıca: günümüze kadar çok iyi korunarak gelebilmiş olması da hayranlık uyandırmaktadır.
Evet, Apollon Tapınağını, ayrıntılı olarak incelediğimizde, buranın önemini daha iyi anlamak mümkün olacaktır.
Apollon Tapınağı: bir “falcılık” merkezi konumundaydı. Burada: falcılık, çok eski dönemlere dayanır. Şöyle ki, ören yerinde ele geçen buluntular: falcılığın tarihinin, MÖ.600 yıllarına kadar dayandığını göstermektedir. Bu tarihe ait bir yazıtta yazıldığına göre: “Danışmaya gelenler, genç kuşağın korsanlıkla uğraşmasının doğru olup olmayacağını sorarlar. Tanrı da: doğru olan, babalarının yaptığını yapmanızdır “ cevabını verir.
Arkaik devre ait bu tapınak: bir çok hükümdar ve hatta Lidya Kralı Krezüz tarafından ziyaret edilmişti. Kral Krezüz: MÖ.6’ncı yüzyıl ortalarında: Perslere saldırmayı kayasına koyunca, ilk iş olarak, “falcılık” merkezinin öğüdüne başvurma gereğini düşünür. Ama öğüdün güvenilirliğini sınamak için de bir deneme yapmaya karar verir. Didyma’ya elçilerini gönderir. Elçiler: burada başvurdukları falcılardan, “o anda kralın ne yaptığını “ söylemelerini isterler. Gerçekte: o sırada, kral; “bronz bir kazan içinde, bir kaplumbağa ve bir kuzu kaynatmaktadır. Doğru cevabı: Delphoi kentinde bulunan Apollon Tapınağı falcıları verir. Didyma kentinin Apollon Tapınağı falcıları, doğru yanıtı veremez. Ama yine de, kral Krezüz, onlara her zaman dostça davranır. Tanrıya, görkemli adaklar sunar.
Evet: Perslerin: MÖ.5 nci yüzyılda, Anadolu’ya yaptıkları saldırılar sonucu: Pers Kralı Darius; bu tapınağı yakıp-yıkar ve içindeki bronz “Apollon” heykelini çalar. Hem tapınak ve hem de falcılık merkezi yağmalanır.
Bu saldırı ve yıkım sonucu; yaklaşık 150-180 yıl boyunca, mabet, harap ve terkedilmiş olarak kalır.
Ancak: Makedon kralı Büyük İskender; Persleri yener ve bölgede egemenliği ele geçirir.
Bunun üzerine, falcılık kurumu yeniden canlanır, İskender’e, tanrı Zeus’un oğlu olduğunu ve zaferler kazanacağını söyler. MÖ.300 yıllarında, İskender; mabedin yeniden inşasını başlatır.
Mimarı ise: Efes’te yanan “Artemis Tapınağı” nı yeniden yapan “Dephnis” dir.
Temellerinde: depreme karşı dayanıklı, ızgara planı uygulanır. Çevresine: çatıyı tutması için, 19.4 m. yüksekliğinde, 124 sütun var. En kutsal bölüm olarak nitelenen yer: içinde, 2 sütun bulunan ön odadır. Bu ön oda uygulamasına, bu tür diğer tapınaklarda rastlanmaz.
Bu ön odaya açılan, anıtsal kapının 1.45 m. lik eşiği; mabedin en ilgi çeken tarafıdır. Bu kapının: sağ ve solu: 7 m. uzunluğunda ve yaklaşık 60 ton ağırlığında, tek parça mermer blokla çevrelenmiştir. Ancak: çok ilgi çeken bu dev kapı eşiği: mimari zorunluluktan yapılmamıştır. Bu kapı eşiğinin yapılmasının amacı: o zamanki dini görüştür. Çağın inanışına göre: ibadete gelen halk, mabedin içine giremez ve mabedin önündeki sunağın çevresinde toplanırmış. Sadece : rahipler ve Apollon kültürü ile ilgili kahinler, mabede girebilirlermiş.
Evet, ön odada; birbirini izleyen 3 kapı var. Bu kapı basamakları takip edildiğinde; zeminden, 2.59 m. daha aşağıda kalan bölüme iniliyor. Bu bölüm: duvar yükseklikleri 21,3 m. aşan bir avlu. Yani: dev boyutlu bir yapı. Zaten: bu dev boyutları nedeniyle, yapının üstü, hiçbir zaman çatı ile örtülememiş.
Yapım işi: uzun yıllar sürer.
Bu arada: Milet şehrinin hazinesi bir hayli sarsılır. Hatta; mabedin inşaatında çalışan usta ve işçiler: bir ara, ücretlerini alamadıkları için çalışmazlar ve bir anlamda: tarihin ilk grevi gerçekleşir. Bu konu ile ilgili yazılı belgeler: son yıllarda yapılan kazılarda, Milet’de bulunur. Tüm bu zorluklara rağmen: yapım, MS.2’ci yüzyıl ortalarına kadar sürdürülür. Ancak; geçen süre içinde, nesillerle birlikte, insanların inançları da değişir. İsa’nın ilan ettiği Hıristiyanlık dini; bölgede yaşayan halk tarafından benimsenir. Dolayısı ile: tanrı Apollon unutulur ve onun adına yapımı sürdürülen mabet, eski önemini yitirir. Roma imparatorları gayret gösterse de, yapı, yarım bırakılır. Duvarların bir kısmının son işçiliğinin yapılmaması, bazı taşların tıraş edilmemesi, güneşli tarafta görülen yüksek tek sütunun yivsiz oluşu gibi belirtiler; mabedin yarım bırakılmasının ifadesidir.
Evet: yeniden inşa edilen tapınak; her şeye rağmen bittiğinde: dünyanın sekizinci harikası olur. Falcılık merkezi konumu yanında, sınırlarına sığınanlara kesin koruma sağlaması da, mabedin önemini arttırır. Bu dokunulmazlık alanı; zaman zaman, 2000 ayak boyutuna kadar genişletilir.
Buranın 20 km. kadar kuzeyindeki Milet şehri ve çevresindeki yerleşimlere gelen ziyaretçilerden, dua ve birtakım istekler için gelenler: Panormos Limanından karaya çıkarlar ve mevcut 4 km. uzunluğundaki “kutsal yol” u takip ederek, tapınağı ulaşırlardı.
Kutsal yolun: iki tarafında heykeller vardı. Dik olarak duran bu heykellerin bir kısmı; yazıtlı idi. Aralarında: bir aslan ve bir sfenks heykeli de vardı.
MÖ.6’ncı yüzyıla tarihlenen bu heykeller: 1858 yılında, bu bölgede kazı yapan, İngiliz Newton tarafından çalınarak, İngiltere-British Museum’a götürülmüştür. Sonraki dönemlerde ve günümüzde: bu heykellerin çalınmasını “iyi yapılmış” bir uygulama gibi gösterme gayreti içinde olanlar bulunur. Çünkü: heykellerin, bulundukları yerde kalması halinde, günümüze kadar ulaşamadan tahrip olacakları düşünülmüştür. Kesinlikle kabul etmiyorum. Bu heykeller, anılan yıllarda, Osmanlı hükümetinin izni ile de olsa çalınmıştır ve bulundukları yerde sergilenmeleri gerekir. Yani, bunların bulundukları yerden çalınarak, yurt dışına, herhangi bir ülkeye götürülmesinin hiçbir kabul edilebilir mazereti olduğunu düşünmek bile istemiyorum.
Evet: kutsal yolu takip ederek tapınağa ulaşan halk: geleceklerini öğrenmek ve dertlerine çare bulmak isterlerdi.
Mabet; 14 ncü yüzyıldaki büyük depremde yıkılır ve bunun üzerine bölge terk edilir.
Uzun yıllar, yıkıntı halindeki bu yapı, 18’nci yüzyıldan itibaren, gezginler ve arkeologlar tarafından incelenmeye başlanır. Sistemli kazılar ise: 1904 yılında, Almanlar tarafından yapılır. Bu kazılarda: “kutsal yol” kalıntıları bulunur.
19’ncu yüzyıl sonlarında, tapınağın hemen yukarısında, genellikle tapınak malzemesi kullanılarak yapılan bir kilise; günümüze kadar ulaşmıştır.
Cumhuriyet öncesinde; burada, küçük bir Rum köyünün varlığı görülür. Ancak: Kurtuluş Savaşından sonra, 1922 yılında, bu köy de boşaltılır. 1924 yılında; mübadele kapsamında, bu bölgeye, Yunanistan başta olmak üzere, Balkan ülkelerinden gelen göçmen vatandaşlarımız yerleştirilir.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
MEDUSA TAŞ YONTULARI:
Didim’in en önemli sembollerindendir. Medusa: Yunan mitolojisinde: yer altı dünyasının, dişi canavarları olan, üç Gorgona’dan biridir. Bu üç kız kardeşten, yalnızca, yılan saçlı “Medusa” ölümlüdür. Kendisine bakanları taşa çevirme gücü vardır. Bu nedenle, antik dönemde, büyük yapılar ve özel yerler; kötülerden korunması için, Medusa kabartma ve resimleri ile süslenmiştir.
Apollon Tapınağında da, Medusa figürleri kullanılmak istenmiştir. Ancak: tapınağın inşaatı bir türlü bitirilemediğinden, bir çok Medusa figürü, yarım kalmış ve günümüze bu şekilde ulaşmıştır. Apollon Tapınağı bahçesinde, girişte, sağ tarafta bunlar görülebilir.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
MİLET(MİLETOS) :
Milet yani antik dönemdeki ismi ile, “Miletos” denilince; Ege denizinin en önemli kentlerinden biri ve bilim ile felsefenin doğum yeri akla gelir. Ayrıca: arkaik dönemde, denizciliğin parladığı bir kent. Oysa: günümüzde, maalesef, bunların kalıntılarını görmek mümkün değil. Günümüzde, bu antik kent kalıntılarına gittiğinizde: görebileceğiniz kalıntılar, Roma dönemlerinden kalma. Miletos: şüphesiz ki, Roma döneminde de, büyük ve önemli bir kentti. Ancak: yine de, günümüzde, buranın görüntüsü, eski haşmetinden uzak. Örneğin: arkaik dönemde, önem olarak hiç de aşağı kalmasa da, günümüzde, bir Efes kenti kalıntıları kadar muhteşem bir güzellik sunmuyor. Çünkü: Büyük Menderes (Maiandros) nehri; asırlardır doğayı değiştiriyor. Yılda, taşıdığı alüvyonlar ile, kıyının ortalama olarak 6-10 m. ilerlemesini sağlıyor. Böylece: körfezin ağzında, bir burun üzerinde bulunan Miletos kenti; günümüzde, denizden, yaklaşık 8 km. içeride kalmış durumda, yani kıyı dolmuş. Lale Adası ise; bugün, ovanın ortasında yükselen, çorak bir tepe görünümünde. Latmos körfezi ise, Bafa Gölü olmuş.
Evet; yinede Miletos kenti kalıntılarını görmenizi öneriyorum. Buraya geldiğinizde: tiyatronun yukarısındaki tepede durduğunuzda: Miletos kentinin bir zamanlar nasıl göründüğünü hayal edebilirsiniz. Çünkü: ünlü ozan Homeros’un söylediğini göre: bir zamanlar, İonya’daki kentler içinde, Miletos ayrıcalıklı bir kent imiş. Aynı zamanda: Troya’da, Yunanlılara karşı savaşmış, kaba bir dil konuşan “Karialı” ların yurdu imiş.
Ama: aslına bakarsanız, Miletos’daki ilk yerleşim, çok daha eski dönemlere dayanır. MÖ.1400-1200 yılları arasında, burada “Myken” yerleşmesi görülüyor. Yapılan kazılar sonucu: Myken dönemine ait bir megaron ve bununla ilişkili yapılar ortaya çıkarılmış. Ayrıca: çanak-çömlek fırınları bulunmuş. Ayrıca: ilk yerleşimin bulunduğu bu tepenin çevresinde; savunma duvarlarına benzeyen bir sur duvarı varmış.
Takip eden tarihi süreçte; Girit’ten gelen İonlar; kentte egemen olurlar. Bu dönemden sonra, Miletos, olağanüstü derecede zenginleşir. Yunan dünyasının en büyük kentlerinden biri olur. O çağın denizcileri arasında, ilk sıraya çıkarlar. Denizler üzerinde, rakipleri olmaz. Kıyılarda, bir çok koloniler kurarlar. Bu kolonilerin toplam sayısının 90 kadar olduğu sanılmaktadır. Kolonilerde yapılan ticaret, kentin zenginliğine zenginlik katar. Kent, ayrıca: bilimsel anlamda da, öne çıkan insanlara ev sahipliği yapar. İlk önce: Thales’in adı duyulur. O; suyu, evrendeki ana madde olarak niteler ve MÖ.585 yılındaki güneş tutulmasını, önceden hesaplar. Astronomi alanındaki çalışmalarının yardımıyla, sonraki seneler zeytin hasadının bol olacağını hesaplayarak, Miletos kentindeki tüm zeytinlikleri satın alır. Sonra da, bunları yüksek ücretlerle başkalarına kiralar. Thales’in en ünlü sözü: “ Kendini bil” mesajıdır. Bu söz: Delphoi’ daki Apollon Tapınağına kazınmıştır. Bunu: tarihi süreç içinde, yurttaşları, Anaksimenes ve Anaksimandros izler. Miletos’lular, aynı zamanda, coğrafyanın babası olarak da tanınırlar. İlk dünya haritasını: Anaksimandros çizmiştir.
MÖ.494 yılında, ayaklanmaları başarısızlıkla sonuçlanınca, Persler, Miletos kentini ele geçirirler ve kentin altın çağı sona erer. Daha önce, bir kez bile kaba kuvvete boyun eğmeyen Miletos da; Persler, korkunç bir felaket gibi algılanırlar. Ancak: Persler, Yunanistan içlerindeki seferlerinde yenilirler. Bunun üzerine, Miletos kenti, yeniden inşa edilir. Ancak; kent, eski gücünü asla elde edemez. Çünkü: bunların en büyük özellikleri olan denizcilikte, artık, Atina üstünlüğü ele geçirmiştir. Bunun doğal sonucu olarak da, deniz ticaretinden gelen zenginlik kaybolur. Bunun yerini tutabilecek herhangi bir şey yoktur. Kentin kaderi, genel çizgileriyle, bütün İonya’nın kaderini izler. Takip eden dönemde, bölgede, birçok ulus egemenlik kurar. Ancak: Maiandros nehrinin biriktirdiği alivyon; giderek, kenti daha büyük oranda tehdit eder hale gelir. MS.4’ncü yüzyılda, kıyı şeridi, tamamen dolar. Kısa süre sonra; Lade adası, bir ada olmaktan çıkar. Derken, Miletos kenti, sivrisineklerin istilasına uğrar ve ardından sıtma gelir.
GÜNÜMÜZDE MİLETOS:
Kentin büyük kalıntıları, görkemli tiyatronun gölgesinde kalıyor. Günümüze gelen tiyatro yapısı: MS.100 yılı dolaylarında inşa edilmiş. Yunan-Roma tiyatro tipinin en güzel örneklerinden biri. Sahne yapısı, genel formu açısından: Efes’deki tiyatroya benziyor. Oturma yerleri: tümüyle korunmuş. Bunların altında, tonozlu geçitler var. Bu tonozlarda çok iyi durumda, günümüze kadar gelmiş. Öndeki bazı oturma yerleri: belirli kişi ve topluluklar için ayrılmış. Buna ait bir takım yazıtlar var. Beşinci sırada: “Tanrı korkusu taşıyanlar adı verilen Yahudilerin yeri”, Üçüncü sırada:”Mavilerden kuyumcuların yeri” gibi, burada Bizans tarihinden tanınan “Maviler” ve “Yeşiller” hiziplerinden biri kastediliyor.
Merdivenlerden yukarı çıkın. Tiyatronun yapımı sırasında ortaya çıkan bir iş anlaşmazlığına ait; ilginç bir yazıt göreceksiniz. Yazıttan anlaşıldığına göre: çalışanlar (bunlar, büyük olasılıkla köle değil, özgür kişilerdi) iş sözleşmesindeki bazı maddelerden şikayetçi olmuşlar ve işi bırakarak, başka bir yerde çalışacaklarını duyururlar. Sonuçta: sorunun, bir arabulucuya iletilmesine karar verilir. Arabulucu: Diymma Apollun’u dur. Apollon: yapı tekniklerinden en uygun biçimde yararlanılmasını, yetenekli bir uzmana danışılmasını ve Athena ile Herakles’e kurban sunulmasını öğütler. Bu sözler: “ Size, işi en ekonomik biçimde yürütmenizi öğütleyecek birini bulun, yeterince para kazanabileceğinizi göreceksiniz” anlamına gelir.
Tiyatro inşaatında çalışanlar, yevmiye karşılığında emek veren birer işçi değildiler. Antik çağda, çoğunlukla görüldüğü gibi: burada da, işin tümünü üstlenen ve parça başı ücret alan bir gurup usta söz konusuydu. Kendi yetersizlikleri yüzünden, işi kazançsız bulmuş ve sözleşmeyi bozmayı düşünmüşlerdi. Olay, antik çağda, modern anlamda, “grev”e çok yaklaşıldığını göstermesi açısından ilginçtir. Apollon’un öğüdü başarıyla uygulanmış olmalı, aksi halde sözleri bir yazıt ile belgelenmezdi.
Kent merkezi; tiyatronun doğusundaki düzlüktedir. Bu alçak alan, her kış sel altında kalıyor. Didyma’da ki büyük tapınak sayılmasa; Miletos kentinin en önemli kutsal yeri; Delphion ya da Apollon Delphinios kutsal alanı idi. Onun da geçmişi, çok eskilere gider. Delphinios adı “yunus” anlamına gelen, Yunanca sözcükten türetilmiştir. Yani: Delphoi adını açıklamaya çalışan eski bir söylenceye göre: tapınağı için rahiplere gereksinim duyan Apollon, ufukta, bir Girit gemisi görür. Bir yunus biçimine girerek, gemicileri, tapınağının bulunduğu yere sürükler.
Günümüzdeki görülebilen kalıntılar: Helenistik dönemde yapılıp, Roma döneminde değişiklik geçiren yapıya aittir. Çoğunlukla kullanılan pembemsi taşlar, yapıya özgün bir görünüm kazandırır. Kazılar sırasında burada ortaya çıkarılan, yaklaşık 200 yazıt, kentin tarihi açısından büyük önem taşımaktadır.
Evet, geziye devam ediyoruz. MÖ.175 ve 164 yılları arasında inşa edilen: Bouleterion (Senato Binası) var. Burası: Miletos kentinden, günümüze ulaşan en eski yapılardan biri. Oldukça iyi korunmuş. Yarım daire şeklinde bir toplantı salonu var. Ayrıca, çok hasar görmüş bir ön avlu bulunuyor. Ön avlunun ortasında: dikdörtgen biçimli bir yapının temelleri var. Son araştırmalarda, bu yapının, Roma döneminde, Miletos gibi bir kentin yerel hükümetiyle, yurttaşların tapım ve törenlerde kullandıkları bir yer olduğu anlaşılmıştır.
Senato binasının karşısında; kente su dağıtımını sağlayan: Nymphaion var. Ancak, mevcut kalıntılar, bir zamanlar zengin ve güzel bir görünüm sergilediği anlaşılan bu yapıyı, yeterince tanıtacak düzeyde değil. Bugün, göze çarpan kemerli üç niş’in üzerinde, yapıya arkadan ulaşan su kemerinin beslediği iki su deposunun bulunduğu anlaşılıyor. Bu depolarda biriken su;hem kanallarla kentin çeşitli yerlerine dağıtılıyor ve hem de önündeki büyük havuzda toplanıyormuş. Havuz: geride, sütunlar, nişler ve heykellerle süslenmiş. Üç katlı bir cephe, iki yanda da iki katlı, sütunlu galeriler var. Zengin süsleme, kazılarda ortaya çıkarılan bazı parçalar dışında kaybolmuş.
Evet, bir diğer çok iyi korunmuş yapı: Faustina Hamamları. Faustina: Roma İmparatoru Marcus Auerelius’un eşi. Başkalarının parasını, savurganca harcamasıyla ünlü. Miletos kentindeki Faustina Hamamları: Roma tarzında. Bunların devamında ise: Gymnasion ve Stadion var. Bunlar: aynı kompleks içinde. Mekanın tabanı: yaklaşık 75 cm. yüksekliğindeki, ayaklar üzerine oturtulmuş ve böylelikle, aşağıda oluşan boşluğa, yan taraflardaki külhanlardan çıkan sıcak havanın dolması sağlanmış.
Evet: Miletos kenti kalıntıları bunlardan ibaret. Yazının başında da söylediğim gibi: bu kent, antik çağda, muhteşem bir zenginliğe ulaşmış. Ama: günümüze ulaşan görüntüsü, bu ihtişamı yansıtmıyor. Yinede, tarih içinde bir yolculuk için, mutlaka gidilmesi gereken, görülmesi gereken bir yer diye tavsiye ediyorum.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
PRİENE:
Turunçlar Köyünün hemen yanında. Anadolu’nun batı kıyılarındaki birçok antik yerleşkenin, belki de en çekicilerinden biridir. Kalıntılar; başka yerlerdekilere oranla, daha iyi korunarak günümüze ulaşmış ve ziyaretçilerin en uygun şekilde, bunları görebilmesini sağlayacak düzenleme yapılmış.
Evet, Priene antik kenti; küçük. Yapıları da küçük. Çoğu yapı, kentin gençlik yıllarına ait. Burayı ziyaret ettiğinizde: kamusal yapılar, sokaklar ve konutlar arasında gezinirken; sanki o eski dönemlere döndüğünüzü ve yaşadığınızı düşünebilirsiniz. Çünkü: gerçekten, mevcut yapılar iyi korunarak günümüze kadar ulaşabilmiş. Ancak; günümüzdeki antik kent kalıntıları, tarihi süreç içinde kentin ilk kurulduğu yer değil. İlk yerleşmenin nerede olduğu kesin olarak bilinmiyor. Söylentilere göre: İon göçleri sırasında, son Atina kralı Kodros’un oğullarından “Aipytos” tarafından kurulmuş. Bu nedenle: Atina’yı daima ana kenti gibi görmüşler. İlk günden, İon birliğine üye olmuşlar. Hiçbir ize rastlanmayan ilk kentin, büyük olasılıkla, Maiandros nehrinin çamurlarına gömüldüğü kesin. Bu ilk şehirden günümüze hiçbir yazıt gelmez. Yalnızca; bir sikke gelmiştir.
Evet; kent, Pers istilasında, büyük zarar görür. Ancak; daha sonraki tarihi süreçte, yeniden toplanırlar ve İon birliği tarafından, Perslere karşı yapılan Lade Savaşına; birçok gemiyle katılırlar.
Priene kentine önem kazandıran başlıca etkenler şöyle anlatılabilir. Şöyleki: birinci etken; antik çağın yedi bilgininden biri olan “Bias” ın, bu kentte yetişmesidir. Bias, verdiği iki öğüt sayesinde ünlenir. Lydia kralı Kroisos, İonya’yı ele geçirdikten sonra, Ege adalarına saldırmak üzere bir donanma hazırlamaya başlar. Bu sırada, adalıları kurtarmak isteyen Bias, Sardeis kentine gelir. Kroisos’a: adalıların, bir atlı alayı oluşturarak, saldırıya geçeceklerini söyler. Kral, bundan çok hoşlanır. “ Hiçbir şey; adalıların ünlü Lydia atlıları ile karada savaşa atılmaları kadar sevindiremezdi beni” der. “ O zaman “ dedi Bias, “ karacı Lydia’lıların kendileriyle denizde savaşmaya hazırlandıklarını duyunca, sizce adalılar ne düşünüyorlar? Kral Kroisos, karşısındakinin ne demek istediğini anlamıştı. Gemi yapımına son verdi. Daha sonra, Lydia egemenliğinin yerini Persler alır.
Bias; Panionion’da toplanan İonia’lılara, yurtlarını bırakıp, hep birlikte, Sardinia’ya yelken açmalarını
öğütler. Orada, yeni bir kent kurarak, refah içinde yaşayabileceklerdir. Phokaialı’lar; bir süre önce benzer öğütlere uymuşlardı. Teos’lular da, bir süre sonra öğütlere uyarlar. Ama: İonia’lılar, bir türlü, yurtlarını bırakmayı kabullenmezler. Bias; bu öğütleri nedeniyle öyle büyük bir üne kavuşur ki; çok zaman sonra, “Yeni Priene”de; Makedonya Kralı Büyük İskender de aynı şekilde onurlandırılmıştır.
Priene kentine önem kazandıran ikinci etken ise; Panionion için seçilen yerin, Priene kenti toprakları içinde bulunmasıdır. Buranın yönetiminden büyük ölçüde, Priene’liler sorumlu idi. Örneğin: bir takım toplantılara başkanlık edecek kişiyi Priene’liler seçiyorlardı. Panionion’un kurulduğu kıyı şeridi üzerinde: Samos’lular da hak iddia etmişlerdi. İki kent arasındaki anlaşmazlık yüzyıllarca sürer. Ama genelde, sürekli olarak Priene’liler üstün gelirler.
Bu arada: Maiandros nehrinin birikintileri, kıyı şeridini sürekli olarak daha batıya ilerletir. Kuşkusuz, bu nedenle, kentin başka bir yerden yeniden kurulmasına karar verilir Söz konusu yer ise, günümüzde kalıntıların bulunduğu yani gezilebilen yerdir. Yeni kent: eskiden Priene’nin limanı olarak kullanılan; Naulokhos’ta kurulur. Ünlü coğrafya bilgini Strabon; Priene’nin, başlangıçta kıyıda bulunduğunu, ama kendi zamanında: 40 stad, yani yaklaşık 6.5 km. içeride kaldığını belirtmektedir. Eğer, bu doğru ise, kıyı o dönemde, şimdikinden çok daha hızlı bir şekilde ilerlemiş olmalı.
Büyük İskender; Efes’deki Artemis Tapınağı için sunduğu öneriyi, Priene kentinde kurulan Athena Tapınağı için tekrarlar. Yani: tapınağın yapımı masraflarını karşılayacak, karşılığında ise ithaf hakkı kendisine verilecektir. Priene’liler, Efes’liler kadar mağrur ve bağımsız ruhlu ya da belki zengin olmadıklarından, öneriyi kabul ederler. Priene’deki ilk kazılarda, İskender’in adını taşıyan ithaf yazıtı bulunur. Ancak: sürekli olduğu üzere, bulanlar tarafından çalınır. Bugün; Londra’daki British Museum’da
duran yazıt: diğer tapınaklarda olduğu üzere sütunlar üzerinde arkhitrava’da değil, tapınağın bir duvarına yerleştirilmişti. Bunun nedeni ise: yapının ithaf edildiği dönemde, henüz sütunların üzerindeki arkhitrava ulaşılamamış olması idi.
MÖ.2’nci yüzyılda: Priene kenti, Bergama krallığının yönetimi altına girer. Bu dönemde: büyük bir felaket ile karşılaşılır. Kapadokya kralı Ariarathes, kardeşi Orophernes tarafından, tahttan uzaklaştırılır. Orophernes, krallığı döneminde: elindeki, 400 talent parayı, Priene kentine saklar. Ariarathes, Bergama kralı II.Attalos’un onayı ile, Priene kentine saldırır. Kent halkı, çareyi, Roma’ya başvurmakta bulur. Parayı, ellerinde tutabilecekleri konusunda büyük umutları vardı. Ancak: sonuçta, 400 talenti, Orophernes’e vermek zorunda kalırlar. Umutları suya düşer. Üstelik, ona gösterdikleri bağlılık yüzünden, çekmedikleri kalmaz.
Takip eden dönemde: Roma eyaletleri Asia’ya bağlı bir kent olarak, Priene de, diğerleri gibi: Romalı vergi memurlarından ve Mithridates savaşlarından büyük zararlar görür. Roma imparatorluğu ile birlikte, genelde daha iyi bir döneme adım atılmasına karşın; hangi nedenle bilinmez, Priene, yükselen refah düzeyinden pay alamaz. Naulokhos limanı, uzun süre kullanılamaz. Yeni bir liman yapılmış olsa bile, anlaşılan, güçlü komşu Miletos’un rekabeti, Priene kentinin zararına yol açar. Sonuçta, sebebi ne olursa olsun, Priene kenti silikleşir. Önceki evrelere ait yalın yapıları örtecek, dev binalar yapılır ve Priene, günümüze gelen en iyi Helenistik kent örneği olarak kalır.
GÜNÜMÜZDE PRİENE:
Kent, yüksek bir kayalığın, güney eteğindeki eğim üzerine yerleştirilmiştir. Yukarıda: dağın eteğinde, antik çağda Telonia adı verilen akropolis var. Telonia’da bir garnizon vardı. Dört aylık bir dönem için seçilen komutanın, görev süresi içinde, garnizondan ayrılması yasaktı. Dorukta, savunma duvarlarının bazı parçalarından başka kalıntıya rastlanmıyor. Buraya tırmanabilirseniz: tüm kenti ve Maiandros nehri’nin menderesler çizerek, ufka doğru ilerlediği ovayı içine alan, harika bir panaromayı görebilirsiniz. Yukarıya; kayalığın sarp tarafındaki dar bir patikadan çıkılıyor. Patika, her ne kadar tam anlamıyla tehlikeli değilse de, yükseklikten etkilenenler için güç bir yol. Çıkmayı düşünmeden önce; lütfen bunu değerlendirmeyi unutmayın. Ayrıca: uygun ayakkabılarınızın bulunması da şart. Yolda, bazı kaya kabartmaları ile heykel kaidelerinin bulunduğu, küçük ve sevimli bir kutsal yer ile karşılaşacaksınız.
Priene kentinin baş tapınağı: Athena Tapınağı idi. Ayakta kaldığı günlerde, tüm kente egemen konumdaydı. 1868-1869 yıllarında, İngiliz kazıcılar, tapınak duvarlarının bir insan boyu yükseklikte korunarak, o yıllara ulaştıklarını görürler. Ancak, sonraki yıllarda, buradan taş alan köylüler; geriye yalnızca temelleri bırakırlar.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
BAFA GÖLÜ:
Bu göl; Büyük Menderes yani antik çağdaki ismi ile Meandros nehrinin ve antik çağın denizinin bize hediyesi.
Büyük Menderes deltasının, güneydoğusunda bulunan göl: eski çağlarda:Ege denizine açılan bir körfez idi. Ancak, doğudan gelen nehir; 530 km. boyunca, toprağı yanında taşır.
Antik çağın haşmetli liman kentlerinin önü, doğunun vadilerinden gelen alüvyonlar ile dolar. Zengin tüccarların gemileri, bataklıklara saplanır. Bataklıklara dönüşen denizin insanları göç ederler. Çünkü: körfez, denizden ayrılır ve göle dönüşür. Gölün çevresi: sarp kayalıklar, ormanlar ve makiliklerle kaplı tepeler ve dağlar çevreler. Denizin yarısı ova, yarısı göl olur.
Böylece: antik çağın insanları yeniden zenginliğe kavuşurlar. Bu sefer: verimli tarım topraklarıyla. İnsanlar: hem tarım ve hem de balıkçılık yaparlar. Nehir ise, binlerce yıl, taşkınlarıyla, hem ovayı ve hem de gölü besler.
Ama: bu tarihi süreçte, insanoğlu gelişir ve değişir. MS.2000 yılında, yani günümüzde, nehir, hem ovaya ve hem de göle yetemez olur. Artık toprağın yanı sıra, kirlilik de getirmeye başlar. 530 km. boyunca, evlerin, fabrikaların, tarlaların kirliliği, göle ve ovaya karışır.
Evet: Bafa gölü, Ege bölgesinin en büyük doğal gölüdür. Gölün yüzey alanı: 60-70 km. karedir. Denizden yüksekliği ise, yalnızca 2 metredir.
Sığ bir göl olması ve zengin florası nedeniyle, su kuşlarının önemli bir barınma ve beslenme alanıdır. Büyük Menderes deltasından gelen, tepeli pelikanlar ile flamingolar; yıl boyunca göl’de görülebilirler.
Göl; 1989 yılında doğal sit alanı ve 1994 yılında ise tabiat parkı olarak ilan edilerek, koruma statüsüne alınır. Büyük Menderes nehrinin düzenli taşkınlarıyla beslenen gölün, diğer beslenme kaynakları ise, yer altı ve mevsimlik derelerin oluşturduğu yüzey sularıdır. Ancak: 1985 yılında, Söke ovasında, tarımsal sulama gerçekleştirmek ve Büyük Menderes nehrinin taşkınlarını önlemek için bir set yapılır. Ancak: bu saçma-sapan set, binlerce yıllık düzeni bozar. Büyük Menderes nehri ile Bafa Gölünün bağlantısını keser. Sonrasında; bağlantı yapay olarak yapılmışsa da, kanallar yeteri kadar suyu göle verememiştir. Bunun sonucunda ise; gölün hafif tuzlu olan suyunun tuz seviyesi artar. Su seviyesi ise, 2 metreye kadar düşer. Hani; birkaç paragraf önce söylemiştim hatırlarsanız, binlerce yıl sonra, insanlar değişti diye. Gerçekten; binlerce yıl süregelen düzenin değiştirilmesi, her kimin aklının eseri ise, günümüze bu eserin yansıması: doğal florası yok olmak üzere olan, kuruyan, suyunun tuzluluğu artan bir göl olarak karşımıza çıkıyor. Yazının başında söylediğim gibi: Akbük’e gelirken, uzunca bir süre sol yanınızda uzanacak olan Bafa Gölü, düşünün lütfen, bir zamanlar, Ege Denizine açılan bir körfez ve antik çağın en önemli liman kentlerinin bulunduğu bir körfez imiş. Günümüzde ise; insan tabiatının yarattığı sonuçlar nedeniyle, kurumak üzere. Umarım gerekli tedbirler en kısa zamanda alınır.
Benzer Yazı Başlıkları
Yazar Hakkında
Yorumunuzu Bırakın
Eğer profil resminizin görünmesini istiyorsanız gravatar'a ücretsiz kaydolabilirsiniz.












